26 Şubat 2015 - 05:21
İktidarın “Şah Fırat” Operasyonu, IŞİD İle Danışıklı Bir Algı Yönetimidir

Suriye ve Irak'ta binlerce yıllık kültür mirasını yok eden hatta Moğol istilasında dahi kutsallığı çiğnenmeyen Sahabe mezarlarına bile tahammül edemeyen barbar bir örgüt olan Daeş’e, Patronları tarafından yıktırılma emri verilseydi, bu durum AKP hükümetini gelecek seçimler için pekâlâ zor duruma sokabilirdi.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Günlerdir Türkiye’nin gündemini meşgul eden Süleyman Şah Türbesi operasyonu, uzun süre konuşulmaya devam edecek. İktidar ve bazı medya kuruluşları tarafından tarihi bir zafer olarak aktarılırken, başta muhalefet partileri ve akademik çevreler, bu operasyonun tarihi bir hata olmakla birlikte, “Vatan toprakları bir avuç terör çetesine sunulduğu ve bu havim olayın ülkeye ihanet” olarak değerlendiriliyor. Bütün bunların tartışıldığı bir dönemde 7SABAH olarak konuyu Orta doğu ve İslam devrimi hakkında sarsılmaz tespitleri ile tanınan Araştırmacı-Yazar Muhammed Can ile konuştuk.

Sayın CAN, öncelikle sizinle röportaj yapma isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyoruz. Son günlerde gündemin birinci sırasında yer olan Süleyman Şah Türbesi ve Bu türbeye olası şaldırı tehditleri, bu tehditleri göz önünde bulunduran iktidarın sınır ötesi düzenlediği “Şah Fırat” operasyonunu konuşmak istiyorum. ilk soruyu şu şekilde sormak isterim;  Suriye'deki gelişmeler, son Süleyman şah türbesinin TC ordusu tarafından taşınması ve Ortadoğu’daki gelişmeler ile ilgili görüşlerinizi bizimle paylaşmanızı rica ediyorum.

 

1-Türkiye cumhuriyeti son Süleyman şah operasyonu ile neyi hedefledi? Ne yapmak istiyor?
 
Türkiye‘nin gerek dış ve gerekse iç politikalarını anlamak için o dönemde iktidar olan Partilerin, halkı nasıl oy potansiyeli olarak kullanmak istemelerini bilmek yeterli. Bunu anlamak için müneccim olmak gerekmiyor. Sizin de bildiğiniz gibi Türkiye, dış politikada başta ABD ve İsrail uyumlu politika yürütmek zorunda. Şayet böyle bir rotayı izlememek gibi lükse düşerse, iktidar olan dönemin parti ve ya koalisyonlu hükümetleri başta medya ve büyük sermaye güçleri ve diğer enstrümanlar derhal devreye girer ve o iktidar değiştirilir. Şayet yerli güçler başaramazsa onların ‘‘bizim çocuklar‘‘ dediği askeriye devrededir.  Dünya ve özellikle İslam beldeleri politikalarının yön belirlemesinde,  bugüne kadar ne yazık ki büyük ölçüde kendi çıkarlarına entegre etmiş ABD-İsrail ve AB güçlerince dizayn edilir veya değiştirilir. Bu kural Türkiye içinde Cumhuriyetin kuruluş yıllarından bugüne dek geçerliliğini sürdürmektedir.
 
Bu nokta iyi anlaşılırsa Türkiye’nin , ‘‘Şah Fırat‘‘ kodu ile yaptığı operasyon daha kolay anlaşılır. Söz konusu operasyonda Türkiye dış politikasını belirli oranda etkileyecek ciddi bir şey görmüyorum.
 
AKP Hükümeti, Tarihi belgelerle kime ait olduğu kesin belli olmamakla birlikte, Süleyman şaha ait olduğu söylenen Türbenin yerini değiştirmek yada sandukaları taşımakla, öncelikle yaklaşan seçimlere Türk kamuoyu nezdinde puan toplamak için kendine göre siyasi bir başarıya imza atmıştır. Eh! Türkiye’de Siyaset demek; halkı oy deposu olarak görmek olduğuna göre AKP Haziran seçimleri için biraz puan topladı denilebilir.
 
Öte taraftan Suriye ve Irak'ta binlerce yıllık kültür mirasını yok eden hatta Moğol istilasında dahi kutsallığı çiğnenmeyen Sahabe mezarlarına bile tahammül edemeyen barbar bir örgüt olan Daeş’e, Patronları tarafından yıktırılma emri verilseydi, bu durum AKP hükümetini gelecek seçimler için pekâlâ zor duruma sokabilirdi. Tabii şunu da unutmayalım ki o bölge takriben iki yıla yakındır Daeş’in etkili olduğu böleydi. Peki, ne oldu da Türkiye dünden bugüne Süleyman Şah türbesini hatırladı?
 
