27 Kasım 2015 - 09:19
“Stratejik Derinlik”te dip yapmak!

Allah’ın adıyla 2011 yılından itibaren örtülü ve seyreltilmiş bir dünya savaşı şeklinde seyreden “Suriye Vekalet Savaşı”, Türkiye’nin bir Rus savaş uçağını düşürmesi ile yepyeni bir evreye girdi. Bu yeni evre muhtemelen savaşın nihai sonucu üzerinde de belirleyici ana evre olacaktır.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla

2011 yılından itibaren örtülü ve seyreltilmiş bir dünya savaşı şeklinde seyreden “Suriye Vekalet Savaşı”, Türkiye’nin bir Rus savaş uçağını düşürmesi ile yepyeni bir evreye girdi. Bu yeni evre muhtemelen savaşın nihai sonucu üzerinde de belirleyici ana evre olacaktır.

Final sahnesinin iki başrol oyuncusu Türkiye ve Rusya. Ancak bu iki oyuncu sadece kendileri olmaktan çok daha derin ve çok daha stratejik birer simge. Türkiye, Avrupa ve Amerika’nın ana omurgasını oluşturduğu netleşmiş ve kemikleşmiş bir blok olan “Atlantik Cephesi”nin ve Rusya ise İran, Lübnan Hizbullah’ı, Çin, Irak, Suriye, Yemen (Ensarullah Hükümeti), Venezuela gibi henüz tam manası ile homojen bir yapı olmaktan uzak bir blok olan “Avrasya Cephesi”ni temsil etmektedir.

Ve herkesin merak ettiği zihinleri kemiren soru ise. “Şimdi ne olacak? Kim kazanacak?” sualidir.
Bugünü doğru analiz edebilmek ve gelecek öngörülerini sağlıklı bir zemine oturtabilmek için öncelikle olayın tarihçesinden bazı başlıkları hatırlamalıyız. Zira bu başlıkları doğru çözümlemek toz katmanı altında kalmış ve çetrefilli bir probleme dönüşmüş hakikatleri bir nebze olsun görebilmek için bize doğru formül olabilirler.

Son yüzyıl boyunca Ortadoğu’da işler hiçbir zaman güllük gülistanlık olmadı. Ama 2003 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condolezza Rice’nin BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) adıyla açıkladığı ve bölgede Fas’tan İran’a yirmi iki ülkenin sınır ve rejimlerini değiştirmeyi amaçlayan plan ile Ortadoğu’da bir nevi cehennemin kapıları aralanmış oldu.

Yaklaşık aynı dönemde Türkiye’de 28 Şubat Darbesi’nin üzerinden bir buldozer gibi geçtiği toplum “demokrasi, insan hakları” söylemleri ile kurgulanmış İslamcı siyaseti iktidara taşıdı (ya da taşıttırıldı). Toplumu preslemiş özellikle sembolik baskılar (göreceli ve amaçlı olarak) kaldırıldı. Barış ve kardeşlik söylemi dillere pelesenk oldu. “Sıfır sorun” sloganıyla tüm komşulara iyi niyet sunumları yapıldı.

Ancak toplumsal destek istenilen seviyeye ulaşıp ayaklar kendini güvende hissettiğinde Türkiye İslamcılığının özünü oluşturan küllenmiş “mezhepçilik ve kavmiyetçilik” hastalığı depreşip harlanmak bir yana tüm bünyeyi esir aldı. Adı “stratejik derinlik” konularak “Neo-Osmanlı ve Sünni Hilafet” hülyalarına dalındı.

BOP ile Neo-Osmanlı ve Sünni Hilafet projeleri örtüşünce (zira her ikisi de Ortadoğu’da emperyalizm ve siyonizmi değil “direniş ekseni”ni tehdit olarak görüyordu) emperyal güçler “yürü be dostum, kim tutar seni!” diyerek Ortadoğu’yu hedefleri çerçevesinde şekillendirme ihalesini Türkiye’ye verdiler. Hatta BOP eş başkanlığını Türkiye’ye takdim ettiler/ ya da görevlendirdiler. Bölgeyi cehenneme döndürecek böyle bir görevden gocunmak bir yana gurur ve onurla aldık ve hakkını verdik.!

Önce yumuşak bir giriş yapıldı. “Kardeşim” hitabı ile hem iç hem muhatap kamuoyunda algı oluşturarak değişim dönüşüm kurşun sıkmadan halledilmeye çalışıldı. İfşa ettiği belgelerle tüm dünyayı sarsan Wikileaks kurucusu JulianAssange geçtiğimiz günlerde konuyla ilgili olarak bir açıklama yaptı.

Açıklamasında Assange özetle: “Kardeşim Esad” politikası bir göstermeceden ibaretti. İlk günden BOP’un planları biliniyordu. Bu sevecen yaklaşım sadece Suriye’de sansasyon oluşturma amaçlı idi” dedi.

“Kardeşim Esad” politikasından istenilen netice alınamayınca “Zalim Esed” politikasına geçiş yapıldı. Ve 2011 yılında Suriye’de “tekfirci cihat(!)” ateşi tutuşturuldu.

