26 Ağustos 2023 - 14:00
Hüseyni Yol ve Emevi Yol 2

İslam terbiyesinden tamamen uzak olan Kelaboğullarının elinde büyüyen Yezid, bu kabilede içki ve köpekle haşır neşir olarak yetiştirildi!

Yezid

Yezid tam anlamıyla kâfirdi.

Vahyi inkar ediyor, peygamberliği yalanlıyordu.

İçki içiyor, dansöz oynatıyordu.

Alenen günah işliyor, fısk ve fücurda bulunuyor, bunları gizlemeye bile gerek duymuyordu.

İşte böyle biri, “Peygamberin halifesi” adıyla Muaviye’den sonra İslam ümmetine musallat oldu!

Oysa ki İslam kaynaklarında Hz. Resulullah’ın -saa- bir gün Muaviye’ye, ashabının yanında şunları söylediği kayıtlıdır:

“Ümmetim senin elinden neler çekecek neler!.. Senin elinden, gün gelecek, benim evlatlarım acılar yaşayacak, senin soyundan gelecek bir köpek Allah’ın ayetleriyle alay edecek ve Allah Teala bana karşı saygısızlığı haram etmiş olduğu halde o, bana karşı saygısızlıkta bulunacak, hürmetimi ayaklar altına alacaktır!”

Yezid’in çocukluğu annesinin akrabaları arasında geçmiştir.

Yezid’in anası, “Kelâb” kabilesindendi!

İslam terbiyesinden tamamen uzak olan Kelaboğullarının elinde büyüyen Yezid, bu kabilede içki ve köpekle haşır neşir olarak yetiştirildi!

Yezid buğday tenli, çopur yüzlüydü, obur olduğu için semiz bir vücudu vardı, bedeni haylice kıllıydı.

Psikolojik açıdan hain ve ikiyüzlü bir karakteristik yapıya sahipti; utanma nedir bilmezdi. Köpeklerle oynar, köpek beslerdi. Her köpeğinin bakımını bir köleye vermiş ve o köleyi köpeğine bağışlamıştı! Romalılardan gördüğü şeyleri taklit ediyor, fazla içki içip sazlı-danslı eğlenceler tertipliyor, köpeklerine elbise giydirip odasına alıyordu. Maymunlara da düşkündü. Evinde maymun besliyordu. “Ebu Kays” adını verdiği maymununa elbise giydirir, kadehlerinin son yudumunu bu hayvancağıza içirirdi. Bazen onu bir sıpaya bindirir, ciddi at yarışlarına sokardı. Bir gün Ebu Kays, bu yarışlardan birini kazanınca Yezid pek mutlu olmuş, sevincinden Ebu Kays’a irticalen şiir söylemiştir!

Yine bir gün at yarışında Ebu Kays, kendisine içirilen şarabın da etkisiyle, üzerindeki merkepten düşerek öldü. Yezid onun ölümüne pek üzüldü, özel bir tören düzenletti ve bu hayvanı guslettirip kefenletti! Şam ahalisinin o gün gelip kendisine başsağlığı dileğinde bulunmasını emretti ve Şam’ın ileri gelenleri (ki bunların çoğu ya sahabe, ya da tabiindendi!) o gün gelip Yezid’e başsağlığı dileğinde bulundular, Yezid onların huzurunda oturup Ebu Kays’a ağıt ve mersiye okudu, hep birlikte bu maymuna ağladılar!

Yezid’in maymunlara düşkünlüğü neticesinde tarihe geçen lakâplarından biri de “maymun sever Yezid”dir!

Yezid içkiye aşırı düşkünlüğüyle ün salmıştı. Genellikle sarhoştu. Her gün içki sofrası düzenler, içkiye şiir yakardı, Şairdi de!.. Kendisi gibi ayyaşlarla içkili, sazlı ve dansözlü meclisler tertipler, körkütük sarhoş olup sızıncaya kadar içerdi.

Ertesi gün, halife unvanıyla, “Allah Resulünün halifesi” (!) unvanıyla ferman verir, fermanları bu unvanla mühürlerdi.

İçki ve ayyaşlıkta fazla aşırıya kaçtığı bir gün Muaviye, saray erkanından birkaç kişinin de huzurunda ona öğütte bulunmak zorunda kalıyor ve “Oğlum” diyordu, “Bunları gizli-saklı yapsana! Neden herkesin anlayacağı şekilde yapıyorsun? Biraz da mevkini düşün, sözünün geçmesini istiyorsan bunları herkesin huzurunda yapma!”

Yezid Hz. Resulullah’la -saa- o hazretin Ehl-i Beyt’ine (a.s.) karşı kin ve nefretle büyütülmüştü.

Hz. Resul-ü Ekrem’e -saa- karşı beslediği düşmanlık inanılır gibi değildi. Allah Resulünün -saa- soyundan intikam almayı düşünüyor, Haşimoğullarına karşı kan davası güdüyordu!..

Babası onu kendisinden sonra halifeliğe getirmek üzere veliaht ilan edince ilk işi şairlerle edebiyatçıları satın almak oldu. Bu satılık şairler, Yezid’i öven şiirler söylediler, bu şiirlerin dilden dile yayılması için büyük paralar harcandı. Ardından, kabile ve aşiret reisleri yüklüce paralar, hediyeler ve unvanlarla satın alındı. Muaviye, valilere gönderdiği bir emirnamede “her beldenin ileri gelenlerinden bir grubun derhal Şam’a gelmesi ve Yezid’in veliaht olması için Muaviye’ye ısrarda bulunmasını emrediyordu!!

Aynı günlerde yine Muaviye’nin emriyle, tanınmış şahsiyetler terör edilmeye başlandı.

İmam Hasan Müçtebâ’yı -s- zehirleterek şehid ettirdi.

