22 Kasım 2013 - 20:30
İran’ın Nükleer Meselesinde Batı’nın Gerçek Niyeti

Bismillahirrahmanirrahim İran ile ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya’dan oluşan 5+1 ülkeleri arasında İran’ın nükleer programı üzerine on yıldan beri çeşitli ülke ve şehirlerde sürdürülen görüşmelerin Cenevre’de düzenlenen altıncısı 21 Kasım tarihinde başladı ve hala devam etmektedir.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- İran’da  Hasan Ruhani ‘nin cumhurbaşkanlığını resmen devralmasından bu yana geçen dört aylık dönemde dışişleri bakanları ve bakan yardımcıları düzeyinde yapılan görüşmelerin üçüncüsü olan bu son görüşmelerde  taraflar sonuca  varmaya yaklaştıklarına dair demeçler verip durmaktalar.

Çin ile Rusya’nın İran’la devam eden çok yönlü ilişkilerinden dolayı İran’ın nükleer proğramına olumlu yaklaştıkları, en azından  böyle açıkladıkları dikkate alındığında bu  görüşmelerin gerçekte Batı blokunun  lideri konumundaki ABD ile İran arasında  yapıldığı söylenebilir. Batı bloku ülkeleri temsilcileri tarafından yapılan bazı aksi  açıklamalar ve çıkarılan çatlak sesler  ise ABD ile  aralarında yaptıkları  gizli iş bölümünün dışa vurumundan ibarettir. Ayrı bir ifadeyle iyi polis-kötü  polis manevralarıyla amaçlarına ulaşmaya çalışmaktalar.

Bilindiği üzere İran bundan on yıl önce nükleer proğramı çerçevesinde nükleer yakıt döngüsünü ülke içerisinde başlattığını açıkladığında Batılı ülkelerin  beklenmedik tepkisiyle karşılaşmıştı. Bu tepkilerin nedenleri ve başlatılan baskı ve yaptırımlar konusuna girmeden önce  kısaca meselenin geçmişine bir göz atalım.

Nükleer Yakıt Döngüsü

Teknik olmamakla birlikte  nükleer yakıt döngüsü kısaca şöyle tanımlanabilir:  Atom enerjisiyle çalışan elektrik üretim reaktörlerinde kullanmak amacıyla   uranyum madeninin tabiatta keşfinden bu madenin  sarı kek denilen  maddeye dönüşümü, sarı kekin gaz haline getirilerek sanrifujlarda zenginleştirilmiş uranyuma dönüştürülmesi ve  zenginleştirilmiş  uranyumun  reaktörlerde kullanmak için  çubuk hailne getirilmesinden tutun sanrtifuj  cihazlarının üretimine kadar  ihtiyaç duyulan aşamaları gerçekleştirmek demektir.

Enerji üretim reaktörlerinde kullanılan uranyum metali çubuklarının % 3.5 ila %5 oranında zenginleştirilmesi yeterlidir. Radyoizotop ve nükleer ilaç üretimi için ihtiyaç duyulan zenginlik oranı %20 civarındadır. Nükleer silah üretimi için ise uranyumun en az  %90 oranında zenginleştirilmesi gerekir.

Anlaşmazlık Konusu


UAEK (Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) üyesi ve  NPT (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması)na  taraf ülkelerin  bu antlaşma çerçevesinde  enerji üretim reaktörleri için ihtiyaç duydukları %3.5 ila %5 oranında uranyum zenginleştirme  hakları vardır ve en azından pratikte kabul edilmektedir. İran da UAEK üyesi ve NPT antlaşması tarafı bir ülke olarak buna hakkı olduğunu ileri sürmektedir.  Nükleer silahlara sahip BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi  beş ülke ve daha sonra  Almanya’nın katılmasıyla oluşturulan  5+1 grubu  ülkeleri ise İran’ın %5 uranyum zenginleştirmekle yetinmeyerek  nükleer silah üretmek için  uranyumu %90’a kadar zenginleştirebileceği ihtimaliyle İran’a güvenmediklerini ileri sürerek bu ülkeden  gerekli güveni sağlamasını istemektedirler.

İran hükümeti 2003 yılında bu ülkelere güven sağlamak amacıyla nükleer yakıt döngüsüyle ilgili bütün tesislerini UAEK uzmanlarının denetimine açmış olmasına rağmen bunun yeterli görmeyen bu ülkeler çeşitli bahaneler ileri sürerek İran’dan daha fazla güven sağlaması için nükleer programını  durdurmasını talep etmiştir. O sıralar İran’ın baş müzakerecisi olan  şimdiki Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, üç Avrupa ülkesi İngiltere, Fransa ve Almanya dışişleri bakanlarıyla(5+1 temsilcileri olarak) Tahran, Paris ve Brüksel’de yaptığı görüşmeler sonunda, İran’ın  uranyum zenginleştirme hakkının kabul edilmesi ve uygulanan yaptırımların kaldırılması şartıyla güven sağlamak amacıyla –yazılı bir anlaşma sağlanmamasına rağmen- gönüllü olarak nükleer programı durdurduğunu açıkladı.

