3 Ekim 2014 - 11:34
Kasım Süleymani: İran’ın Hizbullah gibi binlerce örgütü var

İslam İnkılabı Muhafızlar Ordusu Kudüs Güçleri Komutanı General Süleymani, İsrail için hiçbir olay 33 günlük savaştan daha zor ve daha şiddetli olmadı, dedi.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Tasnim Haber Ajansı'nın haberine göre, İslam İnkılabı Muhafızlar Ordusu Kudüs Güçleri Komutanı Tuğgeneral Kasım Süleymani’nin Ekim 86 tarihinde gerçekleştirilen Kirman Eyaleti Şehidlerini Anma Kongresi'nde, şimdiye kadar yayınlamayan önemli bir konuşması olmuştu. Kutsal Savunma haftasını anma münasebetiyle bu konuşmayı yayınlıyoruz.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Öncelikle bu tür toplantılarda sürekli sizleri rahatsız ettiğim için özür diliyorum. Bu da, her zaman mahcubiyet yaşadığım konumlardan biridir. Gördüğünüz bu videolar, görüntüler ve sahnelerin hepsinde biz vardık, büyük bir başarı dostlarımıza nasip olmuştu fakat biz ondan mahrum kaldık ve bugün onların adına düzenlenen toplantıların konuşmacısı olarak buradayız. Allah’tan dileğim o ki onurlu şehidlerin yüzü suyu hürmetine hayatımızı şehadetle hatmetsin ve bizleri bu büyük feyze nail olmaktan mahrum eylemesin.

Cephelerde, operasyon gecelerinde, en zor şartlarda, yaraların acısı içinde yaralıların kıvrandığı zamanda, savaşın gurbetlerinde, yarı canlı bedenler kamışlıklarda ateşin ortasında kalırken ve gecelerin kalbinde Hz. Ali’nin (a.s), Hz. Zehra’nın (s.a), Hz. Hasan’ın (a.s), Hz. Hüseyin’in (a.s), Hz. Zeyneb’in (s.a) ve Hz. Ebu-l Fazl’ın (a.s) isimleri bize can veriyordu, umut veriyordu, bize yol gösteren ilahi bir desteği hissettiriyordu ve böylece Allah’a tevekkül ederek savaşın en çetin sahnelerine iniyorduk.

Şehidlerin makamını tanımaktan aciziz

Şehidlerin anma günüdür. Onların makamını idrak etme konusunda aciz durumdayız, sadece diyebiliriz ki onlar “İnde Rabbihim yurzekun”dur (Rableri katında rızıklananlardır). Gerçekten Kur'an ayetleri ve hadislerin toplamından da anlaşılıyor ki insan şehidlerin makamını kavramaktan acizdir ve onu tam olarak kavrayamayız.

Bazen insan bir dostla karşılaşır ve ondan diler ki şehid olmam için bana dua et. Genellikle nezaket gösterip Allah seni korusun, size ihtiyacımız var, deriz. Birbirimize bu büyük duayı yapmaktan gafil olmamamız gerekir. O, büyük bir feyizdir ki hakikatini kavramaktan aciziz.

Umut ediyorum ki Sarallah Ordusu İmam Zaman’ın (a.f) ordularından biri olsun.

İlahi bir temel üzerinden ortaya çıkan ve İmam Zaman’ın (a.f) ordularından olmasını, şehidlerimizin O Hazret'in ashabından olmalarını ve O'nun öncülüğünde küfre karşı savaşarak vaad edilen o İlahi Devlet'i ihya etmelerini umduğumuz Sarallah Ordusu, kutsal savunma dönemindeki savaşta büyük insanlar yetiştirebildi. Toplum içinde bazen görmüşsünüzdür, bazı iyi insanlar yapıların ve kurumların içine girerler fakat bir müddet sonra çehrelerini değiştirip değişirler ve bir dizi bozukluklar ve çürümeler onlarda ortaya çıkar. Ömrümüz boyunca, bazı insanların büyük bir motivasyon ve arınmış bir ruhla bir kuruma girdiklerini fakat bir süre sonra çehrelerini değiştirerek çözüldüklerini ve problem yaşadıklarını defalarca gördük ve görüyoruz. Acaba bazı kurumlarımıza giren bugünün kuşağı, savaşın kuşağından farklımıdır?