Irak’ı fetheden Sa’d bin Ebi Vakkas’ı zehirletti.

Halk tarafından sevildiği için bir gün kendisine rakip olur korkusuyla; Şam fatihi Halid bin Velidoğlu Abdurrahman’ı Yahudi bir hekim vasıtasıyla hasta yatağında zehirletti!

Ebubekir’in oğlunu zehirletti!

Hıcr bin Adıyy hazretleriyle yarenlerini tutuklatıp öldürttü!

Kendisinden sonra açıkça Yezid’i veliaht ilan edip, herkesi ona biat etmeye zorladı.

Medine halkı, Muaviye’yle oğlu Yezid’i çok iyi tanıdığından, biati kabul etmedi, Medine valisinin de halktan biat almaya gücü yetmemişti. Muaviye Medine’nin bu kararlılığının diğer şehirlere de sıçramaması için bizzat Medine’ye gidip şehrin ileri gelenlerinden Yezid’e biat almaya karar verdi.

Kalabalık bir ordu ve altın akçelerle dolu keselerle Medine’ye girdi, tanınmış birçok sahabeden biat almayı başardıysa da, Hz. Resulullah’ın -saa- yiğit evladı İmam Hüseyin’den -s- biat alamadı. Her yolu denedi ama ne altın, ne tehdit, ne hile kâr etmedi Peygamber’in -saa- Hüseyn’ine… Medine valisi Mervan, Hz. Hüseyn’i -s- Şam’a sürmesini ve orada kendi nezareti altında bulundurmasını önerdi, ama Muaviye bu teklifi hemen reddederek “Sen” dedi, “Hem Hüseyin’den kurtulmak, hem onu benim canıma düşürmek istiyorsun!..”

Muaviye, Hz. İmam Hüseyn’in -s- Şam’a gitmesinden korkmakta haklıydı. Zira İmam Hüseyin -s- Şam’a gidecek olsa Şamlılar çok kısa bir süre sonra Muaviye’ye karşı ayaklanacaktı. Çünkü İmam Hüseyin’le görüşüp konuşunca İslam’ın ne olduğunu öğrenecek, Muaviye’nin onlara kabul ettirdiği şeylerin İslam’la ilgisi bulunmadığını anlayacaklardı.

Şamlılar Muaviye’nin inceden inceye hesaplamış olduğu propaganda taktikleriyle şartlandırılmışlardı.

Muaviye’yi iyi bir Müslüman yönetici olarak tanımakta, onu Hz. Resulullah’ın -saa- hak halifesi ve vekili olarak görmekteydiler.

Hem, Muaviye Peygamberin akrabasıydı da…

Haşimoğullarını tanıyan yoktu Şamlılar arasında.

Muaviye’nin zehirli propagandaları neticesinde, Emeviler dışında Hz. Resulullah’la -saa- akraba olan herkesin dünya düşkünü olduğunu zannediyordu Şamlılar!..

Şam’da “Resulullah’ın -saa- Soyu” denildiğinde “Emeviler” anlaşılırdı sadece!..

Muaviye, iğrenç saltanatını bu Bizans oyunları ve Ümeyyeoğullarına has bu Ebu Süfyan sahtekarlıklarıyla ayakta tutabilmişti işte…

Yezid’in işlediği canilikler ve ihanetlerin İslam tarihinde ikinci bir benzerini görebilmek mümkün değildir.

Yezid, Hıristiyanlardan aldığı yüklüce bir rüşvet karşılığında İslam ordularının Yunanistan’la Kıbrıs’ı fethetmesini engelledi.

Hz. Resulullah’ın -saa- şehri olan Medine’ye saldırdı, kendisine biat etmeyi kalben kabullenmediği için bu mübarek şehrin ahalisini kılıçtan geçirdi, sağ kalanların kendisine köle olacakları taahhüdünde bulunmaları şartıyla boyunlarını ve ellerinin âyasını mühürledi! Bu taahhütte bulunmayı reddeden Müslümanlar acımasızca öldürüldü!..

Yezid, Ebrehe ordularının yapmadığını yapmış ve Hz. Resulullah’ın -saa- halifesi unvanıyla Mekke’ye de saldırmıştır.

Kâ’be’yi taşa tutan İslam halifesidir Yezid…

Evet, Beytullah’il Haram’ı mancınıkla yıktırdı, Kâ’be’nin perdelerini Mekke halkının şaşkın bakışları altında ateşe atıp yaktı ve Beytullah’ı yerle bir edip Mekke’den ayrıldı!..

Hz. Resulullah’ın -saa- Muaviye’ye “senin sulbünden gelecek bir köpek…” dediği Yezid’di bu…

Yezid’i bu ümmete musallat eden Muaviye; ikinci halife tarafından Şam valiliğine neden atanmıştı sahi?!!

İslam tarihinde, nedeni bir türlü sorulmayan ve her nedense, bulacağı cevabın aslında ne olduğunu tahmin ederek acı hakikatle karşılaşmaktansa tarihin bazı kesitindeki hakikatleri hemencecik geçiştiriverenlerin hiç hoşlanmadığı canlıcı nice sorudan biridir bu…

Kerbelâ hadisesi, yıllardır biriken kinlerin patlamasından başka bir şey değildi…

Bir elden diğerine, bir kalpten ötekine aktarılarak ve gitgide beslenip büyütülerek körüklenen bir “Muhammed düşmanlığı”, Resulullah evlatlarının iyice zaafa uğratılıp hesaplı bir şekilde tezyif edilmesinin ardından nihayet beklediği fırsatı bulmuş ve yıllar önceden çok daha başka eller ve çok daha başka yerlerde bileylenen kılıçlar Kerbelâ’da Hz. Resulullah’ın -saa- bütün soyunu katletmiştir…

Bu toplu katliam; yarasalarla gecenin, engereklerle akreplerin, sırtlanlarla çakalların yıllar önceden başlattıkları sessiz ve gizli işbirlikleriyle mümkün olabilmiştir…

Hz. Resulullah’ın -saa- rıhletiyle başlayan sapmalar giderek öyle büyüdü ki, bir gün, en inanılmaz şeyler bile vuku buldu Müslümanların gözleri önünde…

Yezid, Medine’yi bir dâr-ul harp gibi ele geçirdikten sonra askerlerine üç gün boyunca Medine Müslümanlarının ırzını ve namusunu helal ilan etti!

