20 Temmuz 2015 - 19:48
Felsefi Düşünce ve Din Anlayışını Şekillendiren Varsayımların Değerlendirmesi

ilahi teşrii iradeyi yönlendiren ilahi bilginin tecellisi olan Allah’ın dini çelişkiyi barındırması imkânsızdır. Buna binaen çelişki içerikli bir din anlayışının veya çelişkili bir din anlayışını meşrulaştırmaya gidecek dini anlama metodlarının ilahi üslup olarak ve insanları hakikate götürecek şeklinde kabul etmek imkânsızdır. Dolayısıyla böylesi bir metodla şekillenen dini anlayışlar ilahi olmaktan uzak olacağı gibi takipçilerinin arasında tefrikanın oluşması, birbiriyle uğraşıp aralarında düşmanlığın yayılmasına neden olması da çok tabiidir. Bu noktadan hareketle ilk baştan Müslümanları birbirine düşürüp binlerce günahsız insanın kanını dökmeye sebep olan içtihadı meşrulaştırma çabası içinde olan dini anlayışın, ilahi olan şu beyanla “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüştür” kıyaslandığında ilahi dinden ne kadar uzak olduğunu anlamak zor olmaması lazım.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- İnsanın felsefi düşünce yapısını veya dini (kelam ve mezhepsel) anlayışını şekillendiren onun algısıdır. İnsanın algısı da varsayımlarıyla (hipotezleriyle/önkabulleriyle) oluşur. Varsayımlar olmaksızın herhangi bir algının şekillenmesi imkânsızdır. Dolayısıyla hiçbir insan düşünürken özgür düşünemez, muhakkak varsayımlarıyla (ön kabulleriyle) düşünür. Ama varsayımlar doğrultusunda şekillenen algıyı kabul veya reddetmede insan özgürdür. Felsefi düşünce sistemini şekillendiren algıya varlık, din (kelem ve mezhepsel) anlayışını şekillendiren algıya mukaddes kitaplar kaynaklık eder. Yani insan varlık âlemini dikkate alarak onun hakkındaki algısı felsefi düşüncesini ve içinde doğup büyüdüğü topluma hâkim olan kültürlerde mukaddes kabul edilmiş kaynaklardan (Kitap ve Sünnet) edindiği algıyla dini (kelami ve mezhepsel) anlayışını şekillendirir. Varlık veya mukaddes kitaplar hakkındaki algı da kesinlikle kişinin ön kabul ve varsayımları doğrultusunda şekillenir.  Dolayısıyla insanın felsefi düşüncesinin veya dini anlayışının ve tabii olarak bunları şekillendiren algının doğru veya yanlış olduğunun tespiti, onun algısını şekillendiren varsayımlarının epistemolojik değerinin tespitine bağlıdır. Algı ve kavrayışları şekillendiren varsayımlar epistemolojik değere sahipse, ona dayandırdığı felsefi düşünce ve dini anlayış da doğru, epistemolojik değere sahip değilse ona binaen şekillendirdiği felsefi düşünce ve dini anlayışı da doğru değildir.