Son günlerde Suriye Askeri güçleri tarafından Halep'in kontrol altına alınma çabaları da unutulmamalı. ‘‘ Şah Fırat‘‘ kodu ile yapılan bu operasyonu çok boyutlu düşünmek gerek.
 
Belki de Daeş ile gizli anlaşmaların neticesinde boşaltıldı. Zaten Daeş diye bilinen terör örgütü Türkiye’nin lojistik destek ve askeri taktikleri ile varlığını sürdürüyor…
 
2- Süleyman şah operasyonu ile Türkiye'nin Suriye politikası değişti mi, değişir mi? Bundan sonra ne bekliyorsunuz?
 
Türkiye, Davutoğlu’nun meşhur Stratejik Derinliğinde yüzmeye yelken açarken, bölgedeki dengelerde en etkili olan Direniş eksenini sandığından çok daha güçsüz ve önemsiz olmadığını hala da anlamış değil veya anlamazlıktan geliyor. Bölgeye dair yaptığım siyasal gözlemlerime dayanarak elde ettiğim kanaatimi rahatlıkla söyleyebilirim ki Türkiye hayalindeki yeni Osmanlı projesini asla başaramayacak. Ki bu proje de ABD-İsrail ikilisi tarafından Türkiye’ye verilmişti. Bu açıdan baktığımızda Türkiye yine bugüne kadar o özleminden vazgeçtiğine veya stratejisini değiştireceğine dair bir ipucu göstermedi ve ya ben göremedim. Türkiye politikası adına gidişatın bundan sonra da değişeceğini sanmıyorum. Sanmıyorum, zira Türkiye bağımsız bir ülke değil.
 
3-Bu operasyon ile ABD ve Batılı güçlerin istediği eğit-donat projesi arasında ne gibi bir ilgi var? Çünkü Türkiye ABD ile eğit-donat projesini imzaladıktan sonra bu operasyon gerçekleşti. Silahlı muhaliflerin eğit-donat projesiyle Suriye savaşının uzatılması mı isteniyor?
 
Öncelikle ABD ve İsrail demek daha doğru olur diye düşünüyorum (Elbette İngiliz ve Fransız entrikalarını görmezlikten gelemeyiz). Daeş ya da diğer adı ile IŞİD olarak kurulan örgüt, İsrail’in; İslami Direniş ekseni tarafından son yıllarda ard arda aldığı ölümcül darbelerin akabinde kurulması çok anlamlıdır. Bence İslami aydınlar ve Kanaat önderleri bu nokta da daha derinlikli analizler yaparak uyanış safhasındaki Müslümanları doğru bilgi ile donatmalı, Direnişin, bu tespiti kuşkusuz olarak kabullendiği çok net ve aldığı tavır da aşikârdır…
 
Kaldı ki ABD ve müttefiklerinin sözünü ettiğiniz Daeş/IŞİD örgütüne karşı olduklarını düşünmek ve bu açıdan karşı operasyonlarına inanmak gülünçtür. Biz biliyoruz ki Daeş’in ölümcül darbe aldığı çatışma alanlarında ABD ve müttefikleri, havayolu destekli lojistik yardımında bulunuyorlar. Şunu demek istiyorum. IŞİD’in son dört yıldır başaramadığını eğit-donat projesi de başaramayacaktır. Direnişin altın halkasını oluşturan Suriye, İslami direnişin asla ve asla vazgeçeceği bir alan değildir. Türkiye ise Şer ekseni saffında bu konuda üstüne düşen rolü zaten 2006 yılından beri oynuyordu.  Diyebiliriz ki Ürdün, Lübnan, Suriye ve Türkiye arasında vizeleri kaldırma girişimi bugünler için bir kumpas, Suriye ve Lübnan direnişlerine karşı yapılmış içinde hin’lik barındıran bir operasyondu!
 
Sizin belirttiğiniz eğit-donat projesi ki  projenin anlaşması imzalanarak resmi statüye kavuşturuldu. Bu proje ile İslami direnişe karşı kutup oluşturan güçlerin bölgeye yönelik sömürü düzenini kendi lehine olacak coğrafi dizayn ve politik ataklardan vazgeçmediğinin apaçık bir göstergesidir.
 
4-İran'ın Suriye'deki etki ve rolü bundan sonra nasıl olur?
 