Bu üç gün boyunca Yezid’in ordusu 12 bin Müslümanı katletti.

Ve…

Üç binden fazla Medineli Müslüman kızın namusunu kirlettiler!..

Muaviye’yle ona iktidar kapılarını açık bırakanları bunca cânilikten berî tutmak mümkün müdür sahi?

Medineli Müslüman kızın namusunu kirleten askerin yakasına yapışıp, Yezid’i görmezden gelmek ve bu korkunç suçu sadece o askere veya komutana yükleyebilmek nasıl mümkün değilse, bu da mümkün değildir elbet…

Kaldı ki, kadınlarla kızların çoğu şehirden kaçıp dağlara veya aşiretlerine sığınmışlardı ve bu rakam, sadece Medine’de ele geçirebildikleri masum insanların sayısını gösteriyordu!..

Yine o gün Yezid, Hz. Resulullah’ın -saa- mübarek Ravza-i Şerifine sığınanları o mübarek mekanda öldürtmüş ve Hz. Resulullah’ın -saa- mescidi olan “Mescid-un Nebi””yi ahır olarak kullanıp atlarla develeri bu mukaddes mekana bağlatmıştı!..

-*-

Hz. İmam Hüseyin -s-

Bir gün Hz. Resulullah’a -saa- gelip “Ümmü Eymen sürekli ağlıyor” dediler. Hazret, Ümmü Eymen’i çağırtıp neden ağladığını sordu, Ümmü Eymen şu cevabı verdi:

– Çok üzücü bir rüya gördüm.

– Nasıl bir rüya?

– Anlatması çok zor…

– Sandığın gibi değil o rüya…

– Ya Resulullah! Rüyamda sizin vücudunuzdan bir parçanın koparılıp benim evime konulduğunu gördüm!

Bunun üzerine hazret-i Resulullah -saa- gülümseyerek şöyle buyurdular:

– Üzülmene gerek yok ey Ümmü Eymen! Kızım Fâtıma bir çocuk getirecek dünyaya, o çocuğun dadısı sen olacaksın, onu sen yetiştirip büyüteceksin. Benim evladım senin evinde yetişeceğinden, vücudumun bir parçasının senin evinde olduğunu gördün rüyanda!…

Bu hadis Hz. İmam Hüseyin’in -s- Hz. Resulullah’ın -saa- mübarek vücudunun bir parçası olduğunu hatırlatan nice ayet ve hadislerden biridir.

Hz. Hüseyin -s- Hz. İmam Ali’yle -s- dünya ve cennet kadınlarının ulusu Hz. Fatıma-ı Zehra selamullah aleyha’nın oğludur.

Hasaneyn -s- için Hz. Resulullah’ın -saa- “torunum” değil, “oğlum” kelimesini kullanmış olması ve bu iki peygamber çiçeğini kendisine bunca yakın tutması salt beşerî bir duygudan ibaret değildir elbet.

Tarih kaynakları Hz. İmam Hüseyin’in -s- doğum günü olarak “Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının 3’üne rastlayan Perşembe”yi kaydetmişlerdir.

Bebek dünyaya geldiğinde Hz. Resulullah’ın -saa- kucağına verdiler; hazret, bu mübarek bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına ikame okudu.

Hz. Hüseyn’in -s- duyduğu ilk ses, Hz. Resulullah’ın -saa- sesidir; o hazretin mübarek sesiyle okuduğu tevhid şiarı, vahdeniyet andıdır.

Tevhid okulunun kurucusu olan Hz. Resulullah’ın -saa- mübarek sesiyle Hüseyin’in kulağına söylenen bu tevhid ve vahdeniyet andı, bebeğin kulağından kalbine aktı. Kalbinden canına işledi. Resulün kalbinden, Resulün evladının kalbine, canına aktı…

Böylece bu mübarek bebeğin beynine işleyen ilk şey tevhid çağrısı oldu.

Nübuvvet kalesinde, nebiler serverinin kucağında, Resuller efendisinin mübarek sesiyle…

Tevhid tohumu işte böyle atıldı Hüseyin’in ruhuna… Ve o, bu tohumu kendi kanıyla sulayarak yetiştirip kendisinden sonraki nesillere ölümsüz “Hüseynî Yol”u bıraktı.

Hz. Resulullah -saa- bu mübarek bebeğin adını “Hüseyin” koydu.

Araplar arasında ilk kez kullanılan bir isimdi “Hüseyin”…

Ve bu bebek, gerçek bir “Hüseyin” oldu.

İlk Hüseyin oydu ve ondan önce kimse Hüseyin olmamıştı.

Ondan sonra da hiç kimse ikinci bir “Hüseyin” olamayacak ve analar böyle bir Hüseyin doğuramayacaktı bir daha.

O, Allah Teala’nın insanlığa sunduğu benzersiz örnekti.

Hz. Resulullah -saa- mübarek dilini bebeğin ağzına verdi.

Bebek, süratle bu dili emmeye başladı.

Ve böylece bu bebeğin dünyadaki ilk gıdası da Resul’ün -saa- mübarek ağzından alınmış oldu.

Bu yüzdendir ki o “bizzat Hz. Resulullah’tan beslenen”dir.

