30 Haziran 2015 - 01:20
	 “Stratejik Derinlik”te boğulmak!

Sırtını emperyal güçlere dayamakta, “büyük şeytan”ı “stratejik müttefik” ilan etmede dini, siyasi ve sosyal hiçbir problem görmeyen Türkiye İslamcıları, iktidar sarhoşluğu içinde güç tutulması yaşayarak olmaz hülyalar görmeye başladılar. Adını “stratejik derinlik” koydukları hayalperest dış politika ile tüm Ortadoğu’ya nizam vermenin; Osmanlı’yı diriltme hülyası olarak tanımlanabilecek “Neo-Osmanlı” hayali ile de kendilerince küresel oyun kurucu rolü oynamaya başladılar.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla

Cumhuriyet tarihi boyunca iktidardan uzak kalmış, kendini ötelenmiş ve ikinci sınıf hissetmeye itelenmiş Türkiye muhafazakârları açısından 2003’te mutlak güçle hükümeti elde etmiş olma tarihi bir dönüşüm ve kırılmanın da başlangıcı oldu.

İktidar olmanın siyasi, ekonomik ve sosyal nimetleri/rantları ile tanışan Türkiye İslamcılığı birkaç zaman içinde çözüldü. Hatta daha doğru bir ifade ile gerçek genetik yapısı aşikâr oldu. On küsur yıllık kesintisiz iktidar tecrübesi Türkiye İslamcılığının hiçbir alanda derinliği olmayan sığ bir düşünsel anatomiye sahip olduğunu açığa çıkardı. Ve bizler, mezhep taassubu ve ulus kavmiyetçiliğinin Türkiye İslamcılığının tüm genlerine işlemiş olduğunu maalesef üzülerek müşahede ettik.

Sırtını emperyal güçlere dayamakta, “büyük şeytan”ı “stratejik müttefik” ilan etmede dini, siyasi ve sosyal hiçbir problem görmeyen Türkiye İslamcıları, iktidar sarhoşluğu içinde güç tutulması yaşayarak olmaz hülyalar görmeye başladılar. Adını “stratejik derinlik” koydukları hayalperest dış politika ile tüm Ortadoğu’ya nizam vermenin; Osmanlı’yı diriltme hülyası olarak tanımlanabilecek “Neo-Osmanlı” hayali ile de kendilerince küresel oyun kurucu rolü oynamaya başladılar.

Emperyalizm ve siyonizmin esası BİP (Büyük İsrail Projesi) olan ancak halkların ayıkmaması için “insan hakları, demokrasi, özgürlük” gibi kavramlarla makyajlanmış BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile Türkiye İslamcılarının hayalleri örtüşünce küresel güçler bir taşla kuş katliamı yapmak için sırtını sıvazlayarak Türkiye İslamcı Hükümeti’ne ön ve yapay bir rol verdiler.

Türkiye İslamcıları ve İslamcı hükümeti, Suriye’de diktatör olarak tanımladıkları “Esad rejimi”ni devirip Şam’ı örtülü bir eyalet haline dönüştürmek, Irak’ı parçalayarak “Şii”lerin Irak’a vaziyet etmesini önlemek, Kuzey Afrika’dan Arap Yarımadası’na “İhvan” veya muadili hareketleri iktidara taşıyarak “Sünni İmparatorluk” kurma hayali ile tüm donanımlarını kuşanıp sahaya çıktılar.

Oysa “küresel emperyalizm ve siyonizm”in çok daha üst planları vardı. Antiemperyalist ve antisiyonist Esad yönetimi yerine kurulacak uydu bir hükümetle İsrail’in güvenliğini garanti altına almak, İslam İnkılâbı ile Lübnan Hizbullah’ı ve İsrail’e karşı mücadele eden diğer mukavemet hareketleri arasındaki bağlantıyı kesmek, Irak’ı parçalayarak İslam İnkılabı’nın etkinliğini kırmak veya en azından daraltmak, Büyük Şeytan Amerika ve gasıp siyonist rejimin kontrol ve güdümünde olacak Türkiye-İran-Irak ve Suriye’nin parçalanmasına kapı aralayacak bağımsız Kürdistan’ı şekillendirmek, İslam toplumlarını terörize etmek ve bitmek tükenmek bilmeyecek “mezhep ve etnik” çatışmaların fitilini ateşlemek, gelecekte başka plan ve desiselerde kullanabilmek için Selefizm ve Vahhabizmin yaygınlaşmasını sağlamak, “Batı”nın kucağına düşmüş Türkiye ve Arap diktatöryasını İslam İnkılabı’na karşı kullanmak emperyalizm ve siyonizmin ilk bakışta görülebilecek hedefleriydi.