İran; İslam devriminin ilk gününden bugüne kadar gerek Suriye ve gerekse Lübnan’daki İslami mukavametin Lokomotif gücüdür. Biliyorsunuz ki Arap baharı adı ile BOP denilen ilinçli proje uygulanmaya başlandığından kısa bir süre sonra Suriye(Mart 2010)‘de maskelerini düşürerek asıl amacın İslami direniş olduğu görüldü. Akabinde Mü‘minlerin emiri, bu tuzağın şifresini, ‘‘Suriye direnişin altın halkasıdır‘‘ sözü ile deşifre etti. Olaylar bu şekilde okunursa (Ki bana göre doğru okumak böyle olmalıdır), İran’ın bölgedeki rolü bütünsel olarak değerlendirilip, tabloya öyle bakılmalıdır. Yani bölge, İslami uyanıştan İslami direniş aşamasına geçti. Bu durumda İran, elbette öncülük rolünü ve üstüne düşen sorumluluklarını yerine getirecektir ve getiriyor da.
 
5- IŞİD'in, Suriye ve Irak'taki son durumuna bakarak İran'ın IŞİD politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz ve bölgeye etkisi nedir?
 
İran’ın, IŞİD gibi İslam adını kullanarak, oluşturulan terör örgütlerinin amaçlarına ve bu tür örgütlerin gerçekte kimlere hizmet ettiğini bilmemesi, bu tür akımlara karşı önleyici ve caydırıcı güç bulundurmadığını düşünmek, olaylara yabancı olduğu düşünülemez. Nitekim Kasım Süleymani bey; İran adına Lübnan, Suriye ve Irak‘ın islami direnişlerini yönlendirmesi ve bizzat sahaya inerek direniş güçlerini taktiksel olarak dizayn etmek, konum ve Stratejilerini belirlemek gibi eylemlerde bulunması, dost ve düşman tarafından çok net biliniyor.
 
Müsaade ederseniz, daha önce bir yazımda belirttiğim bir kaç tespitimi sizinle paylaşayım. Orada Kasım Süleymani bey’in  ki özellikle IŞİD’in Musul’u işgal edip  Erbil‘i tehdit etmesinin akabinde medyaya düşen görüntüleri çok önemli mesajlar içermekteydi. İslami direnişe gönül verenler burayı çok iyi anlamalı ve yanlış okuma gibi bir hayata düşmemeli.
 
Nedir onlar?
 
Birincisi ‘ABD ve İsrail bundan böyle İslam dünyasındaki varlıkları tehlikede ve çıkarlarının sürekliliğini koruyamayacaklarıdır. İslam Dünyası'nı sömürü paradigması üstüne kuran, kötülüğün anası olan bu şer güçlerin varlığı, 1979 İslam İnkılabı ile birlikte tehlikeye girmiştir‘
 
Diğer bir etken, ‘Bölgede ‘‘ana çerçeve güvenliğin sağlanması, bundan böyle İslami direnişe aittir. Söz konusu güvenlikten kastımız ekonomik, stratejik, siyasi, askeri ve kültürel değerlerin bütünü bu çerçevenin içinde barınıyor. Irak,  Suriye, Lübnan ve şimdilerde Yemen, ki bu ittifaka yeni dahil oldu, geriye dönüşü olmayan evrensel islamın direniş kaleleri konumuna geldiler.
 
Başka bir etken de General Süleymani'nin, Irak ve Güney Kürdistan'daki operasyonları ile verdiği mesajlar, gerek İsrail ve gerekse onun hamisi olan ABD tarafından çok iyi okundu. Yani bu ruh ikizi şer güçler, artık bu coğrafyada kendi istekleri doğrultusunda operaysonlar yaparak iktidarları değiştiremeyecekler!
 
Ve bana göre en önemli darbe, bölgenin hassas kartı olan ‘‘Kürtler;  gerek Erbil’e yaklaşan IŞİD tehlikesi ve gerekse Rojavadaki  Kobani savunmasında, İslami direnişin komuta merkezi olan İran’ı, anlamak için düşünme, anlama ve doğru tespitlerde bulunma arefesidir‘‘…
 
6- IŞİD sonrası Filistin direnişi ne durumda? İran'ın Filistin direnişine verdiği destek nasıl devam eder ve IŞİD-İsrail ve Filistin direnişi konusunda ne düşünüyorsunuz?
 
