Dördüncü İmam’ın iftihar dolu hayatının ilk bölümü esaret dönemidir. Elbette Dördüncü İmam iki kere esir olmuş ve iki kez zincirlere bağlı hâlde Şam’a götürülmüştür. Bu esaretin birincisi Kerbela’dan, ikincisi ise Abdülmelik b. Mervan zamanında Medine’den gerçekleşmiştir. İmam Seccad (a.s), Kerbela’dan Hüseynî esirlerle birlikte Şam’a götürüldüğünde adeta bir Kur’an ve İslam timsaliydi. Şehitlerin toprak üzerine düştüğü andan itibaren Ali b. Hüseyin’in yiğitliği ön plana çıkmaya başladı. Hiçbir erkeğin bulunmadığı o kervanda ufacık kızlar, küçük çocuklar, korumasız kadınlar İmam Seccad'ın etrafına toplanmışlardı; İmam (a.s) onların rehberliğini üstlenmişti. Durumu toparlamaya çalışmış; Şam’a yetişinceye kadar yol boyunca iman bağıyla birbirine kenetlenen bu topluluğun şüpheye ve tereddüde kapılmasına izin vermemiştir. Kafile Kufe’ye girdi. Bu ailenin bütün erkeklerinin öldürülme fermanını veren Ubeydullah b. Ziyad, kervanda bir erkeğin olduğunu görünce kim olduğunu sordu. İmam: “Ben Ali b. Hüseyin’im.” dedi. Ubeydullah b. Ziyad Ali b. Hüseyin’i ölümle tehdit etti. Burada imamet, maneviyat ve rehberliğin ilk cilvesi aşikâr oldu.
İmam: “Bizi ölümle mi tehdit ediyorsun? Oysaki şehadet bizim için keramettir [üstünlüktür], biz Allah yolunda öldürülmekle iftihar ederiz; ölümden korkmayız.” buyurdu. Ubeydullah b. Ziyad’ın adamları bu cesaret karşısında geri adım attılar.
Şam’da birbirini izleyen günler boyu esirlerle birlikte kötü ve namünasip şartlar altında tutmanın ardından Yezid’in aklına İmam Seccad’ı (a.s) kendisiyle birlikte mescide götürüp ruhi açıdan da onu halkın karşısında zayıf düşürme düşüncesi geldi. Muhaliflerin ve her yerde bulunan İmam taraftarlarının yaptıkları tebligatların hükümeti olumsuz etkilemelerini engelleyecek bir şey yapmalıydı. İmam (a.s) söz konusu mecliste Yezid’e “Bırak ben de minbere çıkayım ve halka konuşayım.” dedi. Yezid, doğal olarak bu süre içerisinde ruhi açıdan yeterince zayıf düşmesi gereken Peygamber evladı bu esirin ve hasta gencin, kendisi için tehlike oluşturabileceğini sanmıyordu. Dolayısıyla İmam’ın konuşmasına izin verdi. İmam Seccad (a.s), minbere çıktı. İmametin felsefesini, şehadet olayını ve Emevi hükümetinin tağuti yönünü hükümetin merkezinde açıkladı. Şam halkının ayaklanmasına sebep oldu. İmam Seccad Übeydullah b. Ziyad karşısında, Şam’ın kandırılmış halk yığınları karşısında ve Emevi düzeninde Yezid’in memurları karşısında korkmadan hak sözü haykırabilen bir şahsiyettir. Dünya hayatı onun için bir değer ifade etmiyordu.[1]
* * *
İmam Seccad (a.s), esaret döneminde hasta iken söz ve davranışlarıyla büyük bir kahraman misali yiğitlik destanı yazıyordu. Bu devrede İmam, hayatının asli döneminde gözlemlediğiniz şeyle tamamen farklı bir vaziyete sahipti. O, asli dönemde mülayim, hesaplı ve sakin bir altyapı oluşturmayı esas almıştı. Hatta bazı durumlarda İmam’ın Abdülmelik b. Mervan’la bir mecliste oturarak ona karşı sıradan ve mülayim bir tavır takındığını görmekteyiz. Ama esaret döneminde İmam’ı en ufak bir söze bile tahammül etmeyen ve herkesin gözleri önünde güçlü düşmanlarına çarpıcı cevaplar veren coşkulu bir kıyam adamı olarak görürsünüz.
