Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Geçmiş ümmetlerin helak sebebinin adaletten uzaklaşmaları ve toplumun önde gelenlerine dokunmayıp zayıflarını ezmeleri olarak belirten Resulullah (s.a.a.), ümmeti bu konuda uyarmış, kim olursa olsun Allah’ın (c.c) kanunları karşısında eşit muamele görmesi gerektiğini beyan etmiştir.
Bu tür bir ortamda kendi saltanatlarını ayakta tutamayacaklarını ve elde etmek istedikleri dünyayı ellerine geçirme fırsatı bulamayacaklarını bilen süfyaniler, İslam’ı kabullenmiş gibi görünerek ilmek ilmek işledikleri planları sonucunda geldikleri makamlarında, ahiret saadetini amaçlayan ve hesap gününü hatırlatan İslam’ı, dünyevi çıkarları temin aracına ve maddi rüyaları gerçekleştirmek uğruna takılabilecek olan bir maskeye çevirmiş, bunun için önce içini boşaltıp özünden uzaklaştırmış, sonra da cehaletin esaretinde bulunanlara kendi heva ve heveslerinden uydurdukları hezeyanlarını din diye tanıtmışlardır. Bütün kavramları tahrif edilmiş şekilde halklara sunulan dinin, yeni müminleri, karşılarına çıkan batılı hak olarak tanıdıktan sonra artık her türlü yönlendirmeye ve sömürüye açık hale gelmişlerdir.
Tarih göstermektedir ki İslam’ın ilk süfyanileri, zihinlerini ve kalplerini türlü desiselerle ele geçirdikleri halkları kendilerine ölesiye bağlı kölelere çevirmişler, böylece artık çarşamba günleri cuma namazı kıldırabilmiş, dişi deveyi erkek diye kabullendirebilmiş, İmam Ali’nin (a.s.) namaz kılmadığı iftirasını yayabilmiş, daha çeyrek asır önce bilfiil dünyada bulunan Resulullah’ın (s.a.a) sünnetine aykırı olarak tasarladıkları ve uyguladıkları sistemi ve hayatı, hakiki İslam diye sunabilmişlerdir. Bütün bunlar olurken asıl üzücü olan şudur ki; İslam’ı(!) bunların vasıtasıyla tanıyanlar, bu süfyanilerin saltanatlarının devamı için canlarını vermekten çekinmemişlerdir. İslam’ı saray dini hale getiren süfyaniler, bu yeni ürettikleri saray dininin tebliğ merkezini de yine saray olarak belirlemiş ve kendi saraylarının her türlü ihanetini ve nifağını İslami bir renge boyayacak saray mollalarını da bu merkezin başına atamışlardır.
Hasır üzerinde uyuduğu için sırtında izler çıkan Peygamberden (s.a.a.), Yeşil Saray yaptırıp her türlü zevk-u sefayı yaşayan ve İslam(!) ile İslam’a savaş açan süfyanilere doğru hızlıca yol alan ümmet, büyük oranda bu oyunun ve sapmanın farkına varamadığı için adalet kavramı da gündemden düşmüş ve helak olan geçmiş kavimlerde olduğu gibi güçlü, haklı hale gelmiştir. Ve artık “hakkın adaleti” ile değil “sarayın adaleti” ile hükmedilen topraklarda zulüm, edepsiz bir zorba olarak hayata hakim olmuştur. Sonraki yıllarda “devletin bekası” tezi ile saltanatlarının bekasını korumaya çalışan ortaçağ süfyanilerinin, bu uğurda kardeşlerinin ve kundaktaki bebeklerin dahi gözyaşlarına aldırış etmeyip, potansiyel suçlu muamelesine tabi tutup henüz işlemedikleri suçtan dolayı katletmeleri ve katliamlara saray mollalarından cevazlar almaları, tahrif edilen adaletin nelere yol açabileceğinin en güzel örneğidir aslında.
Bugün ise geçmişleriyle bağlarını koparmayan ve aksine bu bağları sağlamlaştırıp geçmiştekilerin tecrübelerinden faydalanarak daha girift tuzaklarla ve karmaşık oyunlarla insanları fikren avlayarak kendi saflarına çeken ve tüm bu birikimle “şeytan-ı kamil” olan süfyaniler, atalarını bile kıskandıracak kadar “usta”laştıkları göz boyama tekniklerinde, öyle bir merhaleye ulaşmışlardır ki, bunların oluşturduğu puslu havadan kurtulup birazcık yukarıdan bakamayanlar, ister istemez körelen vicdanlarına, duymayan kulaklarına ve görmeyen gözlerine yenilip batılı yedi düvele karşı hak diye savunabilmektedirler. İnsanların maneviyatlarına hücum ederek o ülkede taş üstünde taş bırakmayan bu süfyaniler, bütün hayatlarını maddiyat üzerine şekillendirmelerini sağladıkları insanlara icraat diye sundukları yol, hastane, havaalanı vb. yapıların yanında, bir de “adalet sarayları” inşa etmekte ve memleketin her yerinde, olmayan “adaletin” “saraylarını” yükseltmektedirler.
