Yazar kitaba likaullah bahsiyle başlamakta ve likaullah hakkındaki şüphelere cevap vermektedir. Daha sonra Esmaül Hüsna, hakikatlerin anlamı, ilahi marifetler yolu, insanın üç alemi, suluk ve marifet yolları, tövbe, nefis muhasebesi, ağlamak, ihtizar ve ölüm, marifeti nefs ve çeşitli ahlak konularına değinmektedir. Kitabın son bölümünde Vahdet-i Vücut hakkındaki görüşünü belirtmektedir.
İnsanlarımızın ahlak ve irfan konularına olan ihtiyacını göz önünde bulundurarak kitabı makaleler halinde yayınlamayı uygun gördük. Kitap insanlarımızın pekte aşina olmadıkları bir dille yazıldığı için herkesin anlayamadığı sözcük ve cümleleri barındırmaktadır. Dolayısıyla anlaşılmayan yerleri ABNA olarak açıklamaya çalıştık.
Likaullah (Allah’la Buluşma, Görüşme)
Allah’a hamd, Resul’üne ve Allah’ın eminleri olan Ehlibeyt’ine salât ve selam olsun.
Kurân-ı Kerim’de yirmiden fazla yerde “Likaullah”[1] yani “Allah’a kavuşmak” tabiri geçmiştir. Yine Peygamberler (a.s) ve Ehlibeyt İmamları (a.s) sözlerinde buna değinmişlerdir. Diğer taraftan marifetin bütün merhalelerinde (ve Allah’ı hiçbir surette tanımanın mümkün olmadığı anlamında) Yüce Allah (c.c) hakkında anlaşıldığı kadarıyla “salt tenzih” anlamına gelen tenzih edici sözcükler zikredilmiştir. Şia âlimleri bu konuda farklı görüşlere sahiptir, ancak bunların en önemlileri iki başlık altında toplanabilir.
1- Salt (mutlak) tenzih:[2]bilgi ve marifetin sonu, Allah’ı salt olarak tenzih etmeyi anlamak, Allah’ın hiçbir şekilde tanınamayacağına inanmak ve marifet (Allah’ı tanıma) ve “likaullah” hakkında zikredilen ayet ve hadisleri ise tevil etmek gerektiğine inanmaktır.
Örneğin: Likaullah hakkındaki tüm ayet ve hadisleri ölüm, sevap ve azapla karşılaşma anlamında yorumlamışlardır.
2. Öteki görüş esasına göre tenzih hakkındaki rivayetlerle (ayet ve hadisler), teşbih[3] (Allah’ı mahlûklara benzeten) ve marifet[4] (Allah’ı tanıma) ve (O’na) kavuşma hakkındaki rivayetleri bir bütün olarak ele almak gerekir: şöyle ki salt ve mutlak tenzih hakkındaki rivayetleri bu zahiri göz yoluyla (Allah’ı) tanımaya ve Allah Teâlâ’nın künhü zatını bilmeye yorumlamalı;[5] teşbih, kavuşma, erişmek ve marifet hakkındaki rivayetleri “icmali”[6] marifete ve mümkün vücudun (insanın) imkânı ölçüsünde Allah’ın sıfat ve isimlerini tanımasına ve Hak Teâlâ’nın zat, sıfat ve isimlerinin insana tecelli[7] aşamalarına yorumlamak gerekir.
Başka bir ifadeyle nurani ve zulmani perdeler kuldan kaldırılınca, Allah’ın zat, isim ve sıfatı hakkında kendisinde daha önce var olmayan türden farklı bir marifet ve tanıma oluşur.[8]
Üçüncü bir ifadeyle, Allah’ın cemal ve celal nurları, O’nun has evliyalarının kalp, akıl ve sırlarında tecelli eder. Onu kendisinde fani ederek, Allah Teâlâ’da baki ve kalıcı kılar ve işte o anda Hakk Teâlâ onu kendi cemalinde yok eder (mahveder)[9], aklını marifetiyle doldurur ve onun aklı yerine bizzat kendisi onu tedbir eder. Gerçi kul, Hakk Teâlâ’nın subbuhat-ı celal[10] keşfinin tüm mertebelerinden ve cemal nurlarının tecellisinden (ve Fena Fillah[11] ve Beka Billah’tan[12]) sonra bu marifetlerin elde edilmesiyle Allah’ın künhü zatına erişmekten aciz olduğunu hakiki olarak (müşahede ve keşfiyle) anlayacaktır.