Tıpkı babası Hz. Ali’yyül Murtaza -s- ve ağabeyi Hz. İmam Hasan -s- gibi…

Ve… Hüseyin’den sonra hiç kimseye nasip olmamıştır artık bu eşsiz ilahi nimet…

Bu ilahi besin, “rızkın sahibi olan Yüceler Yücesi Allah-u Azze ve Cell hazretleri”nin Hüseyin -s- için tayin edip nasip buyurduğu ilk “rızık”tı!..

İki cihan serveri ve Habib-i Hüda, bu mübarek bebeği doyasıya öpüp kokladıktan sonra dadısına verdi; gözlerinden akan yaşlar, orada bulunan herkesi hüzne boğmuştu:

“Hüseynim! Sana kıyacak olanlara lânet olsun…”

Ve Allah Resulü -saa- bu sözü üç kez tekrarladı.

Bebek 7 günlük olduğunda Ümmü Eymen onu tekrar Hz. Resulullah’ın -saa- huzuruna getirdi. Hazret, “Gelene de, getirene de ne mutlu!” buyurduktan sonra tebessüm ederek “Ey Ümmü Eymen!” buyurdular, “Gördüğün rüyanın tabiri budur işte!”

O gün Hz. Resulullah -saa- minik Hüseyni için iki koyun akike ettirdi (kurban kestirdi) ve kurbanlardan bir butla bir altın dinar hediye etti bebeği dünyaya getiren ebe kadına.

O gün bebeğin saçlarını tıraş ettirip saçları ağırlığınca gümüş sadaka verdi

Ve o gün Allah Resulü -saa- sofra açtırıp ihsan yemeği verdi, açları doyurdu, çıplakları giydirdi… Hüseynine eşi ve ortağı olmayan Rabbinin adını öğretti o gün, peygamber nefhasıyla sardı onu, Hüseynini bu ilahi nimetlerle besledi… Ve onun yüzü suyu hürmetine açları doyurdu, yoksulların yüzünü güldürüp hayır dualarını aldı Hüseyin için o gün…

-* –

Araplar arasında kız evlattan dünyaya gelen bebeği “evlat” saymak gibi bir gelenek yoktu, bizzat kız çocuklarının kendisi “evlat” sayılmıyordu çünkü! Hz. Resulullah -saa- bu cahiliyet geleneğini bozarak sevgili kızı Hz. Fâtıma’yı -s- olduğu gibi, ondan dünyaya gelen Hasan’la -s- Hüseyn’i de -s- “canının bir parçası ve sevgili evladı” ilan etti. Böylece Hz. Fâtıma’ya -s- olan sevgi ve ilgisi de Müslüman kamuoyuna duyurulmuş, bildirilmiş oluyordu.

Hüseyin -s- Müslümanların imamı olacak, onların liderlik ve yönetimini üstlenecekti.

İslâmî liderlik demek kalplerin ve gönüllerin idaresi demekti, bedenlerin değil…

İslam’da lider ve rehber olan kimse; yani Müslümanlara imam olan kimse vücutlara değil, ruhlara ve gönüllere hükmederdi çünkü.

İslâmî yönetim ve liderlikle, zorbalığa dayalı diktacı ve dayatmacı yönetim tarzları birbirine tamamen zıt iki yönetim tarzıdır.

İslamî liderlik demek gönüllere ferman sürmek demektir; sevgi ve şefkatin liderliği demektir.

Sevgi ve muhabbet, en mükemmel lider, en iyi önderdi. Ve, iyileri sevmek, insanı eğitip yetiştirir, nefsanilikten kurtarıp ruhaniliğe yaklaştırır insanı…

İyilikle yoğrulmuş bir sevgili, sevenini de iyilik ve güzelliğe götürür.

İslam dininin temeli de sevgi ve iyilik üzerine kuruludur.

Din de, sevgi ve şefkatten başka bir şey değildir aslında. İslam peygamberi bütün hayatı boyunca sevgiye davet etti herkesi, şefkatli ve merhametli olmaya çağırdı insanları; iyileri, salihleri ve takvalı insanları sevmeye davet etti Müslümanları… İyilerin sevgisiyle dolan bir gönül, sahibini Allah indinde pek aziz kılar zira…

-*-

Aile ortamı ve yetiştiği çevre, bebeğin üzerinde etki bırakan en önemli faktörlerden biridir.

Hüseyn’in -s- aile ortamı, en temiz ortamdı, en mükemmel insâni ortamda yetişiyordu Hüseyin -s-.

Evi vahyin merkezi, dedesi vahyin Resulü, annesi dünya ve ahiret kadınlarının efendisi, babası Resulün vasisi ve müminlerin efendisi…

Yüceler yücesi Rabb’ul Âlemin hazretleri tarafından insanları hidayete doğru yöneltip onlara kılavuzlukta bulunmakla görevlendirilen büyük insanlar, Hüseyn’i -s- yetiştirmekle vazifeliydiler şimdi.

Dünyanın kurtuluşu için dünyaya ayak basan ilahi memurlar, Hüseyn’in -s- eğitimiyle meşguldü şimdi.

Hüseyin -s- Resuller resulü Hz. Muhammed-i Mustafa’nın -saa- özel ilgisi, vasiler vasisi ve müminlerin emiri hz. Aliyy’ul Murtaza’nın -s- özel eğitimi ve mümin kadınların ulusu Hz. Fâtıma-i Zehra selamullah aleyhâ’nın terbiyesiyle büyüdü.

Bu ne nimet, bu ne kemal bu ne izzetti öyle!…

Böylesine seçkin ve nadide bir tim, neye hazırlıyordu Hüseyn’i -s- sahi?..