Kutsal Savunma kuşağı, farklı bir kuşak mıydı?

Günümüz kuşağı bazı açılardan kutsal savunma dönemindeki kuşaktan daha donanımlıdır; bu kuşağın bilgileri cephede olduğumuz döneme nispetle daha fazladır, manevi olanakları önceki dönemin kuşağından daha çoktur; ancak buna rağmen o zamanki cephe ortamını bugünkü mevcut yapılarda görmüyoruz. Neden?

Cephelerimizde ne olmuştu ki gençlerimizin böyle rüşd etmesine neden olmuştu? Savaş cephelerinde bazen görüntülerini bu toplantıda seyrettiğimiz insanlar, yakin merhalesine ermişlerdi. Bize göre bunun temel nedeni, cephe ortamıdır.

Cephe ortamının temel kalıbını oluşturan beş önemli etken söz konusuydu: Birincisi, cihaddı; askeri bir eylem olan savaş ile cihad arasında büyük fark vardır, cihadın kendine özgü özellikleri ve yapısı vardır; bu yüzden cephede yapılan eylemler hatta askeri eylemler dahi cihad temelinde olmuştu. Çıkmazları delip geçen cihaddır, askeri eylemin çıkmazı olur ama cihadın çıkmazı yoktur. Askeri akıl bize, Beytu-l Mukaddes, Fethü-l Mübin, Tariku-l Kudüs, Velfecr 8, Kerbela 5 vs. gibi operasyonları yapmamıza izin vermezdi. Eşit koşullarda değildik ve düşmana karşı tümüyle ilkel imkanatlara sahiptik.

Biz der demez hemen dalgıçlarımız suya girip gittiler ve düşmanın cephesini yardılar. Dalgıç, askeri literatürde dünyanın askeri eğitimlerini görmüş, deneyim kazanmış, dalgıç adını alması için kendini hazırlamış ve ondan sonrada yapacağı eylem için onlarca kez temrin yapan özel bir güçtür.

Bu gün askeri eğitim kitaplarında da bunu sıklıkla görüyoruz fakat dalgıç taburumuza bakarsak içinde Kubat Şemsuddini gibi yaşlı bir adamdan yaşları çok küçük olan Hüseyin Ali ve Hasan Yezdani’ye kadar bir kimseyi görürüz.

Şehid Hasan Yezdani’nin ara sıra cemaat imamız olduğu bu iki üç yılda, buluğ çağına gelmiş mi gelmemiş mi diye şüphe ediyorduk.

Çehrelere bakın, Velfecr 8 operasyonuna bakın. Bu karmaşık şiddetli askeri operasyonu gerçekleştirenlerin büyük bir kesimi yüzlerinde henüz tüy çıkmamıştı, çok gençlerdi. Şehid Hasan Yezdani cemaat imamımızdı. Onun ara sıra bize imamlık yaptığı sıralarda buluğ çağına gelip gelmediği hususunda şüpheye düşüyorduk. İşte bu besici, Velfecr 8 operasyonunu bu büyük hadiseyi yaratan bir dalgıca dönüşmüştü. Bu çok önemlidir.

Ortaya konulan bu cesaretin, şecaatin ve cihadi eylemin özü önemliydi ve çıkmazlar bu cihadi ruhla kırılıyordu. Söz konusu cihadi ruh son nefesine kadar cihad meydanında direniyordu. Cephe ortamını oluşturan ikinci etken ahlaktı. Üç bin günlük büyük bir topluluk; yani üç bin gün boyunca farklı insanlar, değişik düzeylerde yaşlara sahip, farklı bölgelerden bir araya gelmiş, hepsi silahlı ve savaş halindeler üstelik en ufak bir kavga, hakaret, kaba konuşma ve rahatsızlık meydana gelmeyecek.