NPT antlaşmasına "Ek Protokol" olarak bilinen ve üye ülkeler nükleer tesislerinin daha sıkı bir denetim altında tutulmasını içeren  antlaşmayı hala bile imzalamamış İran, 2003 yılındaki gönüllü girişimini geçici olarak gördüğünü açıklamasına karşın 5+1 ülkeleri daha sonraları bunu İran'ın  Ek Protokolü kabul etmiş olarak algıladıklarını ve İran'ın nükleer programını  tamamen tatil etmesi  gerektiğini açıklamışlardı.    

İran, nükleer programını,  gerekli denetimlerin yapılması amacıyla birkaç aylığına durdurmayı  planlayıp 5+1 ülkelerinin de taahhütlerini yerine getirmesini beklerken  aradan iki yıl geçmesine rağmen bu ülkeler herhangi olumlu bir adım atmadıkları gibi İran’a karşı yeni yaptırımlar  ve baskılar başlattılar ve en önemlisi ABD başkanı George W. Bush İran’ı  şer ekseni ülkeleri listesine aldığını ilan etti. 2005 yılına gelindiğinde İran’da cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı ve yeni Cumhurbaşkanı  Mahmud Ahmedinejad, ilk önemli icraat olarak nükleer faaliyetleri yeniden başlattı ve bu ülkelere güvenilemiyeceğini  ilan etti.

Gelinen Nokta

2005 yılından bu yana geçen süre içerisinde İran nükleer yakıt döngüsünü kendi imkanlarıyla tamamlamanın yanında  uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin bir bölümünü  askeri saldırı tehditlerine karşı daha güvenli  Fordo dağlık bölgesindeki yeni tesislere taşımış, Erak şehrindeki ağır su araştırma  reaktörünü enerji üretim reaktörüne  dönüştürmeye hazırlamış, Tahran Nükleer Araştırma reaktörü için ihtiyaç duyduğu %20 oranında uranyum zenginleştirmeyi başararak bir milyon civarında hastanın ihtiyaç duyduğu radyoizotop ve nükleer ilaçları üretmeyi başarmış ve eski nesil santrifuj makinalarına ilaveten  yeni nesil  IR-2 model  santrifuj makinaları üretimini tamamlayarak montaja hazır hale getirmiştir.

İran, barışçıl nükleer programının  uluslararası antlaşmalar çerçevesinde hakkı olduğunu ve  nükleer programında askeri yönde bir sapma olmadığını vurgulayarak her türlü baskıya karşı bu hakkından vazgeçmiyeceğini her fırsatta dile getirmektedir.

Buna karşılık 5+1 ülkeleri, teknik ve hukuki bir konu olan İran’ın nükleer programını  bir güvenlik sorunu olarak tanımlayarak UAEK’den BM  Güvenlik Konseyine taşımış ve İran aleyhinde birkaç  kararname çıkarmıştır. ABD, bu kararnamelere dayanarak İran aleyhindeki yaptırımlara yasallık sağlamış ve Güvenlik Konseyi yaptırımlarına ilaveten tek taraflı uyguladığı yaptırımlara başka ülkelerin de katılmasını sağlamak için her türlü tehdit ve baskıya başvurmaktadır.

Gerçek Niyet


ABD ve müttefiklerinin  İran’ın UAEK denetimindeki  nükleer programının  barışçıl olduğundan şüpheleri yoktur. Asıl amaçları baskı ve tehditlerle İran’ı  nükleer teknolojiden  mahrum bırakmaktır. Halbuki nükleer silah sahibi olmayan UAEK üyesi ve NPT Antlaşmasına taraf japonya, Almanya, Brezilya, Arjantin ve Güney Kore, İranla aynı şartlarda bulunmalarına rağmen bu ülkelerin nükleer programına  kesinlikle karışılmamakta ve herhangi özel bir denetime tabi tutulmamaktalar.  Ve yine NPT antlaşması tarafı olmayan ama nükleer silaha sahip İsrail, Hindistan ve Pakistan’a denetim bile uygulamazken, İran’a karşı niyet okumakta ve on yıldır ispatlanamayan nedenlerden dolayı İran’ı köşeye sıkıştırmaya çalışmaktalar.