Evet, bu da marifet ve tanımaktan aciz olmaktır[13]. Diğer insanların aciz olması da marifet ve tanıma kaynaklıdır, ancak aralarında çok büyük farklar vardır.
Evet, cansız objeler de insanlar da marifet ve tanımaktan acizdirler, ancak kesinlikle Allah’ın en bilgili ve mükemmel yaratığı olan Hz. Muhammed bin Abdullah’la (s.a.a) öteki insanların ve hatta ümmetin âlimleri arasındaki acizlik aşama ve derece farkı, cansız obje veya insanlardan daha çoktur.
Netice itibariyle birinci görüş bir kısım büyük kelam âlimlerinin görüşüdür ki bazı ayet ve hadislerin zahiriyle istidlal ederek; kendi görüşlerinin aksine olan ayet, hadis ve duaları da tevil etmiş ve yorumlamışlardır.[14]
Bir şeyi olmayan bu hakir (yazar) bu anlamda onlar tarafından tevile uğramış ayet ve hadisleri zikrederek hakla batılın ortaya çıkmasını istemektedir.
Likaullah ayetleri, (tevile uğramış) bu tür ayetlerdendir.
Bu tür ayetler Allah’ın bazı özel kullarının “Likaullah”a (Onunla görüşmeye) nail olduklarını kanıtlayarak O’nun mukaddes zatıyla görüşme şerefine ulaştıklarını bildirmektedir. Mütekellimlerden bir kısmı ve birinci görüşü savunan âlimler bu tür ayetlerin ‘ölüm’ ve ‘ilahî sevaba ulaşmak’ anlamında olduğuna dair cevaplar vermişlerdir. Ancak ikinci görüşü savunan alimler, bu cevabı reddetmiş ve şöyle demişlerdir: Eğer Likaullah’tan amaç “ölüm” ve “ilahi sevaba ulaşmak” olsaydı, lafız ve sözcüğün hakiki anlamında değil, hakiki anlamı dışında bir anlamda (mecazi anlamda) kullanılmasını gerektirmekteydi. Hâlbuki Allah ile görüşmenin, “ölümle mülakat” veya “sevapların karşılığı ve amellerin mükâfatıyla mülakattan” çok daha farklı anlamlarda olduğu apaçık ortadadır. Bu tür istimal ve kullanım tarzı mecazi olduğu gibi, aynı zamanda mecazi anlamda kullanımın da uzak bir türüdür. Eğer lafzın hakiki anlamının kullanılması irade edilmez ve mecburen mecazi anlam kullanılacaksa o zaman da öncelik uzak mecazi anlamın değil, yakın mecazi anlamın kullanılmasıdır. Buradaki yakın mecazi anlam şudur ki şer’i olarak caiz olan Mümkünü’l-Vücut (insan) ile Vacibu’l Vücudun (Allah) bir derece ve bir mertebede olan mülakatıdır. Gerçi bu mülakata, genel örfte hakiki mülakat ve lika denilmez.