Rütbe diye bir şey söz konusu değildi; kimse komutan, albay ve binbaşı değildi, kimse bu rütbeleri düşünmüyordu. Oradaki mütedavil sözcük “kardeş” sözcüğü idi. Asla alt ve üst diye bir şey yoktu. Cephelere edep hakimdi.

Eğer düşman sizi görürse ne yaparsınız?

Savaşımızın üçüncü temel etkeni, maneviyattı.Bu örneği defalarca vermişimdir ve tekrarlamakta da bir sorun görmüyorum. Hac sezonunda hacılar ihrama girer ve Arafat’a, Mina, Meş’ar, şeytan taşlama ve tavafa giderler ve sürekli Allah’ı anmakla meşguldüler. Bütün yaptıkları şeyler manevi amellerdir. Cephelerimizin de böyle bir ortamı vardı. Gerçek anlamda bir hacdı Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in haccı gibi, her türlü gururdan, kibirden ve kendini beğenmişlikten uzaktı. Kimse gösteriş peşinde değildi. Zafer umudunun az olduğu ve gerçekten zor bir sahne olan Velfecr 8 operasyonunda sayın Alai operasyonun başlayacağı sırada şehid Ahmet Emini’ye sordu: Eğer düşman sizi görürse ne yaparsın? Hacı Ahmet ne yapacağını açıkladı fakat sayın Alai kani olmadığını gösteriyordu. Sonra şehid Emini şöyle dedi: “O durumda vec’alna ayetini okuruz”. Dediği gibi de oldu.

Düşman kıyılarının çalılıkları arasında Şehid Saduki’nin eline düşman basarken eli şiddetle acıyordu ama ses yoktu. Düşmanın ayağının altında acılar içinde “vec’alna” ayetini okuyordu ve bu ayet mucize yapıyordu.

Savaşın maneviyatından çok söz edildi ama yinede söz etmek gerekir.

Savaş ortamının dördüncü etkeni ubudiyet, sadece Allah’a kulluk etmek, O'nun için amel etmek, O'nun yolunda çalışmak ve gayrısını görmezlikten gelmektir. Savaşın önemli bir etkeniydi bu.

Beşinci etken, Velayet'ti. Askerlerin yaklaşık yüzde doksandan fazlası İmam’ı (r.a) yakından görmemişti fakat İmam’a (r.a) aşıklardı. İmam’ın gülümsemesi, hoşnut olması ve kaygısız olması için ihlasla canlarını feda etmeye hazırlardı. Bu, sadece İmam’la da sınırlı değildi; İmam tarafından yetkilendirildiğini bildikleri komutanlarına da İmam’a itaat ettikleri gibi itaat ediyorlardı. İtaatsizlik diye bir şey söz konusu değildi. Operasyonun yapıldığı ağır şartlarda benim veya başka bir komutanın önünde durup “ben operasyona gitmeyeceğim” diyen kimseyi hatırlamıyorum.

Küçük kan olukları akmaya başlamıştı.

Kerbela 4 operasyonunda bizimle düşman arasında 400 metreden daha az bir mesafe vardı. Ervend nehrinin eni kadar bir mesafeydi. Onların yaptığı her şeyi görüyorduk ve bizim yaptığımız her şeyi onlar görüyordu. Nehrin kıyısında da mevzilerimizi görünmez kılacak bir kamışlık yoktu. Ervend’in kıyısında küçük bir tümsek yapmıştık. Arkasında arkadaşlar oturmuşlardı ve dalgıçlık elbiselerini giyiyorlardı. Hepimiz birbirimize yapışmıştık; Sarallah, Kerbela, İmam Hüseyin(a.s), Necef-i Eşref ve Nasr orduları ve Kerbela 4 operasyonunda bulunan bazı birlikler. Düşman ateş açmaya başladı ve dolu yağar gibi kurşun yağıyordu. Kimseye siper olabilecek bir barınak yoktu. Küçük kan olukları akmaya başlamıştı. Tabur komutanı bana “gideyim mi” dedi, bende “git” dedim.