IŞİD bu bölgede barınamaz. Daha önce de bu bölgelerde terör estiren Moğollar, Haçlılar, Osmanlılar, İngilizler ve Fransızlar dahi barınamadı. Kaldı ki ‘‘bir coğrafyaya hakim olabilmek için istilacı güçlerin, ya bölgedeki hakim kültürle barışık olması ya da yerleşik kültürden daha etkin bir kültürü alternatif olarak sunabilmelidir.‘‘
 
 IŞİD‘in sahip olduğu bir kültürü yok. Yağma kültürü ise İnsanlık tarihi boyunca bütün milletler tarafından lanetli kültür olarak kabul edilmiştir. Öyleyse, IŞİD’den önce olduğu gibi sonrasında da Filistin direnişi devam edecektir. Bugün bile bazı Arap kralların ve Türkiye‘nin Hamas’ı kumpasa düşürme gayretlerine rağmen, an itibarı ile İran’ın Filistin direnişine verdiği desteği görmemek yada görmezlikten gelmek, insafa sığmaz. IŞİD’in şu an var olan geçici varlığı, İsrail’i bir nebze rahatlattığından dolayı belki Filistin direnişi bazı zorluklarla karşılaşıyor olabilir…
 
Daha açık söylemek gerekirse, Filistin’in direniş öncüleri, kendi tavır ve tutumlarını tekrar gözden geçirmeli, rotasını mutlak değişmezlik ilkesi ile sabitlemeli diye düşünüyorum. Arap dünyası, Kralları ve Politikacıları için Filistin’i savunmak gibi bir düşünceyi taşımak, bizim için saflıktan öte politik eblehlikten başka bir şey ifade etmez!
 
7-Yemen'de Ensarullah hareketi son dönemde büyük gelişmeler sağladı. İran'ın Yemen üzerindeki etkisi nedir ve Ensarullah hareketinin Yemen'de güç kazanması bölgedeki İslam’ı direnişi nasıl etkiler?
 
Yemen, tarihi İslami kıyamları ile takdire şayan bir beldedir. Öyle ki İslam peygamberi‘nin Şehadetinden hemen sonra Yemen Müslümanlarının kıyam felsefesini, Tarih yazarları; ahlak ve erdem ilkelerine riayet ederek yazmış değiller. Ne yazık ki o dönemin takdire şayan kıyamları, İslami iktidara isyan olarak tarihe kaydedilmiştir!
 
Ensarullah hareketi; Mustazaaflar hareketi ve İslami bir direniştir. Batı ve Arap Krallıklarıdır. Bu şerefli kıyamı bilinçli olarak kabile ayaklanması statüsüne çekip kıyama ihanet ederek, boğmak istiyorlar.  Ensarullah hareketi ve bu cümleden, İlkelerini Öz İslam’dan alan her hareket başarıya ulaşır. Öyleyse Ensarullah hareketinin başarısını yadırgamamak gerekiyor. Gerçi bu hareketi küçümsemek ya da hiç değilse önemsizleştirmek açısından, arınmayı tamamlamamış kimi islamcı aydınlar, ‘‘…Köy kökenli bir hareket, fazla ciddiye almamak gerek…‘‘ gibi istihza da bulunuyorsa da bana göre tamamen Anti-Emperyal, islam adaleti ve bağımsızlık ilkesi ekseninde gelişen bir harekettir. Elbette bir hareketi sağlıklı olarak değerlendirmek için iktidara gelince icraat dönemi ve benimsediği temel ilkelerindeki sadakati analiz etmekten geçse de ama aynı zamanda o hareketin mücadele anındaki kıstaslarını dikkate alarak, hareketin seyri hakkında gerekli bilgilere da ulaşılır.
 
İran’ın, Ensarullah hareketine sağladığı en büyük destek, harekete ilham kaynağı olması ve uluslararası baskılar karşısında, hareketi siyasal olarak desteklemesidir. Ki bu hareketi yasal olarak tanımak, harekete olumlu etki yapacağı, moral depolayarak rahatlatacaktır.
 
Ensarullah hareketinin başarıları, başta Suud hanedanı olmak üzere Mısır ve İsrail’i de rahatsız ediyor. Çünkü Cibuti ve Eritre ile birlikte başlayan Kızıldeniz şeridinin uzantısı ve karşı yakasını oluşturan Yemen arasında yer alan boğaz; Kızıldeniz‘in ve dolayısı ile Kızıldeniz’in son çıkış noktası olan Süveyş kanalının da nefes borusu gibi çok stratejik bir öneme haiz. Burada ki boğazın, Devrimci Ensarullah hareketinin kontrolüne geçmesi, başta Suud olmak üzere diğer ülkelerin stratejik ve ekonomik sürekliliğindeki statükonun tehlikeye girmesi anlamına geliyor. Ve tabii ki bu durumda Ensarullah hareketini felsefeden yoksun, dünya siyasetini doğru okumayı bilmeyen köylü bir harekt olarak göstermek bir çeşit algı operasyonudur.
 