Hatırlatılması gerekir ki burada felsefi düşünce ve dini anlayışı ayırımı ve ikilemi revaçta olan algıdan dolayı yapılmakta. Kanaatimce bu ikilem ve ayrım dikkatsizlikten ve algıları şekillendiren varsayımların farklılığından kaynaklamaktadır. Varsayımların değerlendirilmesi yapıldıktan sonra böyle bir ayrımın anlamsız ve felsefi düşüncenin dini anlayışın, dini anlayışının felsefi düşüncenin aynısı olduğunu öğreneceksiniz. Hakeza,  tarihte din anlayışı ile felsefi düşünce sistemi arasında savaşın var olduğunu savunan anlayışların gerçek din ve gerçek felsefi düşünceden uzak, epistemolojik değere sahip olmayan varsayımlara bina edilen felsefi düşünce ve dini anlayışlar arasında olduklarını anlayacaksınız. Zira din ile felsefe arasında kavga ve savaş olarak gösterilen aslında din ile felsefe değil, belki din ile felsefe olarak ortaya atılan gayri meşru varsayımlar üzerine bina edilen anlayış ve algılar arasındadır. Bilinmelidir ki gayri meşru varsayımlar üzerine bina edilen anlayışlar arasındaki düşmanlık ve kavga çok tabii ve hiçbir zaman bitmez. Din olarak ortaya atılan anlayışlar arasında var olan düşmanlık da art niyetliği kenara atarsak (kenara atılması zor olsa bile) din anlayışlarının gayri meşru varsayımlar üzerine bina edildiğinden kaynaklıyor. Dolayısıyla felsefi düşünce ile dini anlayış, felsefi düşüncelerin birbiriyle, dini düşüncelerinin birbiriyle, daha genel anlamda farklı kategoriler halinde şekillenmiş bilimlerin (felsefe bilimi, kelam bilimi, irfan bilimi, fıkıh bilimi ve…) birbiriyle çatışmalarına, - perde arkasında art niyetlerin var olduğunu kenara atarsak- gayri meşru varsayımlar kaynaklık ediyor. Hatta perde arkasında art niyetliler olsa bile ki vardır, kendi gayri meşru hedeflerine ulaşabilmek için insanları farklı gruplara ayırmaları, İnsanları farklı gruplar haline getirebilmek için farklı algıların şekillenmesi, farklı algıların şekillenmesi için meşru olmayan varsayımları devreye sokmaları gerekir. Yani epistemolojik değere sahip olmayan varsayımlara, epistemolojik değer vermeleri gerekir. Epistemolojik değere sahip olmayan varsayımlar, devreye sokarak meşru hale getirildiği zaman farklı düşünce sistemlerinin, farklı din anlayışlarının ve dolayısıyla farklı bilimlerin şekillenmesi kaynakları aynı olsa bile kaçınılmaz olur. Böyle bir durum gerçekleşince zahirde bilimler, gerçekte ise anlayış ve bilim taraftarlarını birbiriyle savaştırarak gayri meşru iradelerin hâkimiyeti kolaylaşacaktır. İşte bu gerçekleri fark edebilmek için felsefi düşünce sistemlerini veya dini anlayışları şekillendiren algılara kaynaklık eden varsayımlara gitmek gerekir. Bu nedenle var olan felsefi düşünce ve dini anlayışlardan hangisinin, nerede ve nasıl inhirafa kaçtığını kökünden çözebilmek için varsayımlara giderek onların, -epistemolojik değer bakımından- değerlendirmesi zaruri görüldü.   

Meşru ve Gayri Meşru Varsayımlar

İnsanın algısını şekillendiren varsayımları, dini açıdan meşru ve gayri meşru, epistemolojik (bilgi kuramı) bakımından, değer taşıyan ve değer taşımayanlar olmak üzere iki kategoride değerlendirebiliriz. Varsayımları meşru ve gayri meşru şeklinde ifade etmememizin nedeni İlahi Kitap Kur'an-ı Kerim'deki ilahi üsluba binaen ve bunun epistemolojik değer açısından hiçbir farkı olmadığı içindir. Zira Kur'an-ı Kerim'de izlenilen ilahi üslupta insanın algılarının doğru veya yanlışlığı, epistemolojik değer taşıyan veya taşımayan varsayımlar üzerinden yapılmaktadır. Bu bağlamda Hak Teâlâ o kadar ileri gitmiştir ki Kur'an-ı Kerim'in Allah’ın kendisine ait olduğunu bile epistemolojik değeri olan temel bilgilerden “intinai içtimai nakizey” kuralı üzerinden yapmış. Epistemolojik değere sahip olmaktan maksat bütün insanlar tarafından eşit derecede kabul edilmiş olması, tekvini, dolayısıyla bütün insanlar arasında müşterek olmasıdır. Bu nedenle yaratıcı olmak üzere bütün insanlar arasında müşterek olan varsayıma meşru ve bunun dışında kalan bütün varsayımlara gayri meşru diyoruz. Buna binaen tahriften korunmuş İlahi Kitap olan Kur'an-ı Kerim'i dikkate alarak felsefi düşünce ve dini anlayışları şekillendiren algılarının doğru veya yanlış olduğunu anlamak için, bu düşünce ve anlayışları şekillendiren varsayımların değerlendirmesine giderek köklü bir çalışmanın gerekliliğine inanıyoruz. Zira sadece böylesi bir çalışmayla hangi felsefi düşünce ve hangi dini anlayışların nerede nasıl tahrife kaçtığını ortaya koyulması mümkündür. Dolayısıyla birkaç makalede varlığı temel alarak felsefi düşünce ve mukaddes kitapları temel alarak dini anlayışları şekillendiren algıları oluşturan varsayımları değerlendirmesini yaparak kendini kandırmak ve kandırılmasını istemeyen insaflı kimselerle paylaşmaya çalışacağız.  