Buna ilave olarak şöyle deriz: Lafızlar ve sözcükler mananın ruhu (hakikat ve aslı) için karar kılınmıştır. Anlamların özelliklerinin vaz’ olunan lafız ve sözcüğe bir etkisi yoktur. Örneğin: mizan (terazi) kelimesi eşyanın ölçülüp tartıldığı bir alet için vaz’ olunmuştur. Terazinin iki kefesinin oluşu veya başka özellikleri terazi kelimesinin vaz’ olunduğu o şeyi etkilemez. Dolayısıyla görüyoruz ki çeşit çeşit farklı teraziler icat edilmesine rağmen yine de bu kelime bunların hepsi için hakiki anlamında kullanılmaktadır. Öyleyse terazi sözcüğü hiçbir özelliği gözetilmeden tartı aleti için kullanılmıştır. Ne tartı aletinin ve ne de tartılacak şeylerin hususiyetleri göz önünde bulundurulmamıştır. Günümüzde öyle cihazlar icat edilmiştir ki bedenin ısısını, havanın rutubetini, hava basıncını, kan basıncını (tansiyon), araçların hızını vb. ölçmektedir. Bu tür ölçüm aletlerinin sayısı yüzler ve binlere varacak kadar çoktur. İşte bunların hepsi için karar kılınan sözcük “terazi” (mizan) ve “ölçü” kelimeleridir. Bu sözcük saydığımız aletler için hakiki anlamında kullanılmıştır. Öteki kelimelerde aynen bu şekildedir. Örneğin; Sırat, nur, sevap, ceza gibi lika (görüşme) kelimesi de aynen böyledir. Lika, mülakatın hiçbir özelliği nazara alınmadan mülakat ve görüşmenin ruhu için vaz’ olunmuştur. Dolayısıyla cismin, cisim ile buluşması mülakatın kısımlarındandır. Ruhun ruh ile buluşması da yine mülakatın örneklerindendir. Hakeza bir mananın başka bir manayla olan mülakat ve buluşması da gerçek anlamda mülakattır. Ancak bunların her biri mülakat eden ve mülakat olunanın hal ve durumuna uygun bir şekildedir. Netice itibariyle cismin cisimle olan mülakatı bir çeşit, ruhun ruhla olan mülakatı da daha farklı bir çeşittir.
Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz ki; mümkünü'l vücudun[15]–insanın- Allah Teala ile olan mülakat ve görüşmesinde de hakikaten mülakat ruhu vardır[16], ancak bunun şekli, mülakat edenle mülakat edilenin şan ve liyakat durumuna bağlıdır. İşte bu, dua ve hadislerde vusul[17], ziyaret[18], veçhine bakmak[19], tecelli, kalple görmek ve ruhi taalluk ve bağlılık diye lafızlarla tabir edilmiştir. Bunun karşıtı olarak firak (ayrılık) ve hirman (yoksunluk ve mahrumiyet) gibi tabirler kullanılmıştır.
Emirilmüminin Hz. Ali (a.s), kamet sırasındaki “Kad kâmeti's-salâh”[20] cümlesinin anlamı hakkında şöyle buyurmaktadır: “Ziyaret vakti yaklaştı”
Dualarda defalarca “Beni, veçhine (yüzüne) bakmaktan mahrum etme” diye tabirler kullanılmıştır.
Yine Emirilmüminin Hz. Ali’nin (a.s) şöyle bir sözü vardır:
و لكن تراه القلوب بحقائق الايمان
“Allah’ı zahiri gözler göremez, ancak kalpler, iman hakikatiyle O’nu görür.”
Şabaniyye[21] münacatında şöyle bir ifade vardır:
و ألحقنى بنور عزك الأبهج فأكون لك عارفاً
“Allah'ım! Beni, seni tanımam için izzetinin güzel nuruna kavuştur”
و أنر أبصار قلوبنا بضيآء نظرها اليك حتى تخرق أبصار القلوب حجب النور فتصل الى معدن العظمه و تصير أرواحنا معلقه بعز قدسك!
Yine Şöyle devam ediyor: “Allah’ım! Kalp gözlerimizi, sana bakmak nuruyla aydınlat; öyle aydınlat ki kalp gözlerimiz, nur engellerini aşsın ve azamet madenine ulaşsın, ruhlarımız da kudsünün izzetine bağlansın.”
Yine Hz. Ali (a.s) Kumeyl duasında rabbine şöyle dua etmektedir:
و هبنى صبرت على عذابك فكيف أصبر على فراقك؟
“Azabına tahammül edebilecek olsam bile, senin ayrılığına nasıl dayanabilirim?”
İnsan dışarıdan kalbine giren şüphelerden temiz ve arınmış bir algıyla bu çeşitli tabirlere dikkat ettikten sonra şuna yakin edecektir ki “Likaullah”tan amaç, sevaba ulaşmak örneğin; cennete gitmek, elma yemek ve hurileri görmek değildir. Bu anlamın bu tür tabirlerle ne irtibatı olabilir ki? Eğer birileri mutlak görüşmeyi ve mülakatı likanın uzak manasına yorumlarsa o zaman diğer kelimeler hakkında ne diyecektir? Örneğin: Vechine bakmak gibi “Allah'ım! Beni, seni tanımam için izzetinin güzel nuruna kavuştur” tabirlerine ne diyecektir?