Bütün bir kâinatın önünde saygıyla eğildi bu emsalsiz şahsiyetler; Hüseyn’in -s- etrafında pervaneler misali dönmekte ve onu en mükemmel şekilde eğitip yetiştirmek için ellerinden gelen gayreti göstermekteydi…

Bütün bunlar, Hüseyn’in -s- çok özel bir görev için seçilmiş olduğunun işaretleriydi…

İman, takva, kemal, iyilik, mertlik, insanlık, bilgi, sevgi, ülfet ve büyüklüğü tam kaynağından alıyordu Hüseyin -s-

Annesi Fâtımâ’ydı -s- onun…

Erdem, fazilet ve iffetin timsali…

Şefkat, sevgi ve hâsenâtın kaynağı…

Kevser…

Bizzat Resul-ü Ekrem’in -saa- buyurmuş olduğu üzere: “İnsanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük dört kadınından biri ve bizzat onların en büyüğü!”..

Firavn’un eşi Âsiye, Hz. İsa’nın -s- annesi Hz. Meryem ve kendi annesi Hz. Hatice-i Kübrâ aleyhâ selam; Fâtıma’yla -s- iftihar etmedeydiler. Rablerinin katında…

-*-

Hz. Resulullah -saa- o gün pek neşeliydi. Evden çıktığında bir omzunda sevgili Hasan’ı vardı, bir omzunda da sevgili Hüseyn’i. Bir onu öpüp okşuyordu, bir ötekini…

İki cennet çiçeği, Allah Resulü’nün -saa- gülüydü onlar…

O hazretin bu ilgisini gören sahabeler “Ya Resulullah” dediler “Bu ikisini pek seviyorsunuz galiba?”

Allah Resulü “Bu ikisini seven” buyurdu, “Beni sevmiş, onlara düşmanlık eden bana düşmanlık etmiş olur!”

Ömer, Peygamberin omzundaki çocuklara bakarak “İyi bir at bulmuşsunuz kendinize!” dedi; Allah Resulü “Evet” buyurdular, “Bu ikisi, iyi birer binici doğrusu”.

Ve cennet çiçekleri, sevgiyle dedelerine sarılıp onun mübarek yanaklarına dayadılar başlarını…

Hz. Resulullah -saa- bu iki çocuğa karşı çok özel bir ilgi ve itina göstermedeydi; sırf beşeri bir bağ veya sırf şefkatten ibaret bir dede-torun ilişkisi değildi bu…

Çok daha öte, çok daha derin ve özel bir ilişki vardı Allah’ın Resulüyle Hasaneyn arasında…

Ne dede alelâde bir insandı, ne de ona Rabbinin en değerli armağanı olan bu iki nadide çocuk…

İnsanlar bu iki çocuğu defalarca Allah Resulünün omuzlarında, onun sırtında, onun kollarında gördüler.

“Bunları seven beni sevmiş, bunlara düşmanlık eden bana düşmanlık etmiş olur” dediğini defalarca duydular.

Ve nice kez “Babaları, onlardan da üstündür!” buyurdu Allah Resulü…

Onlarla babalarını sevmek, bütün müminlere farz oldu.

Bu üçünün sevgisi ve onlara duyulan ilgi ve sevgi konusunda da Hz. Resulullah’ın -saa- buyurmuş olduğu şu cümle bir hayli çarpıcı ve düşündürücüdür:

“Ali’nin sevgisi sadece müminlerin kalbinde yer eder; Ali’yi sadece imanlı kimseler sever ve ona ancak ikiyüzlü münafıklar düşman olur. Hasan’la Hüseyn’in sevgisi ise müminin de kalbinde yer eder, kafirle münafığın da!..

-*-

Hasan’la Hüseyin o gece geç vakitlere kadar dedelerinin yanında kalmışlardı. Hz. Resulullah -saa- onları sevgiyle okşayarak “Anneniz de sizi özlemiştir şimdi!” dedi ve onları annelerine gönderdi. Çocuklar dedelerini öptükten sonra elele tutuşarak dışarı çıktılar.

Çok karanlıktı…

Bu sırada çok güçlü bir şimşek çaktı.

Çocuklar bu şimşeğin aydınlığında evlerine ulaştılar.

Onlar kapıdan girince ortalık yine zifiri karanlık olmuştu.

Hz. Resulullah’ın -sav- gözleri doldu; elini semaya açıp “Biz Ehl-i Beyt’i bunca aziz kıldığın için sana hamdederiz Allah’ım!” buyurdu.

-*-

Müslümanlardan biri bir suç işlemişti. Cezalandırılması gerekiyordu.

Mahcubiyetinden Hz. Resulullah’a -saa- görünmeyip birkaç gün saklandı.

Bir gün, Hasan’la Hüseyn’in sokakta oynadıklarını görünce hemen onları kucağına alıp Hz. Resulullah’a -saa- gitti “Ya Resulullah!” dedi “Ben Rabbime tevbede bulundum, şu çocukların yüzü suyu hürmetine beni affetmenizi istiyorum!”

Hazret gülümseyerek “Gidebilirsin” buyurdular, “Seni affettim! Artık serbestsin!”

-*-

Yaşlı sahabe abdest almakla meşguldü…

Ama abdestini yanlış almadaydı.

Bu sırada orada bulunan peygamber çiçekleri, hemen kollarını sıvayarak ona yaklaştılar:

– Amca! Biz abdest alacağız, siz hakem olun, hangimizin abdestinin daha doğru olduğunu söyleyin!

Yaşlı adam merakla onları izlemeye başladı. Her ikisi de abdest aldıktan sonra “Çocuklar” dedi, “İkiniz de çok güzel abdest aldınız, yanlış olan benim abdestimdi, şimdi ben de doğrusunu sizden öğrenmiş oldum!”