Bütün bu saydıklarımız açıkça gösteriyor ki, İran’ın nükleer programı ve hatta –faraza- nükleer silahı değil bunları korkutan.  Müstekbir ülkelerin asıl  kaygısı ve korkusu  İran’ın nükleer silaha sahip olması değil  bunların sultasına karşı ortaya koyduğu  söylemi ve direniş ruhudur. Bu alternatif söylem ve direniş ruhunun yeni teknolojilerle donanması ve desteklenmesi  başta bölgenin müslüman halkları olmak üzere dünyanın mustazaf halklarına yeni bir umut kaynağı ve model oluşturmakta ve sultacı güçleri derinden kaygılandırmaktadır. İşte bu nedenden dolayı  İran’ı uluslararası camia dedikleri sulta düzeninin bir parçası haline getirmek ve direniş cephesini yenilgiye uğratmak için her türlü  yalan ve hileye başvurmaktalar.

Görüşmeye Niçin İhtiyaç  Duyuyorlar?

Sulta  düzeninden  ahlaki davranış, hukuka saygı, insaf ve mantık beklemek safdilliktir. Gırtlağına kadar zulüm, cinayet, sömürü ve toplu kıyımlar bataklığına batmış  bu müstekbir güçlerin akıllandığına, hakka-hukuka saygı duymaya başladığına inanmak kendini aldatmaktır. Kurdun tevbesi ölümdür atasözü uyarınca bu zorba güçler zayıflayıp yokolmadıkları sürece sulta ve sömürü düşüncesinden vazgeçmezler.

 Peki bu durumda son sıralarda ikide bir dışişleri bakanlarını Cenevre’ye göndererek İran temsilcisinin karşısında  masaya oturmaları ne anlama geliyor? Bu konuda birkaç ihtimal söz konusudur:

1-   İran’ın yıllardır sürdürülen  yaptırımlar karşısında dize geldiği düşüncesiyle bu ülkeyi  görüşme masasında teslim almak. İran’a karşı ambargolar 35 yıl öncesinden beri  sürdürülmekteyse de geçen on yıldan beri  bu baskılara  Güvenlik Konseyi aracılığıyla yasallık da sağlanmış ve bu ülkenin  dış dünya ile her türlü ekonomik ilişkisini tamamen kesme noktasına getirecek ağır yaptırımlar uygulanmaktadır.  Cumhurbaşkanı  Hasan Ruhani’nin halka bu yaptırımlara son verecek girişimlerde bulunmaya dair vaatlerini  ve Batı’yı öne çıkan fırsatı- bu fırsat neyse!- değerlendirmeye çağırması  vb. tavırları dikkate alan sulta düzeni  bu fırsattan yararlanarak İran’ın işini bitirmeyi planlayabilir. Çünkü önceki hükümet dönemindeki baskılardan herhangi bir sonuç alamamıştı.

2-  İran’ı n bölge ülkeleri ve halkları nezdindeki konumunu zayıflatmak.

Sulta düzeni 35 yıldır İran’a karşı uyguladığı bunca baskılara rağmen İran’ın teslim olmadığını, tam aksine kendi imkanlarıyla bilimsel, teknolojik ve askeri sahalarda ilerlemeler  kaydettiğini ve hatta  bölge ülkeleri halklarına ABD ve  AB’den bağımsız olarak da yaşanabileceği ve ilerleme kaydedilebileceği  mesajları verdiğini gözlemlemekte ve bundan kaygı duymaktalar. Bölgede  uzun süreli  planlar geliştiren batı emperyalizmi  direniş düşüncesinin bölge halkları arasında yerleşmesini engellemek için İran’a sınırlı tavizler vermek suretiyle oyalamayı  ve devre dışı bırakmayı planlayabilir. Çünkü direniş cephesi  güçlendikçe sulta düzeninin bölgedeki konumu durmadan zayıflamaktadır.

3-  Suriye  krizi ve bölgesel meselelerin çözümünde İran’dan taviz koparmak

Sulta düzeni ve bölgesel müttefikleri  Suriye krizinde başarıya ulaşamadığı gibi direniş cephesinden ağır bir yenilgi almıştır. Suriye yönetimini yıkıp yerine kendi kuklalarını yerleştirme planları suya düştüğü gibi bölgeyi  içinden çıkılmaz bir terör ortamına sürüklemiş bulunuyorlar. İran ve dostlarının katkıları olmaksızın Suriye meselesinin çözülemeyeceği  ortadadır. İran’a uyguladıkları ekonomik yaptırımlardan bir kısmını kaldırmak karşılığında İran’ın  katkılarından yararlanmayı ve hatta tavizler koparmayı planlamış olabilirler. İran heyetinin karşı çıkmasına ve sadece nükleer  meseleyi görüşmek istediklerini belirtmesine rağmen ikili görüşmelerde Batılı ülkelerin Suriye konusunu ısrarla gündeme getirmeleri onların bu niyetini dışa vurmaktadır.

İran'la 5+1 ülkeleri arasında Cenevre'de sürdürülen görüşmelerden bugün veya yarın çıkacak sonuçlar üzerinde ayrıca duracağız.

Ziya TÜRKYILMAZ