Bir Varsayım olarak “İmtinai İçtimai Nakizeyn” Değerlendirmesi:

Burada insan algısını oluşturan varsayımları ilahi tekvini bilgilerden sayılan “imtinai içtimai nakizeyn”; yani bir biriyle çelişki içinde olan iki algının bir arada ve doğru olamayacağının değerlendirmesini yapacağız. Bilgi kuramında (epistemolojik olarak) olduğu gibi ilahi üslupta da algıların doğru veya yanlışlığı bu asla göre yapılıyor. Dolayısıyla hem epistemolojik olarak hem ilahi üslupta bu aslın değerinde miskali zerre kadar şüphe yoktur. “İmtinai içtimai nakizeyn” bir varsayım olarak yaratıcı olmak üzere bütün insanlar tarafından kabul görülmektedir. Dolayısıyla hem meşru hem epistemolojik değere haizdir. Bu nedenle şekillenen felsefi düşünce ve dini (kelami ve mezhepsel) anlayışların tümü bu asla uygun olması gerekir. Aksi takdirde doğru olamazlar. Algılarımıza kaynaklık yapan madde ister varlık olsun ki felsefi düşünceye, ister mukaddes metinler olsun ki dini anlayışlara dönüşüyor, “imtinai içtimai nakizeyn” varsayımı çerçevesinde şekillenip gelişmesi gerekir. Oluşan algılara bu varsayım kaynaklık ederse felsefi düşünce sistemine ve dini anlayışına dönüşen algılarda ayrışma ve ikileme oluşmaz. Dolayısıyla felsefi düşünce ile dini anlayış arasında kavga ve çatışma diye bir şey söz konusu olmayacağı gibi farklı dini anlayışların (kalami ve mezhepsel meşrepler) şekillenmesi de söz konusu olmaz. Mantık ve felsefede “imtinai içtimai nakizeyn” aslının en bedihi ve en zaruri bilgi; yani en açık ve hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bilgi, dolayısıyla algılardan oluşan bütün bilgilerin bu asla binaen yapılması gerekliliği tekitle vurgulanmaktadır. Dolayısıyla mantıksal ve felsefi olarak bu varsayımın değeri çok açık ve nettir. Ama Kur'an açısından bu varsayımın değeri hâkim kültür ve zihniyet haline gelmiş dini anlayışlardan dolayı gizli kaldığından dolayı pek net değildir. Dolayısıyla dini anlayışlara birincil derecede kaynaklık yapan Kur'an-ı Kerim'i dikkate alarak bu varsayımı Kur'an'a göre değerlendirmeye çalışacağız.

