Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Ama tefekkür ve tedebbürün mütealliki (neyin üzerinde yapılması) ve niteliği bağlamındaki bahis, oldukça geniştir. Özetle şunu söylemek mümkün: tefekkürün taalluk ettiği şey bazen afakî/dışsal ayetler (tekvin), bazen enfüsi/insanın kendisi ve bazen de sözsel (Kur'an'daki) ayetlerdir. Tefekkürün niteliği tefekkürü yönlendiren niyete bağlı ve dolayısıyla niteliğini niyet belirliyor. Bu niyetin samimiliğine göre gerçekleşen tefekkür varlık âleminde insana yön ve konum veriyor. Bu nedenle üzerinde tefekkürün gerçekleşeceği ayet ve bu ayetten alınacak ilk algı çok önemli ve insanın varlık âlemindeki konumu için belirleyicidir.
Ayetten maksat insanı, bedeniyle, duyu organlarıyla irtibatlı olduğu şeyin ötesine götüren nesnelerdir. Bu yolculuk eylemi, kendi sahibini artık ayet olmayan varlığa varıncaya kadar götürmesi gerekir. Aksi takdirde hakiki ve doğru tefekkür gerçekleşmiş sayılamaz. Zira doğru ve hakiki tefekkürün, bir birini tamamlayacak iki niteliği var; bir: kendi sahibini ayet olmayan varlığa götürür; iki: çelişkilikten uzaklaştırır. Dolayısıyla gerçekleşen ve sonradanlık olan her şey ayettir. Daha dakik söylemek gerekirse bağımlı olan her şey ayet ve ayet olmayan tek şey gerçekleşmeyen (var olan), sonradanlık niteliğini taşımayan ve bir başka ifadeyle bağımlı olmayan hakikattir. Zira bağımlı olan her şey bağımsızlığın eseri ve aynası, dolayısıyla ayettir. Bu hakikate varmayan ve içinde tezat ve çelişki barındıran her tefekkür hakiki ve sağlıklı tefekkür olamaz. Bu nedenle mezkûr ayetlerden şekillendireceğimiz anlayışlar çelişki barındırmıyorsa hakiki ve salim tefekkürün kazanımı, barındırıyorsa yanlış ve hasta tefekkürün kazanımıdır.
Bu yazı dizisinde, bir giriş yaptıktan sonra okuyucularla birlikte Allah'ın sözsel (Kur'an-ı Kerim) ayetlerinden birer ayet seçerek şimdilik onbeş günde bir (yani bir Pazartesi arayla) siz değerli okuyucularla paylaşacağım.
Giriş
Tefekkür ve Tedebbür
Tefekkür ve tedebbürün aslı ve zatı zorunlu ve gerekli olduğunu ve ondan gaflet edilmesi insanı, varlık âleminde sahip olduğu konum ve bulunduğu seviyeden aşağı mertebelere; yani dört ayaklı varlıkların seviyesine belki de daha aşağı konum ve seviyeye yuvarlatacağını söylemiştik. “Şüphesiz ki, Allahu Teâlâ nezdinde hayvanların en kötüsü, o sağırlar ve dilsizlerdir ki, teakkul etmiyorlar” (Enfal 22). Muhakkak ki Allah katında hareketli varlıklardan en şerli olanları akıllarından yararlanmayan sağır ve konuşmayan kimselerdir. Yani akıl yetisine sahip olup bu yetiyi devre dışı bırakan kimselerin sağır ve lal oldukları anlaşılmaktadır. Akıl sahibi varlıklar akıllarını devreye sokmadan kendilerini sağır ve lallıktan kurtaramazlar. Hakiki duyma ve konuşma, tefekkür ve akıldan gerektiği şekilde yararlanmaktır. “Yeryüzünde hareket eden yürüyenlerden en şerlisi akıl yetisiyle donatılmış olduğu halde ondan yararlanmayanlardır…onlar amelen şer; (amelleri ani olarak veya nihai olarak yok edici), benimsedikleri yol bakımından da sapıktırlar”. (Müdderisi, Min Hedyil Kur'an). Bu nedenle Allahu Teâlâ başka bir ayette şöyle buyuruyor: “Şüphe yok ki, yeryüzünde yürüyen canlıların Allahu Teâlâ katında en şerlisi o kimselerdir ki, kâfir olmuşlardır” (Enfal 55). Kâfir hakikatin üstünü örten kimsedir. Bir varlık kendini, hak etmediği yere koyarsa kendi hakikatinin üstünü örtmüş anlamına gelir. En tehlikelisi de budur.