Artık pusuya düşürme söz konusu değildi. Allahu Ekber, Lailaheillallah veya Zehra (s.a) naralarıyla düşmanın savaş hattını yarmışlardı. Bu küçük bir iş değildi. Böyle bir bağlılık iman ister.

Velfecr 8 operasyonunda yaşanan ve bütün hesapları altüst eden o fırtınalı geceden çok kere bahsetmişizdir. Dalgıçlar suya girdiklerinde su rahat hareket etmeye izin vermiyordu. Sadece sordular “gidelim mi” diye. Hiçbir sorgu sual etmeden gittiler ve o büyük hadiseyi yani Velfecr 8 operasyonunu gerçekleştirdiler.

Bunlar, cephe ortamını oluşturan önemli etkenlerdi. Dolaysıyla bu ortama giren herkes bu beş etken çerçevesinde şekilleniyordu. Cephede içlerinde değerli cevherler bulunduran kimseler vardı ki birer efsaneye dönüştüler ve ekseren şehid düştüler. Bu beş etken savaşımızın içinden üç özelliğin ortaya çıkmasına neden oldu.

Savaşın üç önemli özelliği:

1- Maneviyatın doğuşu

Bu özelliklerden biri, toplumumuzun manevi ortamının savaşla dolup taşıdığı manevi doğuştu. Toplumumuzun iç dünyasında yaşanan büyük manevi gelişmelerin temelinde “Kutsal Savunma'nın” olduğunu kimse inkar edemez. Kutsal Savunma her ne kadar önceden planlanmamıştı fakat toplumda kültürel bir devrime dönüştü.

2- Düşüncenin doğuşu

Savaşın beraberinde getirdiği diğer bir özellik düşüncenin doğuşu ve üretkenliğiydi. Savaş düşüncenin üretimi noktasında ilim havzası gibiydi. Nasıl ki havzada talebeler aralarında münakaşa, mücadele edip kendilerini mücehhez etme yönünde ve uhdelerindeki vazifeyi yerine getirmek için tartışmalar yürütüyorlarsa savaş sahnesi de aynen böyleydi. Askerler kendilerini yetiştirme ve arındırmayı amaçlıyorlardı. Dolaysıyla havzaya tabi oluyorlardı. Buda arkadaşlarda bir tür uzmanlık ve seçkinliğin oluşmasına neden oldu.

Bu sebeple, Hüseyin Yusuf İlahi, Muhammed Rıza Muradi ve benzerlerinin küçük yaşlarda olmalarına rağmen istihbarat görevini üstlendiklerini görebilirsiniz. Sircan taburu komutanı Nadıri, taburun en genç komutanı olarak 350 kişiyi yönetiyordu. O, savaşın son günlerinde tek başına düşmanın zırhlı ordusuna saldırarak Hüseyniye üç yolunun hatlarını kırıp muhasarayı kaldırmış ve düşmanın muhasara ettiği dört askerimiz kurtarmıştır.

Cephe bir tandır gibiydi; içinden çıkanlar genellikle olgun ve deneyimli kimselerdi. Savaşta korkak insan cesaretli olamazdı ve cesaretli insanın da cesaretini dışa vurmak için ortam hazırdı. İmanlı insan imanını güçlendirirken iman zafiyeti olan insan da bu zaafını gizlemesi mümkün değildi. Her şey savaşta kendini dışa vurup ortaya çıkarıyordu.

Savaş boyunca yaptığımız savunma bütünüyle asimetrik ve eşit olmayan şartlarda sürdü.

