Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- İlahi Teşrii Bilgiler
Bir önceki Makaleye İlintili Olarak:
Bir önceki makalede ilahi tekvini bilgiden bahis ettik ve özetle şöyle demiştik: tekvini bilgi insanın vücutsal yapısında, vücudunun şekillenmesiyle şekilleniyor. İnsanları diğer varlıklardan imtiyazlı kılan hakikati oluşturan gerçek bu bilgilerin kendisi ve bir başka ifadeyle bu bilgileri taşıyan hakikat ve yetiye akıl deniliyor. İnsanın vücutsal yapısı Allah’ın tekvini iradesiyle “fiili” ilminin tecellisi olduğu gibi tekvini bilgiler de bu vücutla birlikte insanda oluşmuş. Dolayısıyla bu bilgiler ilahi ve bütün insanlar arasında müşterektir. İnsana, insan olma itibariyle hüccet tamamlayan bilgiler bunlardır. Bu bilgiler insanın husuli (kazanacağı) bilgileri için sermaye konumundadır. “Var olduğunu, yaratılmış olduğunu, muhtaç olduğunu, yaratılanın yaratıcıya ait olduğunu, yaratıcının yaratığını herkesten daha iyi ve kâmil olarak tanıdığını, çelişkinin (içtimai nakizeynın) batıl olduğunu” bilmek bu tür bilgilerdendir. İnsanlık âleminde şekillenen bütün düşünce sistemleri bu bilgiler üzerinde bina ediliyor. Ama bu düşünce sistemlerin doğru veya yanlış olduğunu test ederek ortaya koyan “imtinai içtimai nakizeyn” kuralı olduğunu söylemiştik. Her kesin fikirsel olarak dar duruma düştüğü vakit bu asla sığındığından dolayı ona “epistemolojik rab”; elbette meşru rab demiştik. Burada ek olarak Ayetullah Cevadi Amuli’nın bu kural hakkındaki beyanını aktarıyorum. Şöyle diyor: “Bütün ilimler, “imtinai ictimai nakizeyn” aslının karşısında değil, bilakis ilimlerin tümü bu asıl üzerinde bina edilmiştir. Eğer bu asıl kaldırılırsa bütün ilimlerin temeli yıkılmış olur. Merhum ibn. Sina’nın şu yüce tabiri dikkate şayandır; “eğer imtinai nakizeyn ve iki çelişkinin cem oluşunun muhal olduğu, kaldırırsanız âlemin tavanı yere yıkılır ve her şey kendisinden başka bir şey oluverir. Zira bu aslın kaldırılması şu anlama geliyor; “a, a, olmakla”, “a, a, olmamakla” (“a”,“la, a”) cem ediliyor. Gök vardır, gök yoktur, varlıkların tümü için, hem vardır hem yoktur, her varlık hem kendisidir hem kendi dışındaki diğer varlığın aynısıdır. Her şey hem kendisidir hem kendisi değildir; halı arştır, arş halıdır. Ağaç, ağaç değil (ağaç la,ağaç) ile cem olabiliyor. Yani ağaç evrende var olan diğer eşyalarının aynısıdır. Zira hem ağaçtır hem ağaç değildir. Eğer ağaç hem ağaç hem ağaç değildir doğru olursa ağaç, ağaç değil olmakla ağaç her şey olur. Oysa ağaç, ağaçsa onların hiçbirisi değildir anlamındadır. Ama ağaç, ağaç değildir olmakla ağaç, varlık âleminde var olan eşyaların hepsidir. Bunun gereksinimi şudur ki evrendeki varlıkların tümü bir diğerinin aynısı anlamına