Şunu da unutmayalım ki Batı için Petrol sevkiyat güzergâhlarının, Devrimci İslam etki alanına girmesi demek, sömürü sistemlerinin her geçen gün biraz daha sonuna geliniyor demek olduğunu batı çok iyi biliyor.
 
Ayrıca Yemen devriminin dinamikleri, Suudi Arabistan’daki uyuyan güzeli uyandırması, Suud’daki Vahhabi kabile iktidarının sonu demek olduğunu herkesten önce Suud hanedanı biliyor. Bundan dolayı Suud Tanklarının, savunmasız Ensarullah hareketine ve Silahsız Bahreyn devrimcilerine ve kendi halkından adalet ve eşitlik isteyen kesime karşı işledikleri cinayetleri unutmayalım…
 
8-Suudi Arabistan'da Kral Abdullah'ın ölümü ile Suudi-Vahhabi politikalarında bir değişim var mı? Vahhabi-tekfirci düşünce ve akımlar ile İsrail'in ilişkisi nedir? Arabistan'ın İran'a karşı İsrail ile bu kesime yaptığı yardımlar doğru mu ve devam ediyor mu?
 
Ben, Kral Abdullah’ın ölümünden sonraki süreçten, şu ana kadar Suud politikasında bir değişiklik gözlemlemiş değilim. Ancak Ensarullah hareketinin zaferi bir şekilde Suud’u da etkiyecek diye düşünüyorum. Bir önceki sorunu da bu konuya değinmiştim…
 
Sözünü ettiğiniz tekfirci düşüncenin kökü, İslam tarihinde ilk ciddi toplumsal çıkışını, Harici diye nitelenen gurup adı altında yapmıştır. Hatta onlardan önce bireysel de olsa bu düşünceyi savunanlar vardı. Bu ekol; Kur-an’ın, İslam kaynağı olarak yeterliliğini iddia ederek, İslam peygamberi Muhammed Nebi’nin Kutsal ailesini kabul etmez. Yasama olarak Kur-an’ın varlığını reddetmez ama Yasama‘nın son aşaması olan Yargı organının İlahi bir güç tarafından atanmasını kabullenemez.
 
Daha sonra ibn-i Teymiye gibileri de bu düşünce(Harici)‘nin ateşli savunucusu olmuşsa da İmam Ali’ye karşı savaşan, o dönemin Haricilerini eğer saymazsak, bugüne kadar haricilik adına hiçbir çıkış, İslam beldelerinde IŞİD kadar cani eylemlerde bulunmamıştır… 
 
IŞİD’in destek aldığı, sözde islamcı Suud, Katar ve Türkiye gibi ülkelere baktığımızda pekala onların dış politika doktrinlerinin, İsrail‘in varlığını korumak olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Bu durumda bu ülkeler tarafından korunan ve desteklenen IŞİD’den, İsrail’e karşı olumsuz bir eylemde bulunmasını düşünmek yersiz beklentiden başka bir şey olmadığı gibi esasında IŞİD’in kuruluş amacının, sohbetimizin başında da belirttiğim gibi bilakis; İsrail’i, İslami direnişe karşı savunma doktirini üstüne kurulmuştur. Nitekim Ürdün ve Suud Krallıklarının İngiliz kraliyetinin desteği ile kurulması,  İsrail’in kurulmasına zemin oluşturmak ve Siyonizm felsefesini desteklemek içindi. İslam devrimine kadar olan İran dış politikası da sözünü etitğimiz Siyonizme hizmet etmekteydi. İslam İnkılabından sonra süreç başka bir mecraya doğru kaymaya başlayınca, bugün içinde bulunduğumuz döneme girmiş olduk. Yani taşlar yerinden oynadı. Bu durumda Arabistan ve İsrail’in varlık ve yokluk felsefesi, IŞİD’in başarısına bağlı. Bu da İslami İran‘ın varlık ve yokluğu ile ilintili olması gibi bir durum yaratıyor. Sanırım ne demek isteğimi gayet iyi anladınız…
 
Cevaplarınız için teşekkür eder çalışmalarınızda başarılar dilerim.
 
 İslami gayret ve bu uğurda verdiğiniz emeklerden dolayı asıl ben size teşekkür ederim. Hep birlikte Rahmandan dileğimiz şu olsun ki ‘‘İslam dünyasının bağımsızlık arefesini bir an önce sonlandırsın‘‘.

Ekler