Bütün özellikler savaşta belirginleşip hiçbir şey gizli kalmıyordu. Bakıri, Himmet, Zengi Abadi, Kazuruni, Mir Hüseyni ve diğerleri gibi bir çok değerli komutan üniversitelerde okumuş değillerdi ve savaşın pratik meydanında yetiştiler.

Bu nedenle tabur komutanı olan ya da bir eksendeki görevi üstlenen kimsenin belirlemesi eksiksiz ve tamdı. Sonraları Devrim Muhafızları'nın üniversitesinde eğitim kurslarına giden veya dafus devrelerini geçirmiş olan bazı kardeşler cepheye geldiklerinde sorun yaşıyorlardı. Çünkü okuduklarıyla pratikte gördükleri şey karşılaştırılabilir cinsten değildi. Belki iyi bir itiraf olmayacak ama biz savaşın son dönemlerinde taburlarımızın komutanlarının bu tür kurslara gitmelerine engel oluyorduk; zira savaşımızın biçimi bu tür eğitimlerle uyuşmuyordu. Asimetrik bir savaş veriyorduk ve asimetrik savaşın kendine göre araçları ve düşüncesi vardır. bu yüzden savaş boyunca yaptığımız savunma asimetrikti.

Savaşın üçüncü özelliği, günümüzde de gördüğümüz gibi ve bazı örnekleri ortadadır, şu ki daha çok savaş deneyimi olan arkadaşlar bugün toplumun genel yönetim kademelerinde daha başarılıdırlar. Çünkü bu arkadaşlar en zor dönemlerde yöneticilik yapmışlardır.

3- Yaratıcılığın doğuşu

Cephede bu tür eğitimler ve büyük şahsiyetlerin ortaya çıkmasına neden olan etkenleri bugünkü toplumumuzda yaymamız için iyi tanımamız gerekir.

Bugün düşmanlarımızı ülkemize darbe vurma noktasında ciddi ve temel bir kuşku içinde tutan şey, ne siyasi mülahazalar ne de dünya konjonktürünün dikkate alınmasıdır. Belki düşmanları durduran şey, onların da iyi fark ettiği sekiz yıllık Kutsal Savunma ve diğer konulardır. Hiçbir zaman düşmanın bize saldırmayacağını demiyoruz, yanlış bir hareket yapabilir. Fakat biz düşmanın her hareketine karşı hazırlıklıyız ve İslam Cumhuriyeti'ne vurmak istedikleri her darbe başarısız kalıp kesinlikle hezimete uğrayacaktır. Onlar bir işe kalkışabilirler ancak sonuçlarının ne olacağını ve ne kadar başarılı olabileceklerini tahmin edemezler.

Düşmanın denediği hiçbir hadise Lübnan’ın 33 günlük savaşından daha çetin ve şiddetli değildir ve İsrail’den de daha deneyimli ve daha klasik bir düşman yoktur. Onlar, dünyanın en güçlü ordusunun Hizbullah adında küçük bir mecmuanın eliyle hezimete uğrayıp tarumar olduğunu inanılmaz şekilde gördüler. İran Hizbullah gibi binlerce örgütü ve Hizbullah’ın elemanları gibi milyonlarca insanı bünyesinde bulunduruyor. Gerçekten bu millet Yüce Allah’a ittika ederek yenilmez bir millettir ve Masum İmamlar'a (a.s) beslediği inanç ve ilahi nusrete olan itminanıyla kendi yolunda yürümektedir.

Yüce Allah, Muhammed (s.a.a) ve Al-i Muhammed’in yüzü suyu hürmetine Aziz Rehberimiz'i kendi himayesinde muhafaza eylesin, düşmanlarını akamete uğratıp dostlarını ahde vefalı kılsın ve şehidlerimizi Kerbela’nın şehidleriyle haşır eylesin.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Çev: Mehmet Gönül

Ekler