Kufe’de, kılıcından kan damlayan, Peygamber evladını öldürme gururunun badesiyle mest ve zafer sarhoşu o vahşi hunhar Ubeydullah b. Ziyad karşısında öylesine konuşur ki İbn Ziyan ölüm fermanını verir. Hz. Zeynep bu ferman karşısında kendisini öne atıp “Onu öldürmenize izin vermem!” deyince onlar bir kadını öldürmek zorunda kalmamak için İmam’ı da öldürmekten vazgeçmişlerdir. Ayrıca İmam’ı esir olarak Şam’a götürmeleri gerekmektedir. Eğer bu sebepler olmasaydı büyük ihtimalle İmam Seccad’ı (a.s) katledeceklerdi.
Kufe pazarında halası Zeynep ve kız kardeşi Sakine’yle birlikte konuşma yapıp halkı tahrik eder ve hakikatleri ifşa eder.
Şam’da ister Yezid’in meclisinde ister mescitte cemiyet karşısında hakikatleri en açık beyanla ortaya koyar. Bu sözler ve hutbeler, Ehl-i Beyt’in hilafetin gerçek hak sahibi olduğunu, mevcut hâkim düzenin gerçekleştirdiği cinayetlerin ifşasını, o gafil ve şuursuz halkın çarpıcı ve acı bir şekilde uyarılmasını içerir.
Burada o hutbeyi söz konusu edip içeriğini beyan etmemize gerek yok. Bu başlı başına ayrı bir iştir. Bu hutbeyi tefsir etmek isteyen kimse onu kelimesi kelimesine incelemeli ve bu esaslar üzerine tefsir etmelidir. Bu, İmam Seccad'ın hamaset yaratan esaret dönemindeki vaziyetiydi.
Şöyle bir soru mevcuttur: Neden İmam Seccad (a.s) esaret döneminden sonra yumuşaklığı esas almakta ve takiye yapmaya meyletmektedir? Neden inkılabi ve keskin hareketlerin üzerini dua ve yumuşak davranışlarla örtmekte ve esaret döneminde ise öylesine keskin, öfkeli ve açıktan bir takım işler yapmaktadır?
Cevap şudur ki: Bu dönem istisnai bir dönemdi. Burada İmam Seccad (a.s), imam olmasının ve ilahî ve İslami hükümet için çalışma zeminini sağlaması gerektiğinin dışında Aşura’da dökülen kanların konuşan dilidir. İmam Seccad (a.s) burada gerçekte kendisi değildir. Hüseyin’in suskun dili Şam’da ve Kufe’de bu inkılabi gencin simasında tecelli etmeliydi. Eğer orada meseleleri böylesine sert, keskin ve açık şekilde beyan etmezse gerçekte onun gelecekte yapacağı işler için bir zemin kalmayacaktı. Çünkü tarih boyunca gerçekleşen bütün Şiî kıyamlarının alt yapısı Hüseyin b. Ali’nin coşkun kanı olduğu gibi onun gelecekteki işinin zemini de Ali oğlu Hüseyin’in coşkun kanıydı. Öncelikle halkı uyarmalı; sonra bu uyarı etrafında esaslı, derin, metin ve uzun vadeli muhalefetini başlatmalıdır. İşte bu uyarı, böylesi sert ve keskin bir dilden başka bir şeyle mümkün değildi.
- - - - - - - - - - - -
[1] 05 Aralık 1980 / Tahran [2] Pasdar-ı İslam, sayı: 6