Her türlü yolsuzluğun, yokluğun, gaspın, hırsızlığın, ihanetin kol gezdiği coğrafyamızda süfyanilere karşı ileri sürülen tüm itirazlara, belki de hiç kullanılmayan havaalanlarının, arabası dahi olmayanların öne sürdüğü otoyolların, içine girip te rahatça alışveriş yapabilecekleri paraya sahip olmayanların savunduğu alışveriş merkezlerinin savunma amaçlı delil olarak getirildiği bir ortamda, adaleti saraylarda aramaktan rahatsız olunmaması gayet normal olsa da, bu sarayların sunduğu adaletin zalimlerin zulmünü pekiştirmesi ve onları daha fazla zalim olmaya yöneltmesi, tahammül edilmemesi gereken bir durumdur. Ama aynı şekilde bahsi geçen icraatlerin dahi, o icraatleri savunanlara değil, o icraatler üzerinden hem maddi rant kazanıp hem iktidarlarını sağlamlaştıran süfyanilere yaradığı memleketlerde, “adaletin”, saraya hizmet etmesi de doğaldır.
Kapitalist mantığın süfyanilerce İslam rengine boyanmış halinin halklara sunulduğu günümüzde, ümmetin İslami hakikatlerden uzaklaştırıldığını ve gayri İslami bir dünya hayatını kabullenip benimsemeye başladığını gözlemlemekteyiz. Böyle bir dünyada yaşamayı kabullenen ve bu dünyayı kendilerine dayatanların varlığını meşru gören bireylerin, geçmişin yeşil saraylarında dağıtılan adaletin bugünün beyaz saraylarında tasarlanıp süfyaniler eliyle ümmete tek çareymiş gibi sunulan versiyonununa rıza göstermeleri, kabullendikleri yaşama biçiminin doğal sonucudur. Materyalist bir algı üzerinden şekillendirilen imanları ile sarayın adaletini, “adalet saraylarında” arayıp, dünyalıklarının garantisini ahiretlerinin garantisi zannedenlerin zanlarının aksine, tarih boyunca hiçbir sarayda adalet dağıtılmamış, adaletin şaşaalı isim veya binalara ihtiyacı asla olmamıştır.
Bir yargılama esnasında karşı tarafı ismiyle çağırıp, kendisine künyesi olan Ebul Hasan (a.s.) diye hitap eden halifeye “böyle yaparak benimle karşı taraf arasında ayrımcılık yapmış oldun” diyerek sitem eden İmam Ali’nin (a.s.), torunlarının İslam İnkılabı ile iktidarı ele geçirdikleri İran’da, saray sahibi olan Şah’ın aksine adalet, iki katlı kiralık kerpiç bir evden tüm yeryüzü mazlumlarına sunulmaya başlanmış, bu çağrı öyle büyük bir etki yaratmıştır ki sarayların firavunu olan “beyaz sarayın” sütunları sarsılmış, ona bağlı iktidarların maskeleri düşmüştür. Her çağda “garip” olması beklenen hakkın adaletinin, saraylarda dağıtılmasını beklemek, Bişr-i Hafi kıssasında olduğu gibi kaybolan deveyi çatıda aramaktan farksızdır. Hak sade olduğu gibi hakka bağlı olan tüm kavram ve kurumlarda sade olmak zorundadır. Şaşaaya ve debdebeye işaret eden her türlü yapaylıklar, mazlum ile zalim arasında haktan yana karar verilme olasılığını da ortadan kaldıracak ve o yapay ortama uygun olarak hak görünümlü batıl zuhur edecektir.
İslam inkılabının bütün sadeliğiyle hakkı temsil edebilme yetisinin nedeni, hakka olan aşkın dünyevi süslerle ifade edilmesi gereğine inanmayarak, “garip” olanı sahiplenmesidir. Büyük şeytanın beyaz sarayının kulu kölesi olanların ise bir türlü tatmin olmayan nefisleri için sürekli yeni saraylar inşa etmeleri ve hakkı şatafatta aramaları, güce tapmaları ve bu gücü maddi güçle bir tutmaları, onları adaletin de ancak saraylarda sağlanabileceği sonucuna götürmüş ve kendi kanunlarının uygulanma merkezlerine “saray” ismini vermeyi uygun görmüşlerdir. Bu sarayların, saray sahiplerine ne derece dokunduğu ise özellikle son bir kaç aydır tamamen ortaya çıkmış, mazlumun gözyaşına zerrece aldırış etmeyen “adalet saraylarının” hakimleri, saray sahiplerinin her sözlerini ferman bilerek boyun bükmeyi, adaleti uygulamak olarak telakki etmişlerdir.
Bu yüzden kendini sarayda sunan adaletin hakkın emrettiği adalet olamayacağını belirtmek istiyoruz. Bu adalet, hakkı zindana hapsedip, zulme saray yapanların heva ve heveslerinin, tuğyanlarının koruyucusu olabilecektir ancak. Ve bu yüzden “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut’un önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.”(Nisa 60) buyruğu gereği buralardan uzak durmak, adalete ve hakka yakın olmak anlamına gelmektedir diyoruz.
siyasetmektebi