Bir Varsayım Olarak Kur'an Açısından “İmtina İçtimai Nakizeyn” Değerlendirmesi 

Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda “imtinai içtimai nakizeyn” kuralının Allah tarafından bir varsayım olarak kabul edildiğini açık bir şekilde görürüz. Yani Kur'an-ı Kerim'de bir felsefi düşüncenin veya dini anlayışın hak olduğunu çelişkiyi barındırmadığına, batıl ve yanlış olduğunu çelişkiyi barındırdığına bağlıyor olması aslında çok açıktır. Ama maalesef İslam dünyasında şekillenen dini anlayışların geliştirdikleri üsluplarla çelişkiye meşruiyet kazandırılmış ve bu kural, sadece kendi muhaliflerini eleştirmek için bir kalkan olarak kullanılıyor hale getirilmiştir. Oysa eğer kendimizi kandırmak, kandırılmak, demagoji yapmak istemiyor ve sağlıklı ve kamil bir dini anlayışa ve felsefi düşünceye sahip olmak istiyorsak hiçbir merhalede bu kuraldan fasıla almayacak şekilde dini anlayışımızı ve felsefi düşünce biçimimizi şekillendirmemiz gerekiyor. Aksi takdirde kamil bir dini anlayışı veya felsefi düşünceyi yakalamış olamayız, dolayısıyla her zaman mahkûmuz. Bu nedenle dini mezhep ve meşreplerin üzerine bina edildiği varsayımlarının meşruiyetleri bu kuralı meşrulaştırıp meşrulaştırmamasına bağlıdır. Genel anlamda bütün felsefi düşünce sistemler ve dini anlayışlar, özelde İslam dininin temel kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'i kaynak alarak şekillenen kelami fırkalar ve mezhepsel kuramların hakkaniyeti Kur'an'daki bu asla ve kurala verdiği çerçevede değerlendirilmesi gerekir. Eğer Kur'an-ıKerim'de “imtinai içtimai nakizeyn” bir değer olarak kabul edilmişse bu değere riayet etmeyen bütün dini anlayışlar yanlış ve nihayette batıldır. Bu anlayışların arkasından gidenler eğer gerçekten Allah’ın rızasını kazanmak ve ebedi mutluluğu elde etmek için ilahi dini kabul etmişlerse kesinlikle çelişkiyi meşrulaştırmış dini anlayışlardan uzak durmaları lazım. Aksi takdirde hem kendilerini kandırmış hem başkalarını kandırmış ve bir gün gelecek ki şu gibi ayetlerin bahis ettiği kimselerden olduklarını anlayacaklar; “Kendilerine uyulanlar o gün azabı görünce, kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar, aralarındaki bütün bağlar kopacaktır. Uyanlar şöyle derler: "Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık." Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir” (Bakara 166-167). Artık hiçbirisine fayda vermez. Zira çelişkiyi barındıran bir din anlayışı eleştirmeye açık, dolayısıyla kâmil değil ve dolayısıyla Allah’ın dini olamaz. Konunun Kur'an açısından tam netleşmesi için “imtinai içtimai nakizeyn” şeklindeki varsayımının Kur'an'daki değerini inceliyoruz.

Kur'an'ın Allah'a Ait Olduğu, Çelişkiyi Barındırmadığına Bağlaması:

Hak Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de “imtiniai içtimai nakizeyn” kuralının değerini ifade etmek için o denli ileri gitmiş ki Kur'an'ın Allah’a ait bir kitap olduğunu ispatlamayı bu kurala uygun olduğuna; yani çelişkiyi barındırmadığına bağlıyor: “Kur'an'ın kendisinde düşünüp tefekkür etmiyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başka (yaratık) bir kimse indinden olmuş olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki (ihtilaf) bulurlardı” (nisa 82). Her kitabı oluşturan bilgiler söz konusu kitabı telif eden yazarın algılarıdır. Kur'an-ı Kerim'de bir kitap olarak düşündüğümüzde bu kitabın içinde yer alan konuların Allah’ın tecelli etmiş olduğu teşrii (insanın ihtiyarına verilmiş) bilgileri ve bu bilgilerle özgür irade sahibi olan insanların iradesini yönlendirmek istenmiştir. Varlık âlemi bir bütün olarak Hak Teala’nın tekvini şeklindeki bilgisinin tecellisi olduğu gibi ilahi din olarak bilinen hakikatte ilahi teşrii bilgisidir ki Kur'an'da tecelli bulmuş. Allah, yaratıcı olduğu itibariyle algıları/bilgileri zan, yorum, içtihat değil, bilgi ve gerçeğin kendisi ve dolayısıyla çelişki barındırması imkânsızdır. Bu nedenle Hak Teâlâ Kur'an'ın kendisine ait olduğunu çelişkiyi barındırmadığına bağlıyor. Müfessirlerin tamamı bu ayetin tefsirinde Kur'an Allah dışında başkası tarafından uydurulmuş bir kitap olmuş olsaydı muhtevasında, nazmında, konuları arasında, içerdiği konuların gözetlediği hedefleriyle çelişir olurdu diyorlar. Demek ki Kur'an-ıKerim açısındanKur'an'ın hakkaniyetini ve Allah’a ait oluşu bilgi kuramında temel değer olarak herkes tarafından kabul edilen “çelişkisizlik” kuralına uygun olduğuna bağlanmaktadır. Buna binaen çelişkiyi meşrulaştıracak bir üslup üzerine bina edilen felsefi düşünceyi İslam felsefi ve dini anlayışı Allah’ın olduğunu söylemek mümkün değildir.     

Ayetin İçerdiği Hassas Noktalar:

Ayeti kerime önem arz eden birkaç noktayı barındırmakta, konunun daha da netleşmesi için söz konusu noktaları siz değerli okuyucuların dikkatine sunacağız:

Birinci nokta: Muhles olmayıp ilahi bilgiden uzak olan beşer denen insanın bilgisi çelişkisiz olamaz. Zira insanın kendi sınırlı bir varlık ve bilgileri yorum, içtihat ve zan üzeredir. Dolayısıyla insanın bilgisi, konumu ne olursa olsun muhles değilse eleştiriye açıktır. Zira eleştirinin anlamı oluşmuş olan algıların barındırdığı noksanlık ve çelişkiyi ortaya çıkarmaktır. Bu nedenle eleştirmeyi saygısızlık olarak yorumlayanlar hakikatin açığa çıkmasıyla edinmiş oldukları yalancı konumlarının sarsıldığından korkanlardır. Dolayısıyla algılardan şekillenen düşünce sistemlerinin doğru ve hakkaniyeti –ister varlığın kaynaklık ettiği felsefi düşünceler olsun ister dini metinlerin kaynaklık ettiği kelami ve mezhebi düşünce anlayışları olsun- çelişkiyi barındırıp barındırmadığına bağlıdır. Dolayısıyla bir düşünce sisteminin veya dini anlayışın doğruluk oranı söz konusu düşünce sisteminin veya dini anlayışın çelişkiden uzak olduğu orandadır. Buna binaen çelişkiyi meşrulaştıracak bir yöntem üzere bina edilmiş hiçbir düşünce sistemi veya dini anlayışın doğru olması imkânsızdır. Muhleslere; yani İblis'in nüfuzuna açık olmayan kimselerin algılarına bina edilmiş bir din anlayışının çelişkiden kurtulması imkânsız olduğuna göre mutlak doğru ve kâmil olması da imkânsızdır. Kur'an-ıKerim açısından muhles olmayan kimseler muhlis olsalar bile İblis'in nüfuzuna ve müdahalesine açıktır; “izzetinle ant ediyorum ki muhles kulların hariç hepsini iğva ve kandıracağım” (Sad 82-83) şeklindeki İblis'in sözü kuran ayeti haline getirilerek ebedileştirilmesi bu gerçeği beyan etme sırrını taşımaktadır. Bu noktadan hareketle muhles olmayan kimseleri mutlaklaştırıp eleştiriye kapatan anlayışların ne kadar yanıldığını ve ne kadar haktan fasıla aldıklarını anlamak artık çokta zor değildir.    