Acaba “Allah’ım! bizim kalp gözümüzü sana bakabilecek bir nurla aydınlat” tabirini de armut yemek diye mi yorumlayacaktır?
Devam edecek…
ABNA.İR
[1] — Lika: Karşılaşma, buluşma, görüşme, bir araya gelme anlamlarına gelir.
[2] — Tenzih: Allah'ın bütün kusurlardan uzak olduğuna inanmak, tenzih etmek ise Allah’ın sıfat ve zatını olağan genellemelerden, tümevarımlardan (sonuçtan nedene ve tikelden tümele varma metodu) ayrı tutmak anlamına gelir. Ayrıca Allah’ı insana özgü niteliklerden uzak tutmak anlamındadır.
[3] — Teşbih sözlükte: Bir şeyi bir şeye benzetmek, benzeştirmek anlamına gelir. Tenzih ise: Bir şeyi bir şeyden uzaklaştırmak, salmak anlamına gelir.
Teşbih kelam ilmi terminolojisinde: Allah’ı künhü zatında veya sıfatlarında mahlûklara benzetmek ve yaratılmışların (insanların) sıfatlarını, yaratana (Allah’a) nispet vermek anlamına gelir. Kelam ilmi terminolojik açıdan tenzih ise: Allah’ın, mahlûkların sıfatlarına benzemesinden münezzeh olduğuna ve yaratılmışların sıfatlarını, yaratandan uzak tutmaya denir. Ancak irfani ve seyri suluk açısından teşbih: Allah’ın mahlûkları ile aynı olduğuna inanmak, tenzih ise Allah’la mahlûklarının bir birinden farklı ve ayrı olduğuna inanmaktır.
[4] — Marifetten maksat, Allah’ı tanımak ve Onun hakkında bilgi sahibi olmak demektir.
[5] — Yani ayet ve hadislerde zikredilen salt ve mutlak tenzihten maksat zahiri gözlerimizle asla Allah’ı göremeyiz ve Onun künhü zatını asla tanıyamayız. Ancak batıni gözle Allah görülebilir ve Allah’ın künhü zatı asla bilinmez.
[6] — Yani tam bir marifet elde edilmesinin imkânsız olduğu, ancak herkes kendi kapasite ve imkânı ölçüsünde bu marifetleri elde edebilir düşüncesinde olmak.
[7] — Arapçada açık, zahir, belirme ve görülme anlamındadır. Istılah açısından gaybden gelen ve kalpte ortaya çıkan nurlara tecelli denir.
[8] — Burada kulun riyazet ve irfani düsturlarla amel etmesiyle kendisinde Allah hakkında daha önce var olmayan şuhudi bazı şeyler ortaya çıkar. Bu aşamaya geldiğinde artık Allah’ın zat, sıfat ve isimleri hakkındaki bilgilerinin türü değişir…
[9] — Mahv: Arapça bir şeyin eserini, izini tamamen silmek, yok etmek anlamına gelir. Kulun kendi aklından gaip olması sebebiyle, adetlerine ait vasıfların ortadan kalkmasıdır. İçki içip de sarhoş olan kişiden meydana gelen söz ve işlerde, kulun aklının bir katkısı yoktur. Kulun fiillerinin Hakk’ın fiillerinde fani olmasıdır.
[10] — Subbuhat-ı Celal, Allah Teâlâ’nın fiili nurudur. Allah’ın celali hicaptır. Hakikatin zahir olması ve tecellisi ile hicap hakikati açılır ve keşfolunur. Yani Allah’ın celal azamet nuru ortaya çıkar.
[11] — Fenafillah, Allah’ta fani olmak demektir. Kulun zat ve sıfatlarının Allah’ın zat ve sıfatlarında fani olmasıdır. Dünya ilgilerini tam anlamıyla ortadan kaldırarak, Allah’a yönelmek demektir. Kul bu makama ulaşmak için her şeyi terk eder. Tıpkı bir ölünün dünyayı terk edişi gibi. İşte buna “Ölmeden önce ölmek” denir. Ölen kişi nasıl Allah’a rücu ederse, bu makama gelen kişi de Allah’a vasıl olmuş, Ona rücu etmiştir. Evrende gerçekte Allah’ın varlığından başka ebedi olan gerçek varlık yoktur; varlıklar onu gösteren birer aynadır. İnsan, er ya da geç Allah’a geri dönecektir. Kul bu makamda kendinden ve sıfatlarından fani olarak Hakk’ın sıfatlarıyla beka bulur. Allah’ın zatında ruhun yok olması gibidir.