geliyor. Yani su hem ateştir, hem su, yer hem gök hem yerdir, dünya ahretin kendisi, ahiret dünyanın kendisidir. Cin Melektir, kâfir mümindir, inkârcı (ilhattçı) muvahhidin aynısıdır. İşte bu varlık âleminin temelini yıkmakla aynısıdır ki iki çelişkinin cem edilmesinden kaynaklıyor. (Menzilet-i akl der Hendese-i Marifet-i Dini, s. 35 – 36; Eş-Şifa, Hasan Zade, s. 66-67). Bunu tekvini bilgiler olarak saydığımız bilgilere tatbik edersek durum şöyle olur: her insan vücudundan haberdardır, vücudundan haberdar değildir, var olduğunu biliyor, var olduğunu bilmiyor, muhtaçtır, muhtaç değildir, yaratılmış bir varlıktır, yaratılmamış bir varlıktır, vücudu başkasındandır vücudu zatındandır. Yaratılmış yaratıcıya aittir, ona ait değildir, yaratıcı, yaratığı hakkında bilgisi kâmildir, yaratıcı yaratığını asla tanımıyor, içtimai nakizeyn muhaldır, içtimai nakizeyn muhal değildir. özetle: eğer “imtinai içtimai nakizeyn” kuralına çiğnenirse bilgilerimizin tamamı temelsizleşiyor ve olumlu ve olumsuz şeklinde zikir edilen cümlelerin hepsi doğrudur anlamına geliyor. Bu nedenle eğer bir düşünce tarzı çelişkiye meşruiyet verirse, başkasını eleştirme hakkını kendinden selp etmiş oluyor. Zira eleştirmek tenekuz ve çelişkileri ortaya çıkarma işlemidir. Her kim başkasını eleştiriyorsa çelişkilerini bulmaya çalışır. İşte bu nedenle bu asla “epistemolojik (meşru) rab” diyoruz.
İlahi Teşrii Bilgiler
İlahi teşrii bilgilerden maksat, Allah’ın “fiili” bilgisinin tekvini iradesi yoluyla madde âlemi olarak tecelli bulan maddi varlıkların taşımış oldukları istidat ve potansiyellere taalluk etmiş olan bilginin insan denen varlığın ihtiyarine verilen bilgidir. Yani Allah’ın tekvini iradesi şeklinde tecelli bulan bilgiye “ilahi tekvini bilgi” ve Allah’ın teşrii iradesini şekillendiren bilgiye de teşrii bilgi diyoruz. Bu bilgi özgür irade sahibi olan varlığın ihtiyarine verilerek onun kanalından fiiliyat bulunması istediği için ona teşrii bilgi diyoruz. Eğer insan kendi özgür iradesiyle kendini Allah’ın bu bilgisine teslim ederek hareket ederse insanlar olmak üzere tüm varlıklara yönelik tek bir irade (tevhit) hâkim ve adalet tahakkuk bulur, dolayısıyla cennet âlemi şekillenir. Ama eğer insan iradesini bu bilgiye değil, benciliğe (bencilliğine ya bencillere) teslim ederse, ya tembellik yapar varlıklardaki potansiyelleri keşif etmeye çalışmıyor ya bencilliği doğrultusunda çalışıp varlıkları istediği şekilde kendi tasarrufu altına almaya çalışıyor. Bu durum bir taraftan insanlar olmak üzere bütün varlıklara yönelik cehalet, diğer taraftan farklı iradelerinin hâkim olma kargaşasının yaşanmasına ve zulmün tahakkuk bulmasına neden olur, dolayısıyla cehennem âlemi şekilleniyor.