İkinci nokta: ilahi teşrii iradeyi yönlendiren ilahi bilginin tecellisi olan Allah’ın dini çelişkiyi barındırması imkânsızdır. Buna binaen çelişki içerikli bir din anlayışının veya çelişkili bir din anlayışını meşrulaştırmaya gidecek dini anlama metodlarının ilahi üslup olarak ve insanları hakikate götürecek şeklinde kabul etmek imkânsızdır. Dolayısıyla böylesi bir metodla şekillenen dini anlayışlar ilahi olmaktan uzak olacağı gibi takipçilerinin arasında tefrikanın oluşması, birbiriyle uğraşıp aralarında düşmanlığın yayılmasına neden olması da çok tabiidir. Bu noktadan hareketle ilk baştan Müslümanları birbirine düşürüp binlerce günahsız insanın kanını dökmeye sebep olan içtihadı meşrulaştırma çabası içinde olan dini anlayışın, ilahi olan şu beyanla “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüştür” kıyaslandığında ilahi dinden ne kadar uzak olduğunu anlamak zor olmaması lazım.   

Üçüncü nokta: Kur'an-ı Kerim'in ayetleri arasında çelişki (tearuz) vardır diyerek Kur'an'daki bazı ayetleri nasıh (ibtal edici) ve bazılarını da mensuh (hükmü iptal edilmiş) kabul eden anlayışın yeniden gözden geçirilerek değerlendirilmesi gerekir. Zira Kur'an'da hükmü geçersiz olan ayetlerin varlığını kabul etmek Kur'an'da çelişkinin varlığını kabul etmek anlamına gelir. Oysa Allahu Teala Kur'an-ıKerim'in kendisine ait olduğunu gerekçelendirirken çelişkiyi barındırmadığına bağlıyor. Kur'an'daki ayetler arasında tearuzu kabul ederek nasih ve mensuh anlayışını ortaya atmakKur'an'da tezat vardır anlayışını kabul etmek anlamına gelir. Hakeza, Kur'an'da tearuzu (çelişki) kabul ederek nasih ve mensuh anlayışına gitmek kuranda, batılı ortaya çıkarmak için izlendiği ilahi üsluba da terstir. Zira Kur'an-ı Kerim'de batılı ortaya çıkarmak için izlenilen üslup, batıl anlayışının barındırdığı çelişkiyi ortaya çıkarmaktır. Yani söz konusu iddianın tutarsızlığını ve ilkesizliğini ortaya koyuyor olmasıdır. Aslında bu üslup başkasını eleştirmek isteyen herkes tarafından izlenilen bir üsluptur. Ama maalesef kendi düşünce ve anlayışını oluşturan birçoğu işine gelmediği için bu üslubu göz ardı ediyor. Örneğin Gazali'yi dikkati nazarda tutunuz: İmam Gazali felsefecileri eleştirirken onların düşüncelerinde kendince var olan çelişkilerini yakalamaya çalışmış ve bu bağlamda yapmış olduğu çalışmasını “Tehafetü’l –Felasefe = Felsefecilerin Tutarsızlıkları” şeklinde adlandırmış. Ama kendi düşünce ve anlayışını şekillendirirken bu kurala riayet etmemiştir. O denli ki “İçtihatta Tasvip”; her müçtehidin vardığı içtihadı doğrudur, anlayışını savunarak Allah’ın teşrii iradesinin tecellisi olan ilahi dinde çelişkiyi meşrulaştırmaya kadar ilerlemiştir. Her halükarda çelişkilik anlamını veren ayetler arasında tearuzu kabul ederek Kur'an'ın ayetlerinde nasih ve mensuhu kabul etmek bu ayeti kerimeye ters düştüğü gibi kâmil olan ilahi dine bunu yakıştırmanın ilahi dine büyük bir zulüm şeklinde algılamayı mümkün kılar.   