-*-

İnsanlığa rehber ve lider olmak üzere seçilmiş bulunan büyük insanlar, çocukluk çağında da büyüktürler aslında; yaşları küçük olsa da en karmaşık sosyal olayları bile kavrayıp halletmede güçlük çekmezler…

Küçüğün büyüğe bir şey öğretmesi pek zordur…

Büyüğün küçüğü öğretmen olarak kabullenmesi zordur. Zenginin fakiri, güçlünün zayıfı, üstün astı öğretmen kabul etmesi zor mu zordur…

Birinci gruptakiler, kendilerini daha üstün görürler çünkü…

Çünkü onlar daha büyüktürler. Gün görmüş, ömür geçirmiştirler!

Çünkü onlar zengindirler.

Çünkü onlar âmirdirler…

Eğitim ve öğretimin en önemli şartı, öğrencinin öğretmeninin kendisinden daha bilgili olduğunu kabiulenmesi ve öğretmenine itaat etmesidir ki bu şart onlarda yoktur!

Allah Resulünün biricik incileri, inanılmaz derecede basit ve kolay bir yöntem kullanarak bu karmaşık sosyal müşkülü halledivermiş ve o mükemmel terbiye ve ahlâklarıyla yaşlı adamın “büyüklük seddi”ni kolayca aşarak onun öz benliğine ulaşmış ve ona “doğruyu öğretme”yi başarmışlardı!

Böylece gençlerin kendilerinden daha büyüklere birşey öğretmek istediklerinde bunu hangi yöntemle yapmalarının daha sağlıklı ve başarılı olacağını da öğretmiş oluyorlardı bütün insanlığa!

Bir genç, yaşlı bir insana kendisinin birşeyi doğrudan doğruya öğretmesinin mümkün olmadığını bilmelidir.

Eğitim ve öğretimin özel yolu, yordamı vardır.

Peygamber çiçekleri, böylece küçüklerin büyükleri nasıl eğitebileceğini öğretmişlerdir bütün insanlığa.

-*-

Allah Resulü -saa- bu iki nadide armağana pek büyük bir sevgi ve saygı beslemedeydi.

Bir gün o hazret minberde vaazla mşşgulken Hasaneyn Mescidunnebi’ye geldiler.

İkisi de kırmızı elbise giymişti.

Henüz yürümeye başladıklarından düşe kalka ilerliyorlardı.

Hz. Resulullah -saa- minberden inerek onlara yaklaştı, her ikisini de sevgiyle kucaklayıp minbere çıktı, bu iki peygamber çiçeğini dizlerini oturarak konuşmasına devam etti…

-*-

Mescidunnebi’de ashap, Hz. Rebulullah’ın -saa- imametinde yatsı namazını kılmadaydı.

Minik Hasan’la Hüseyin girdiler içeriye.

Yeni yeni yürümeye başlamışlardı.

Safların arasından sıyrılıp dedelerini buldular.

Hz. Resulullah -saa- secdeye gittiğinde hazretin mübarek sırtına biniyorlardı.

Allah Resulü -saa- onları düşürmemek için özen gösteriyor, yavaşça onları yere koyarak secdeden kalkıyordu.

Namazını tamamlayınca her ikisini de bağrına basıp öptü, sevgiyle dizlerine oturtup yanaklarını okşadı.

Hz. Resulullah -saa- bineğe bindiğinde bu iki çiçeği de yanına alır, birini öne, diğerini de terkine oturturdu.

-*-

Ebu Hureyre “Hz. Resulullah’ın -saa- Hüseyn’in ağzının suyunu emdiğini gördüm” der “Tıpkı bir hurmayı emer gibi”…

“Resulullah’ın -saa- Hüseyin’le oynamayı çok sevdiğini bilirim. Bir defasında onun minik ayaklarını kendi ayağının üzerine koyup ellerinden tutarak “Hadi bakalım” dedi, “Tırman dedenin omuzuna!” Hüseyin neşeyle o hazretin göğsüne kadar tırmandı, hazret, minik Hüseyni sevgiyle bağrına basıp öptükten sonra “Ya Rabbi” buyurdu, “Hüseyn’imi sev… Ben onu çok sevmedeyim zira!..”

-*-

Hz. İmam Hüseyin’in -s- Evliliği

İslam ordusu zaferle döndüğü Medine’ye çok önemli esirler getirmişti. İran Padişahı Şehriyar Yezdgerd’in kızı da getirilen esirler arasındaydı. Babası onu bırakıp kaçmış, ağabeyi Çin’e sığınmış ve prensesi tek başına bırakmışlardı. Kimsesizlerin en güvenilir sığınağı olan İslam dini, onun için de en mükemmel sığınak olacaktı.

Esirler arasında bir prensesin de olduğu haberi kısa zamanda bütün Medine’ye yayılmıştı. Şehrin genç kızları onu görmek için Mescid’unnebi’nin önüne toplanmış, kimi kadınlar da pencereden veya evlerinin damından esirleri seyretmeyi yeğlemişti.

Medine halkı, halife Ömer’in İran prensesine nasıl davranacağını görebilmek için Mescid’unnebi’ye akın ediyordu şimdi.

Halifeyle birkaç Müslümanın, camide bulunduğu bir sırada esirler kervanı cami avlusuna getirildi. Kervandan sorumlu görevlinin halifeye sunduğu raporda şöyle deniliyordu:

“Esirlerimiz arasında kral Yezdgerd’in kızı da var. Horasan fatihi onu Medine’ye getirmemizi tembihledi.”