İlahi teşrii bilgi tekvini bilgi gibi insanın vücutsal yapısının şekillendirmesiyle verilmiyor. Belki insanların kabiliyetine bağlıdır. Dolayısıyla has ve kabiliyetli insanlara veriliyor. Bu bilgi türü meleklerin direk Allah’tan alabilme yetisine sahip olmadığı gibi her insanda direk Allahtan alma yetisine sahip değildir. Bu nedenle has insanlara veriliyor ve diğer insanlardan bu has insanlara tabi olmaları isteniliyor ki tek irade hâkimiyeti (tevhit) şekillenmiş olsun. İnsanların tamamı bu bilgi türünü direk Allah’tan alma yetisine sahip olmadıklarının yanı sıra şöyle bir durum da söz konusudur: Allah’ın hepsine vereceği teşrii bilgiler hakkında iki hallet tasavvur edilmesi mümkündür; ya hepsine vereceği bilgiler aynidir ya bir birinden farklıdır. İkinci halet fesada neden olur. Zira farklı bilgiler farklı iradelerin şekillenmesine neden olur. Bunun yanı sıra bu bilgiler eğer doğruysa farklı olmaları mümkün değildir. Birinci halette de iki durum söz konusudur; ya ihtiyarlarına teşrii bilgi verilmiş olanların hepsi yine bir kişinin etrafında toplanmalarını gerektiriyor, bir dönemde iki peygamberin olduğu dönemlerde olduğu gibi. Bu durumda yine bir peygamber rehber olacak. Ya bir kısım insanlar bu bilgilerden bencilikleri doğrultusunda istifade edecekler, tekvini ve peygamberlerin getirdikleri bilgilerden tarih boyunca ve halen istifade edildiği gibi ki tecrübe bu ihtimalin güçlü olduğunu tesbit etmiştir. Dolayısıyla bu bilgi türünün direk olarak bütün insanların ihtiyarine verilmesi mümkün olmadığı gibi doğru da değildir. Bundan dolayı bu bilgi türü kendi iradesini mutlak olarak Allah’ın iradesine teslim edecek kimselere veriliyor; “Onlara bir âyet geldiği zaman, "Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız" derler. Allah, elçilik görevini (teşrii bilgisini) kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir” (Enam 124). Bu kimseler sahip oldukları tekvini bilgilere kesinlikle muhalefet etmeyen kimselerdir aynı zamanda. Din literatüründe bu insanlara resul veya imam; yani tamamen ilahi bilgilere teslim olan kimseler denilmektedir. Bu kimselerin temel nitelikleri şunlardır: mutlak ihlas (yüzde yüz hakka teslim), sabırlı, yakine ve cesarete sahip olma; “onlardan bir kısmını imam kıldık, sabır ettikleri ve ayetlerimize yakinle inandıkları için”. (bunlar sadece) bizim emrimizle (bildirdiğimizle) hidayet ederler”. (Secde 24). “Daha önce gelip geçen o peygamberler, Allah'ın vahiylerini tebliğ eden, Allah'tan korkan, başka hiç kimseden korkmayan kimselerdir. Allah, hesap görücü olarak yeter” (Ahzap 39). Muhlis nitelikli olmaları, onları bencillikten, haksızlıktan, menfaatçilikten, kavmiyetçilikten, kabilecilikten, kişisellikten, meşrepcilikten kurtarmış, hakikatçı ediyor. Sabır nitelikli olmaları, onları mantıklı kılmış ve cesaret nitelikli olmaları, onları gerektiği yerde susmayı bilir ama hakikatleri saptırmıyor. Bunlar mutlak muhlis oldukları için Allah’ın kendilerine vereceği bilgiler doğrultusunda hareket etmeleri noktasında muhlestirler; yani Allah’ın kontrolündedirler. Bu nedenle iğvacı olan iblis bunlara, muhleslik mertebesinde oldukları müddetçe etkileyemeyeceğini itiraf ediyor: “kullarından muhles olanları iğva edemeyeceğim”. (Sad 83).
Allah, teşrii bilgileriyle donattığı halife veya halifelerinin başarılı olabilmeleri için, varlık âleminde muhalefet ederek bozgunculuk yapabilme yeteneğine sahip olan bütün varlıklardan, özgür iradelerini kendilerinden almaksızın, Allah’ın teşrii iradesini taşıyan halife veya halifelere tabi olmalarını istiyor. Yani tek Allah’ın bilgisinin, dolayısıyla Allah’ın iradesi doğrultusunda hareket edilmelerinin gerekli olduğunu özgür iradeye sahip olan varlıklardan istiyor ve onlara karşı aksilik yapılırsa şirkin şekilleneceğini; yani Allah’ın bilgisi tarafından yönlendiren iradeler dışında başka iradelerin devreye gireceğini ve dolayısıyla varlık âleminde adaletin cari olmasının yerine zülüm cari olacak ve neticede akıbetlerinin cehennem olacağından haberdar ediyor. Bu doğrultuda şirkin büyük zülüm ve af edilmeyeceğini bildiriyor: “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür” (nisa 116). Hani Lokmân, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: "Yavrum! Allah'a ortak koşma! Cünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür” (Lukman 13). Şirk Allah’ın bilgisini bırakıp bencil bilgiler doğrultusunda irademizi yönlendirmektir.
Murat Aydoğdu