Kendilerine verilen yapay “bölgesel güç, küresel oyun kurucu” rolü ile önce Ortadoğu halk ve hükümetlerine “ağır abi” raconu kestiler. Ancak “ağır abi” raconları ile istediklerini elde edemeyince dünyanın dört bir yanından devşirilen “vahşi mağara insanı” görünümündeki “cihadist terörist”lerin Suriye ve Irak’a geçişine zemin hazırladılar. Kendi yumurtalarını pişirmek için Ortadoğu’da cehennemin kapılarını zorlamaktan çekinmediler.
Fikri ve yapısal olarak on küsur, fiili olarak ise beşinci yılını doldurmaya yönelmiş savaşın ardında ise içeride elde kalanlar; teröristlerin ana güzergâh ve lojistik üssü olarak kevgire dönmüş sınırlar, dünya da terör destekçisi bir ülke algısı; mezhebi ve etnik olarak tahrik edilmiş, ihtilafları kaşınmış ve derinleştirilmiş bir toplum; Selefileşmiş yapı, cemaat ve zihinler, birkaç milyon mülteci, özellikle güney bölgelerinde bozulmuş sosyal ve demografik yapı oldu.

Harici olarak durum iç görünümden farklı değil. Artık Libya ve Mısır’ın açıktan düşman ilan ettiği, bölgede Suud-i Amerika ve Katar dışında müttefiği kalmamış, her şeyi birlikte kotarmalarına rağmen “Batı”nın bile suçlu ilan ettiği, tüm hariciye politikaları emperyalist Amerika ve gasıp Siyonist rejimle örtüşür hale gelmiş, küresel emperyaller adına vekalet savaşı yürüten bir taşeron olarak görülen, Esad’ı devirememek bir yana kendi toprak bütünlüğü için tehlike çanları çalmaya başlamış bir ülke konumundayız.

“Bölgesel güç, küresel oyun kurucu” naraları ile çıkılan Neo-Osmanlı yolunda “stratejik derinlik” tam bir “stratejik bataklık”a dönüştü!
Gelinen son nokta “aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık” durumuna bile rahmet okutacak cinsten. Zira ne yana tükürürsen tükür girdapsal rüzgâr onu tekrar kendi yüzüne yapıştırıyor!

“Stratejik bataklık”a saplanmış Türkiye İslamcıları ve “İhvanvari” İslamcı hükümeti son günlerde ise artık “vekalet”ten “esas”a geçecek savaş naraları atıyorlar. Yaşananlardan zerre kadar ders çıkarmamışlar. Mezhep taassubu ve kavmiyetçilik tüm basiret ve ferasetlerini köreltmiş!

Yalın bir akılla gözlemlediğimizde, Türkiye’nin Ortadoğu politikası iflas etmiştir. Ve bu müflis politikanın esaret ve yıkıcı zararlarından kurtulmanın yolu bizatihi savaşa girmek değildir! Türkiye’nin Suriye’ye bizatihi savaş ilan etmesi Ortadoğu’da cehennemin kapılarının ardına kadar açılması demektir. Bu bölgesel hatta küresel bir savaşa kapı aralamadır. Türkiye böyle bir savaşın başlatıcısı olabilir ama böyle bir savaşın sonunu tek parça olarak görebilir mi bunu düşünmesi, özellikle Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na sürüklenmesi ve küresel emperyaller tarafından nasıl yağmalandığını hatırlaması gerekir.

Peki, çözüm nedir?

Mezhep taassubu ve kavmiyetçi faşizm ile basiretleri körelmemiş akıl sahipleri açısından bu sorunun cevabı ilk günden bu yana nettir.
Küresel emperyalizm ve gasıp Siyonist rejimin menfaat ve hedefleri için başlatılmış “Suriye Vekalet Savaşı”ndan Türkiye acilen çekilmelidir. Bu savaşta oynadığı her türlü rol ve dahli sonlandırmalıdır. Güney sınırlarında tam bir kontrol temin etmeli her türden “cihadist-terörist” ve lojistiğin geçişine engel olmalıdır.

Esad yönetimi ile bir an önce iletişim ve ilişki kurulmalı, Suriye’nin toprak bütünlüğü esas alınarak terörizme karşı Esad’a destek olunmalıdır.
Irak’ta tüm ilişkiler “merkezi hükümet” üzerinden yürütülmeli ve Irak’ta “Sünnicilik” oynama terk edilmelidir.

Emperyalist ve Siyonist baskı ve tehditlere boyun eğmeyerek, İslam İnkılâbı ile gerek ikili ve gerekse bölgesel olarak tam bir işbirliğine gidilmeli ve tüm bölgesel sorunların çözümünde ortak hareket edilmelidir.

İsrail ile ilişkiler “sözel olarak” değil “reel-pratik” olarak dondurulmalı ve Siyonist İsrail ile örtüşen her türlü bölgesel ve küresel siyasetten vazgeçilmelidir.

Kürt realitesi emperyalizm ve Siyonizm ile değil; İran, Irak ve Suriye ile işbirliği içinde ele alınmalı ve Kürt Halkının insani her türlü hak ve özgürlüğünün garanti edildiği reel bir çözüm üretilmelidir.

Muntazar Musavi