Prensesi halifenin yakınına oturttular. Bir yandan yol yorgunluğu, bir yandan esaretin acısıyla kıvranan prenses derin bir ah çekerek farsça birkaç kelime söyledi. Onun kendisine hakaret ettiğini zanneden halife “Ateşperest kâfir küfrediyor galiba!” dedi. Bu sırada camide bulunan ilim şehrinin kapısı İmam Ali “Yanılıyorsun, sakin ol” dedi yavaşça “bu kızcağız kendi ailesine beddua ediyor, “yazıklar olsun Hürmüz, kızın esir düştü” diye ileniyor.”

Mescidunnebi’de bulunan herkes afallamıştı.

İmam farsçayı nerede öğrenmişti? Medine’de fasça bilen kim vardı Selman’dan başka?

Halife Ömer “Bu kızı da diğer esirlerle birlikte esir pazarında satılığa çıkaralım!” dedi.

İmam “Bu hiç doğru olmaz” diyerek hatırlattı: “Hz. Resulullah’ın -saa- “Kavimlerin ileri gelenleri elinize geçerse onlara saygılı davranın” buyurduğunu unuttunuz mu?!”

– Ne yapmamız gerekiyor o zaman? Bu kıza nasıl davranmalıyız şimdi?

– Bunu kendisine bırakalım. İstediği birini seçip onunla evlensin!

Hz. Resulullah -saa- ilmin şehri, Hz. Ali de -s- bu emsalsiz şehrin kapısıydı. Müslümanlar, ona akıl danışanın batıla düşmeyeceğini biliyorlardı, çünkü bizzat Hz. Resulullah’tan -saa- duymuşlardı bunu.

Kral Yezdgerd’in kızına, meseleyi anlattılar.

Hiç ummadığı bir teklifti bu.

O dönemlerde dünyanın hiçbir beldesinde esire böyle davranılmıyordu.

Esirler ya takas edilir, ya parayla satın alınıp köle olarak kullanılır, ya da öldürülürlerdi…

Bu, İslam dininin eşsiz prensipleri ve şefkat dolu kanunlarıyla ilk tanışıklığı oldu prensesin…

Camideki çehreleri tek tek süzmeye başladı.

Kimdi bunlar acaba?

Mesleği neydi şunun? Ahlakı nasıldı ötekinin?
Şu diğerinin huyu nasıldı acaba?

Kimsesiz gariplere nasıl davranılırdı bu kavmin arasında?

Bunları bilmiyordu…

Birden, gözü bir gence takıldı.

Oradakilerden çok farklıydı.

O güne kadar tanıdığı herkesten farklı bir çehreydi bu.

Onsekizinden fazla olmadığı belliydi, ama asırlarca yaşamışçasına vakur ve olgundu. Fevkalade güzeldi. Ama güzelliğinden başka birşey vardı onda insanı cezbeden… Aşinâydı âdeta… Kimsede olmayan bir nur vardı onda…

Genellikle erkekler elçilikte bulunur kız istemeye giderlerdi.

Şimdi durum tam tersine bir kaderle karşı karşıya getirmişti onu.

Evleneceği erkeğe onun teklifte bulunması gerekiyordu.

Ya onu reddedecek olursa?

Ama hayır, onun gözlerinde büyük insanlara mahsus bir ışık vardı.

Prenses ürkek adımlarla yaklaşıp elini İmam Hüseyin’in başı üzerinde tuttu.

Bütün bir cami tekbir sesleriyle gürlemiş, herkes onu bu isabetli seçimi için takdir etmişti.

Ve kader ne kadar da şaşırtıcıydı gerçekten… Kralın kızı, Peygamberin evladına kısmet olmuştu!…

Hz. Hüseyin bu yabancı prensesin teklifini kabullenerek onunla evlendi.

Şehrbânu, İmam Hüseyin’e nur topu gibi bir oğlan çocuğu doğurdu. İmam’ın soyu bu evladından yürüyecek ve İmamet nuru onun alnında parlayacaktı. Adını Ali koydular. Çok ibadet ettiği için daha sonraları “Zeynulâbidin” denilecekti ona: “İbadet edenlerin süsü, ziyneti!”

İmam Hüseyin’in -s- hayatı kısa oldu, ama Şehrbânu Hatun’un hayatı çok daha kısa… Bu vefakar anne, Ehl-i Beyt-i Resulullah’ın -saa- nadide imamlarının dördüncüsü olan ilk evladı Hz. İmam Seccad Ali bin Hüseyin’i -s- dünyaya getirdikten sonra dünyadan göçtü…

Şehrbânu Hatun âdeta ilahî bir görevi yerine getirmekle memur edilmiş ve Ali’sini dünyaya getirdikten sonra göçüvermişti dünyadan…

Gurbetten beka diyarına… Her insanın anayurdu olan ahiret yurduna.

Ve bu, kaderin acı bir cilvesiydi Hz. Seccad -s- için… Dünyaya ayak basar basmaz öksüz kalmak çok acıydı elbet.

Ama Kerbelâ’yı yaşamak çok daha büyük bir acı olacaktı onun için.

Bu nedenledir ki Şehrbânu Hatun, o büyük musibeti görmeden göçtüğü için şanslı sayılacaktı yıllar sonra…

-*-

İmam Hüseyin’in -s- bir eşi de Leylâ Hâtun’du. Bu yiğit kadından yiğit mi yiğit bir oğlu oldu İmam’ın…

Yiğit, bahadır, erkek güzeli, ahlak ve erdem timsâli… Onu gören Hz. Resulullah’ı -saa- görmüş gibi olurdu. İnsanlar içinde Hz. Resulullah’a -saa- en çok benzeyendi o… Vücudu, ruhu, ahlakı, hatta sesi, yürüyüşü, oturuşu ve… Herşeyiyle Resulullah’ın -saa- tıpatıp aynıydı Aliekber…

Hz. Resulullah’ı -saa- özleyen yaşlı sahabelerle, o hazreti görmeyen ve onu görüp seyretmek isteyenleri Aliekber’in yanına getirirlerdi… Onu gören, Hz. Resulullah’ı -saa- görürdü âdeta… Leyla Hatun’un Ali’siyle Amine Hatun’un Muhammed’i -saa- bir elmanın iki yarısı gibiydi çünkü.