Bu noktadan hareketle tahrife açık olan nakillere dayanarak Kur'an'daki bir kısım ayetleri nasih ve bir diğer kısmının mensuh olduğunu söylemek adeta tahrife açık olan nakilleri Kur'an'ın önüne geçirmek anlamındadır.  Bu anlayışın birçok olumsuz getirisi vardır. Bunlardan birisi âlim geçinen herkes için kendi dini algısıyla uyum içinde olmayan ayetlerin hükmünü çok rahatlıkla geçersiz sayabilirler ve neticede hiç kimse nasih ve mensuhun bir sınırını çizemez. Bunun yanı sıra bu durum itikadi olarak çok tehlikeli noktalara varıyor. Zira Allah’ın ayetlerine müdahale etmeye kadar ilerleyebilir ve neticede insanlar kendilerini şari konumuna koymuş olur.

İlahi Dinin Beşerileşmesi

Bu üç noktayı dikkati nazarda tutarak İslam âleminde Allah’ın dini olarak anlatılan din anlayışlarının ne kadar ilahi olmaktan fasıla alıp beşeri olduğuna yaklaştığını rahatlıkla anlayabiliyoruz. Bir din ilahi üsluptan fasıla aldığı oranda beşeri olmaya yakınlaşmış olur. İlahi dinin beşerileşmemesi için beşeri katıklardan (beşeri algı, beşeri içtihat, zan ve…) mahfuz kalması gerekir. Beşeri katıklara bulaşmaması için dini; algılama ve uygulamak üzere iki merhalede kesinlikle muhleslerin; İbilis'in nüfuzuna açık olmayan kimseler, güdümünde olması gerekir. muhles olan kimseler İblis'in dehalet edemeyeceği kimseler olduğu için ne algı merhalesinde kendi beşeri algısını dine sokacak ne uygulamada. Kamil olan ilahi din muhlesler güdümünde beyan ve uygulanmadığı için kendi takipçilerini hep zalim padişahlara mahkûm ettirerek (saltanatlığı ve padişahlığı meşrulaştırarak)  üzerinden 1400 küsur sene geçmesine rağmen kendi temel hedeflerini; cehaletten, tefrikadan, taklitçilikten, kabilecilik/nasyonalistlikten ve zulümden kurtarmayı başaramamış ve böyle devam ederse hiçbir zaman da başaramaz. İlahi din beşeri olma haliyle devam ederse mezkûr hedefleri gerçekleştirmesi her zaman için imkânsız olur. Allah’ın dinini kendine harfiyen uygulamayan kimseler başkasına nasıl Allah’ın dinini uygulayabilecek ve hangi gerekçeyle uygulayacaklardır? Yani ilahi din olan İslam dini temel hedeflerden; insanları cehaletten, taklitçilikten, tefrikadan, kabilecilik/nasyonalistlikten uzaklaştırmak ve adaleti gerçekleştirmektir. İlahi dinin temsilciliğini, anlama ve uygulama merhalelerinde İblis'in müdahalesine açık olmayacak “muhleslerden” alıp İblis'in müdahalesine açık olan kimselere verildiği müddetçe beşeri olmaktan kurtulması ve dolayısıyla mezkûr hedefleri gerçekleştirmesi imkânsızdır. Bunun böyle olduğunu semavi dinin sahibi olan Allah’ın Kur'an-ı Kerim'de hakkı veya batılı ortaya koymak için izlemiş olduğu üsluba riayet ederek anlayabiliyoruz. İlahi üslupta hakkın ölçüsü çelişkiyi barındırmamak ve batılın niteliği çelişkiyi barındırmaktır. Bu makalede Kur'an'ın hak ve Allah'a ait bir kitap olduğunu kendisinde çelişkiyi barındırmadığına bağlamış olduğunu gördük. Bir sonraki makalede batılı ortaya koymak içinKur'an'daki ilahi üslubun nasıl olduğunu açıklamaya çalışacağız. İnşaallah.  

Murat Aydoğdu