[12] —Kulun kendinde olandan geçip, Allah’a ait olanla bekaya ermesi. Eşyanın tamamının kendisi için tek şey haline gelmesi ve tüm hareketlerinin Allah’a muhalefet değil muvafakat halinde bulunmasıdır. Kulun üzerinde sadece Allah’ın razı olduğu ve kendisine emrettiği şeylerin cereyan etmesi ve bu meyanda hoşnutsuzluk göstermemesi demektir. Zira o, yaptığını Allah rızası için yapmakta, bu işinde ahiret veya dünya kaygısı bulunmamaktadır. Salikler, bu anlamda olmak üzere kişinin kendi özelliklerinden geçip, Allah’ın özelliklerinde bekaya ermesini esas olarak kabul ederler. Allah’la baki olan kişi, nefsinde fenaya ermiş, nefsinden geçmiştir. Bir şey yaptığı zaman, nefsine menfaat temin etmek veya bir zarar geldiğinde ona engel olmak için yapmaz, sadece ve sadece Allah rızası için yapar. Bekâ’da kulun kendi nefsinin kötü yanlarını, tasfiye etmesi ve iyi ahlak ile yani Allah’ın razı olduğu huylarla süslenmesi söz konusudur. Buna Beka-i Billah denir. Salikler bunu, “Bedeni vücut kalkınca, Hakkâni vücut onun yerine kaim olur” diye açıklamışlardır.
[13] — Yani Allah’ta fani ve baki olacak bir dereceye gelen salik o aşamada bile Allah’ın künhü zatını anlayamamakta ve bunun imkânsız olduğunu idrak etmektedir. Ancak diğer insanlar (yani seyri suluk ve irfandan nasibini almamış insanlar) da marifet ve tanımadan yoksundurlar, ancak marifetleri arasında tür ve çeşit olarak dağlar kadar farklar vardır.
[14] —Bu şeyh İhsai ve onun takipçilerinin açıkça bildirdikleri bir görüştür, ancak onlar, ileride açıklanacağı üzere Allah ile lika (görüşme, buluşma) ve marifet hakkındaki ayet ve hadisleri ikinci ve farklı bir şekilde yorumlamaktadırlar. Onlar, bütün isim ve sıfatları ilk mahlûkun (ilk mahlûktan maksat Akl-ı Evvel’dir. Akl-ı Evvel’den maksat ise “Nur-u Muhammed (s.a.a)’dir) mertebesinde ispat ederler. Hatta Allah’ın künhü zatını, sıfatların kaynak ve merkezi dahi bilmezler ve mutlak ve salt tenzih ederler.
[15] — Vacip; var olması kendi zatıyla zaruri olan, başka bir tabirle de, yokluğu imkânsız olan şeye denir.
Mümkün; var ve yok olma ihtimali eşit olan şeye; başka bir deyişle zatını oluşturan unsurlar arasında varlık ve yokluğun olmadığı ve sonradan varlık sebebinin bulunduğu takdirde var olan, varlık nedenin bulunmadığı takdirde de yok olan şeye denir. Örneğin, insanın varlığında var veya yok olması yatmamaktadır. Eğer varlık nedeni var olursa, var olur, varlık nedeni olmazsa da yok olur. Kendi zatında ne var olması, ne de yok olması zorunlu değildir. Fakat vacip olan şeyin var olması zorunludur.
[16] — Yani eğer yakın mecazi anlamı alsak bile, bizim görüşümüz olan Allah’la mülakat görüşü ispat edilmiş olur, ancak derece olarak birincisinden az bir farkla.
[17] — Allah’a kavuşmak.
[18] — Allah’ı ziyaret etmek.
[19] — Allah’ın veçh ve yüzüne bakmak.
[20] — Namaz başladı.
[21] — Emirü’l-Mu'minin'in (a.s) ve diğer Ehlibeyt İmamlarının (a.s) Şaban ayında okudukları ve “Münacat-ı Şabaniye” diye meşhur olan bu münacat; bütün Ehlibeyt İmamlarına mensup yüce ve derin manalar içeren bir münacattır.