6 Ocak 2015 - 11:32
Zihinsel Vahhabiler, Düşünsel IŞİD’ciler

Bu kaos, tefrika, terör ve şiddetten çıkışın tek bir yolu vardır: “Vahdet”! Şii ve Sünni tüm Müslümanların vahdeti!

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla

Esas kökleri “Arap Cahiliyyesi”nde olan Selefi/Vahhabi zihniyet on beş asırdır evrimleşerek her çağda İslam ümmetinin en büyük musibeti olmaya devam ediyor. Huneyn’de Hz. Peygamber (s.a.a)’i elbisesinden çekeleyerek: “Adil ol ey Muhammed!” deme cüretini gösteren zihniyet, Hz. Peygamber (s.a.a)’in irtihalinin hemen ardından başlayarak Ehl-i Beyt (s.a)’i baş düşman belledi ve tüm zamanlarda İslam ümmeti içerisinde terör ve zulmün kaynağı oldu. Bundan daha acı olanı ise tüm bu vahşetini “din maskesi” ile gizledi!

Bu zihniyetin hiç kuşkusuz tarih şeridindeki en büyük ve en tehlikeli evrimleşmesi 18 ve 19. Yüzyılda Arap Yarımadası’nda; o günkü İslam dünyasının en büyük gücü olan Osmanlı Devleti’ni parçalamak ya da en azından zayıflatmak, sömürge ve ticaret yollarını kontrol edebilmek, Ortadoğu’nun stratejik ve madensel zenginliğini yağmalamak isteyen dönemin en emperyal gücü İngilizlerin plan, yardım ve yataklığı ile M. Abdulvahhab ve Suud aşireti eliyle gerçekleşmiştir. Günümüz Ortadoğu’sunda ki terör, zulüm, kan ve gözyaşının temelinde bu zihniyet vardır. Hatta “Gasıp Siyonist İsrail Rejimi”nin İslam ümmetinin orta yerinde bir kanser tümörü gibi nüksetmesi ve bugüne kadar gelecek uygun yaşam zeminini bulabilmesinin bile esas müsebbiplerinden biri “Vahhabiyet”dir!

Burada dikkat edilmesi gereken iki önemli nokta vardır: Birincisi; Vahhabiyet’in kökleri nerededir? Yaşam alanı neresidir? İkincisi ise; onu kim şekillendirip kullanmaktadır?

Birinci soruyla başlayalım. Vahhabilik, isim ve örgüt olarak olmasa bile zihniyet olarak kökleri “Cahiliyye Devri”ne kadar uzanan İslam’ın on beş asırlık tarihi boyunca hep var olagelmiş bir anlayıştır. Maalesef şu konu İslam ümmeti içerisinde yeterince tartışılamamış ve gerekli çözümler üretilememiştir: “Nasıl oluyor da, tabi olunduğunda müntesiplerinin dünya da ve ahirette mutluluğunu garanti etmek için gelmiş bir dinin mensuplarının bir kısmı “takva” adına yöneldikleri dini anlayışta ilerledikçe vahşileşiyor, fiziksel ve ruhsal olarak mağara dönemi insanına dönüyor ve “insanlık” kavramının dışına çıkıyorlar?” Evet, bu soru hayati bir öneme sahiptir. Ya İslam’ın bizatihi kendisinde bir sorun vardır ya da ona ulaşırken kullanılan kaynak, mektep, yol, yöntem ve anlayışlarda bir problem vardır.

Üzülerek itiraf etmeliyiz ki; bu vahşi mağara insanlarını İslam toplumu, İslam coğrafyası üretmektedir. Ruhsal evrimini tamamlayamamış yarı insan yarı vahşi bir görünüm arz eden bu zihniyet, kendini “İslam” ile ifade etmekte hatta kendilerini “İslam’ın özü” olarak görmekte! Bundan daha vahim olanı ise, kendilerini “Ehl-i Sünnet”in esas temsilcisi konumunda görmeleridir!

Vahhabilik, tarih boyunca kimin hizmetindeydi ve bugün kimin emrinde acaba? Sorusuna gelince: “Batıl” karakteri gereği emperyalisttir, siyonisttir.” Temsilcisi değişse bile karakteri değişmez. Uzun asırlar İngilizler ve günümüzde Amerika’nın şahsında temsil edilen emperyalizm ve siyonizm; her zaman İslam ümmetini parçalamak, İslam coğrafyasını yağmalamak emelindedir.

Ancak küresel emperyalizm, özellikle “Haçlı Seferleri” sırasında şunu test etmiştir ki, İslam toplumuna dışsal ve özellikle de “Hristiyanlık” adına yapılacak sefer ve taarruzların başarı şansı yoktur. Bu deneyimden hareketle modern emperyalizm, İslam ümmetini parçalayıp, İslam coğrafyasını yağmalamanın yolunun onları “iç çekişme, savaş ve mücadelelere gark etme” olduğunu keşfetti. Bu emelini gerçekleştirebilmek içinde önce uygun zemini buldu ve ardından da örgütsel yapıları kurdu. Bulunan zemin Selefilik/Vahhabilik anlayışıydı. Bu anlayış üzerinden İslam dünyasını ateş çemberine döndermek içinse ardı ardına; Taliban, El-Kaide, Nusra, IŞİD, Boko Haram, Şebab, Afrika Kaidesi, Kafkasya Kaidesi vs. gibi örgütler sahaya sürüldü!