Aliekber’in Kerbelâ’da gösterdiği yiğitlik ve yarattığı kahramanlıklar kıyamete değin dillere destan olacaktı.

O, Hz. Hüseyin’in -s- büyük oğlu olduğu için adına bir de “büyük” anlamına gelen “Ekber”i eklemişlerdi.

Kerbelâ’da şehid düşen yiğit Aliekber’in annesi Leyla Hatun Urve bin Mesud’un torunlarından olan Ebu Murre Sakafî’nin kızıdır.

Leyla’nın ceddi olan Urve, Sakafi aşiretinin reisi olup Taif’te yaşardı. sadece Sakafiler arasında değil, bütün arap kavmi arasında yiğitlik ve mertliğiyle ün salmıştı. Urve, bizzat Hz. Resulullah’ın -sav- huzuruna varıp Müslüman olmuş, Medine’den Taif’e döndüğünde kendi kavmini İslam’a davet etmişti. Sakıfoğulları ona şiddetle karşı çıkmış, onunla savaşa tutuşmuş ve nihayet bir sabah namazında onu şehid etmişlerdi.

Evet, Urve, yabancılar ve düşmanlar tarafından değil, kendi kabilesi, kendi akrabaları tarafından öldürülmüştür, tıpkı torunu Aliekber ve yiğit babası Hz. Hüseyin -s- gibi.

Hz. İmam Hüseyn’i -s- şehid edenler ne Romalı hırıstiyanlardı, ne de Hayber yahudileri… Müslüman olduğunu söyleyen ve Hz. Resulullah’ın -saa- sünnetine uyduğunu ve o hazretin halifesi olduğunu iddia edenler tarafından öldürüldü o da… Ve çoğu, akrabası veya mahalle arkadaşıydı…

Evet, Leylâ Hatun da çok yaşamadı, sevgili Hüseyn’iyle Aliekber’inin acısını görmeye dayanamazdı Leyla… Şehrbanu gibi o da genç yaşta dünyayı terkedip bekâ diyarına göçtü ve arap kabilelerinin Leyla Hatunu’yla, acem beldesinin Şehrbânu Hatunu, ahiret yurdunda Hüseyn’leriyle Ali’lerini beklemeye başladılar.

Ve çok geçmeden onlar da kavuştular birbirlerine… Başı dik, alnı açık ve Rablerinin huzurunda “O’nun rızasını en mükemmel şekilde kazanmış olarak!”

-*-

Rubab -veya Rûbâbe- Hatun da Hz. İmam Hüseyin’in -s- eşiydi.

Ama o, Hüseyn’ini -s- yalnız bırakıp çabucak göçmedi dünyadan. Kerbelâ’ya kadar sevgili Hüseyn’iyle birlikteydi o, Aşura’yı onunla birlikte yaşadı, o inanılmaz kıyamet sahnesine tanık oldu ve Hüseyn’inin mesajını Medine’ye taşıdı.

Vefa ve sadakat timsali olan bu büyük kadın, Hz. İmam Hüseyn’in -s- şehadetinden sonra evlenmedi, ölünceya kadar İmam’ı ve Âşura’yı anıp durdu, hakkı ve hakikati anlatan canlı bir tarih oldu ve cennet-i âla’da Hüseyn’ine -s- kavuşuncaya kadar onunbüyük davasının yılmaz eri kesildi.

Rubab Hatun, ünlü Emre’el Kays-ı Kelbî’nin kızıdır.

İmam Hüseyn’in -s- ünlü bilge kızı Sakine’yle, kundakta şehid edilen minik Abdullah’ının anneleri bu büyük kadındır işte.

İmam Hüseyn’i -s- şehid eden azgın ve zalim kavim, Rubab Hatun’u bir savaş esiri gibi zincirlere bağlayıp Şam’a götürdüler.

Acılarla dolu esaret hayatından sonra Medine’ye dönen Rubab Hatun burada Hz. İmam Hüseyin -s- için yas ve taziye toplantıları düzenledi. Ölünceye kadar bir kez olsun onun güldüğü görülmedi, gece gündüz Kerbelâ’yı hatırlayıp “Ya Hüseyn!” nidalarıyla âğladı. Arap kabilelerinin büyükleri onunla evlenmek için elçiler gönderdiler “Peygamber’in gelini olana, başkalarının gelini olmak yakışmaz” diyerek hepsini geri çevirdi.

Rubab Hatun İmam Hüseyin’in -s- acısıyla o hazretin şehadetinden sonra bir yıldan fazla yaşayamadı, bu bir yılı da hergün İmam’a ağlamak ve Kerbelâ şehidlerini anmakla geçti, Peygamber ailesinin katillerini lanetledi, Emevilerin çirkin yüzünü insanlara göstermeye çalıştı. Bu bir yıl boyunca yemeden içmeden kesildi, sıcağa soğuğa aldırmadı “Hüseyin” adını dilinden düşürmedi, gözünün pınarları kuruncaya kadar ağladı ve nihayet bir yılını doldurmadan “Hüseyin” diye diye Hüseyn’ine kavuştu.

Hz. İmam Hüseyn’in -s- Rubab Hatun’la kızı Sakine için söylediği iki beyit ünlüdür; bu iki beytin türkçesi mealen şöyle:

“Canıma andolsun ki ben

Rubab’la Sakine’nin misafir edildiği bir evi pek severim!

O ikisini pek severim ben ve kınanmam bu yüzden

Canım da fedadır onlara, malım da

Hiçbirşeyimi esirgemem o ikisinden!”