Varlıklar içinde bu işi yapan ilk varlık İblis'tir. Zira İblis melek olmadığı halde kendini meleğin yerine koymaya çalışmış. Allah da ona “kâfir idi” (Bakara 34) diyor. İblis'in kâfir oluşu Allah'ı veya ahireti inkâr etmekle değil, -zira bunların hiçbirini inkâr etmiyor- varlık âleminde sahip olduğu konumunun üstünü kapatarak kendisi için hak etmediği bir konum vermeye; yani melek olduğunu göstermeye çalıştığı içindir. Allahu Teâlâ melekleri, Âdem'e (a.s.) secde etmekle memur kıldığında onun, hak etmediği makama; yani melek makamına yerleştirdiği ortaya çıktı. Zira melek olmuş olsaydı Allah'ın emrine teslim olurdu. İblis adeta Allah'ın bu emrine karşı hayal kırıklığına uğradı ve bir çıkmaza girdi. Zira kendisine -İmam Ali’nin dediğine göre altı bin yıl- asırlarca melek konumunu vermiş birisi olarak artık ben melek değilim, dolayısıyla ben bu emre memur kılınmamışım diyemedi. Çünkü demiş olsaydı tevcihi mümkün olmayan bir yalanı itiraf etmiş olurdu. Bu nedenle kendisince tevcihi ve gerekçelendirilmesi mümkün olan bir eyleme; yani secde etmemeye yöneltti. Bu nedenle ona, neden secde etmedin diye sorulduğunda, ben melek değilim ve dolayısıyla bu emre tabi tutulmamışım demiyor, belki “Ben ondan daha hayırlıyım” (Araf 12) diyor. Bu nitelik bilerek ve bilinçli olarak herhangi bir hakikatin üstünü örten herkeste kendini gösteriyor. Günümüz dünyasındaki insanlar kendilerini hak etmedikleri konuma yerleştirmek için ne kadar hakikatlerin üstünü kapatıyorlar artık siz okuyucular değerlendiriniz.
Ama bilinmelidir ki kendisi için hak etmediği bir konum biçen herkesin kesinlikle bir Âdemi olacaktır. Altı bin sene üzerinden geçse bile. İblis altı bin sene melek olarak geçindi. Ama sonuçta Âdem (a.s.) yaratıldı hakikatini aşikâr etti. Meleklerin memur kılındıkları gibi Müslümanlar da şu emir olmak üzere: “Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz”. (nisa 144) birçok emirle memur kılınmışlardır. Gerçekten melek olanlar Allah'ın o emrine teslim oldukları gibi gerçekten mümin olanlarda Allah'ın bu emrine teslim olurlar. Ama gerçekten melek olmayıp kendini melek yerine koymuş olanlar o emre teslim olmadığı gibi gerçekten mümin olmayanlar da Allah'ın bu gibi emirlerine teslim olmaz ve hep bahane üretmeye çalışırlar. (muhatabım belli bir şahıs veya kimseler değil, bir gerçeğin tespitidir, her kes kendisini yoklamalı)!!
Biz insanlar, duyu organlarımızla irtibatlı olduğumuz varlıkları değerlendirdiğimizde söz konusu varlıkları dört genel kategoride toplayabiliriz; Cemadat, nebatat, hayvanat ve insanlar. Cemadat gelişmeyen ve hareketsiz varlıklardır. En azında biz onları bu şekilde görüyoruz. Nebatat canlı ve gelişen varlıklardır. Bu özellik geneldir; hayvan ve insana da şamil gelir. Hayvanat gelişme niteliğinin yanı sıra irade doğrultusunda hareket eden varlıklardır. İnsan da bu niteliklerde hayvanat kategorisindedir. Bu iki tür varlığı birbiriden ayırt eden nitelik onların iradesini yönlendiren unsurdur; o da onların sahip oldukları bilgi niteliğidir. Hayvanın iradesini yönlendiren bilgi hissidir insanı yönlendiren bilgi hissi bilginin yanı sıra aklidir. Hissi bilginin temel özelliği kendi sahibini madde âleminde gezdirip, onun ötesine götürememesidir. Akli bilginin özelliği ise sahibini madde âleminden çıkarıp başka âlemlere de götürüyor. Hak ve hakikat temsilcilerinin temel özelliği insanlardan, sahip oldukları akli yetiyi devreye sokmalarını/çalıştırmalarını istiyor. Batılın temsilcilerinin temel özelliği ise bu yetiyi devre dışı edip insanları hissileştirmeye çalışıyor. Bu nedenle Allahu Teâlâ yukarıdaki ayeti kerimede söz konusu yetiyi devre dışı edenleri en şerli hareketli varlıklar olarak değerlendiriyor. Zira Allah hakkın kendisidir. Günümüz dâhil olmak üzere tarih boyunca insanları, felsefeyi bahane ederek akıldan uzaklaştırmaya çalışıp Allah'ın dinini biz temsil ediyoruz diyenler ne kadar doğru olduğunu siz kendiniz değerlendirin. Elbette dinden suistifade eden kimseler olduğu gibi felsefeden de kötü istifade edenler muhakkak olmuş ve olacaklar!!
Murat Aydoğdu