İslam coğrafyasının hali ortada. Durumu ifade için iki kelime yeterli: kan ve gözyaşı! Selefilik/Vahhabilik, İslam ümmetinin enerjisini, İslam coğrafyasının kaynaklarını tüketiyor. İslam adına Amerikan uşaklığı, Siyonist tetikçiliği yaparak!

Vahhabizm’in gerek İslam coğrafyasında ve gerekse ülkemizde en az sahadaki pratik ve reel vahşeti kadar tehlike arz eden diğer bir yönü daha var. Zihinsel bir Vahhabiliğin hızla yayılıyor olması! Adı konulmamış bir Vahhabiyet’in tohumları gerek aşikar ve gerekse gizli eller tarafından İslam coğrafyasının her anına serpiştiriliyor!

Önce IŞİD’in Irak ve Suriye’de işgallere başladığı yaz başlarından bu yana yapılan açıklamalar ve yazılanların bir demetini bir araya toplayalım. Akif Beki, IŞİD terörü için: “Bu bir Sünni devrimdir!” diye yazdı. Ersoy Dede’nin Ülke TV’deki programında izleyenlerin gözüne sokarcasına yarım ekran: “IŞID terör örgütü değildir” bandı yazıldı, konuşmacılar bunu ispatlamak için bin bir takla attılar. Hakan Albayrak önce Habertürk TV’de ardından Star Gzetesi’nde ki köşesinde: Irak üçe bölünmeli; Kürtlerin yaşadığı Kürdistan, Sünnilerin yaşadığı Orta Irak ve Şiilerin yaşadığı Basra. Alsınlar Basra’yı ne halt ediyorsa etsinler. İran’a mı katılacaklar, ne yapacaklarsa yapsınlar..!” dedi. Rıdvan Kaya, katıldığı bir konferansta: “IŞİD, Sünniliğin lokomotifidir!” dedi. İrabda mahalli olmasa da belli bir anlayışı temsil eden Hak ve Hakikat Partisi Başkanı Dursun Güneş:“IŞİD, terör örgütü değildir. IŞİD kendi halkını savunan bir halk hareketine dönüşmüştür..!” dedi. Kendince IŞİD’i mahkum etmeye çalışan fakat “şecaat arz ederken merdi kıpti sirkatin söylermiş” misali Cübbeli Hoca: “Kardeşim, Şii bile olsa öldüremezsin” diyerek bilinçaltını açığa vurdu…

İslamcı medya, cemaat ve STK’ların öncül şahsiyetlerinin dillerinden dökülenlerden hareketle onların ruh dünyalarını okuduğumuzda korkunç bir gerçekle yüzleşiyoruz. Türkiye İslamcılığının tam bir “mezhep faşizmi” içerisinde olduğunu görüyoruz. Zihinsel olarak Vahhabileşmiş ve düşünsel olarak IŞİD’ci olmuşlar!

Türkiye İslamcılığı; yanlış okumalar, yanlış beslenmeler ve yanlış emeller dolayısıyla “mezhepçi” ve “ulusalcı” bir din algısına evrildi. Bilinçaltlarını tamamen kaplamış, zihin arka planlarını tamamen örgülemiş bu yanlış dini algı ise özellikle “Suriye Vekalet Savaşı” ile gün yüzüne çıktı. Duçar oldukları Şiilik ve İslam İnkılabı karşıtlığı dolayısıyla oradan oraya savruldular. Pratik olarak Amerika ve İsrail ile aynı safta olmayı mahzurlu görmediler. Anlamsız bir şekilde “Şii Hilali” olarak adlandırdıkları ve esas itibariyle İsrail’i rahatsız ve tedirgin eden “Direniş Hattı”na zarar verecek her girişim ve oluşumu zihinlerinde “İslamileştirdiler” ve “cihat” olarak adlandırdılar. Ve bir müddet sonra kategorik olarak adı konsun ya da konmasın zihinsel olarak Vahhabileştiler ve düşünsel olarak IŞİD’ci oldular!..

İçinde bulunduğumuz “Vahdet Haftası”nı da fırsat bilerek İslam ümmeti için yılan zehrinden acı ve tehlikeli hale gelmiş olan bu duruma panzehir olabilecek bazı tespit ve önerilerle bitirelim.

Şii ve Sünni tüm Müslümanlar kardeştir. Küresel Emperyalizm ve gasıp Siyonizm, Müslümanları Şii veya Sünni diye ayırt etmeksizin onları bir bütün olarak görmekte ve coğrafyalarını talan, toplumlarını köleleştirme peşinde koşmaktadır. Vahhabizm ise genelde İslam coğrafyasının her yanında özelde ise Ortadoğu ‘da emperyalizmin “Truva atı”dır.

Emperyalizm, İslam coğrafyasındaki ileri karakolu olan Gasıp Siyonist İsrail Rejimi’nin geleceğini garanti altına alabilmek ve “Büyük İsrail Hayali”ne ulaşabilmek için Vahhabizm’i bir araç olarak kullanmaktadır. Vahhabizm ve onun sahadaki yapılanmalarına sahip çıkmak, emperyalizm ve siyonizme hizmet etmektir. Vahhabizm ve onun örgütsel yapılarına arka vermek, İslam ümmetine ihanettir. Vahhabizm ve onun vahşi cihatçılarını meşrulaştırmak, İslam coğrafyasının emperyalizm ve siyonizme peşkeş çekilmesidir!

Bu kaos, tefrika, terör ve şiddetten çıkışın tek bir yolu vardır: “Vahdet”! Şii ve Sünni tüm Müslümanların vahdeti! 

Muntazar Musavi

Ekler