Birbirinden fersah fersah uzakmış gibi gözüken bir dizi gelişmenin ortak kesişme noktası “Suriye” idi. Şu iki gelişmeye dikkatle bakalım. Bir: 2011 yılında Türkiye, Gürcistan ile sınır geçişlerinde vize ve pasaport uygulamasını kaldırdı. İki: Yine 2011 yılında Türkiye, (örtülü olarak savaşıyor olmasına rağmen) Suriye sınırındaki mayınları temizlemeye başladı. Sorumuz şu: “Bu iki olayın birbiri ve “Suriye Vekalet Savaşı” ile olan bağı nedir? Cevap basit ama bir o kadar da hince: “Başta Kafkasya olmak üzere Dağıstan, Azerbaycan, Gürcistan, Orta Asya ve hatta Çin Uygur Bölgesi’nden (yani Doğu Türkistan’dan) cihadist teröristlerin Suriye’ye ulaşması için güvenli ve kayıtsız bir koridor…”

Rusya açısından Doğu Akdeniz’de tek üssünün bulunduğu Suriye’nin stratejik önemini belirtmeye gerek yok. Meselenin bunun kadar hatta bir yönü ile bu gerçeklikten bile daha önemli bir cephesi daha var Rusya için. Nedir mi? Özellikle Kafkasya’dan ama genelde tüm Rusya coğrafyasından “Suriye Vekalet Savaşı” için devşirilmiş ve sayıları on binleri bulan tekfirci cihadistler! Rusya şunu gördü ki, savaşı öğrenmiş, öldürmeyi meslek edinmiş ve vahşiliği içselleştirmiş bu katiller güruhu eliyle “tekfirci terör” bir sonraki aşamada Rusya topraklarına taşınacak!

Bu iki gerçeklik Rusya’nın ilk günden beri örtülü destek verdiği “SuriyeVekaletSavaşı”na bizatihi müdahil olmasına sebebiyet veri.

Rusya’nın başta IŞİD olmak üzere tekfirci çetelerle mücadelede Suriye kuvvetlerine destek olduğu sırada bir savaş uçağının Türkiye tarafından vurulması üzerine neredeyse ağır bir teoreme dönüşmüş olan Suriye denklemine yeni x ve y’ler eklendi.

“Suriye VekaletSavaşı”nın kaderi üzerinde etkin olacağını düşündüğüm dört muhtemel gelişme şöyle.
Bir: Rusya, şu ana kadar Suriye’de gerek müdahale ettiği coğrafya manasında ve gerekse müdahale dozajı anlamında gözettiği çizgileri tamamen kaldıracaktır. Kendine özgü yeni bir angajman belirleyecektir. Bu saatten sonra Rusya’nın Suriye‘de yürüttüğü mücadele çok daha etkin ve yaygın olacaktır.

İki: Bu gelişme Rusya’yı özelde İran olmak üzere bölgede emperyal güçlerle mücadele eden Lübnan Hizbullah’ı Irak, Suriye ve hatta Yemen Ensarullah Hükümeti ile çok daha derin ve stratejik bir ilişkiye zorlayacaktır.

Üç: Türkiye attığı bu adımın arkasında durmakta zorlanacaktır. Rusya ile olan gerek ekonomik, ticari ve turistik ilişkinin hacim büyüklüğü ve gerekse diğer ikili ilişkilerin çapı, ayrıca NATO ve ABD’den beklenen arkalamanın istenilen seviyenin çok altında kalması Türkiye’yi pek çok geri adıma zorlayacaktır. Türkiye’nin özellikle Suriye’de ki hareket kabiliyetinde büyük daralma olacaktır. Suriye’de yürütülen her türden faaliyet artık Türkiye için risk altındadır.

Dört: Rusya, başta Türkiye – IŞİD ilişkisi olmak üzere Türkiye’nin Suriye’de uluslar arası hukuku ihlal eden faaliyetlerine dair belgeleri peyderpey değişik yollarla dünya kamuoyu ve uluslar arası kuruluşlarla paylaşma yoluna gidecektir. Rusya bu hamle ile başta BM olmak üzere uluslar arası kuruluşlar ve kamuoyu nezdinde Türkiye’yi terör destekçisi ülke konumuna mahkum etme hatta yargılanma yolunu zorlayacaktır.

Bu değerlendirmelerden sonra şöyle bir sorununda çözümlenmesi elzem hale geliyor: “Peki, Türkiye bu denli stratejik bir hatayı bu kadar basitçe nasıl işledi?” Bu sorunun kamil cevap ve yorumu besbelli ki zamanla açığa çıkacaktır. Ancak bu soruya dair benim ilk öngörüm şöyledir: “Bu girişim tamamen iç kamuoyuna oynanan bir hamledir. Destek yükseltme operasyonudur. Kanaatimce bahar mevsiminin ilk günlerinde yapılacak “başkanlık” (belki örtülü olarak halifelik) oylaması için toplumsal germe yapılıyor. Aynen 7 Haziran’dan sonra 1 Kasım’a kadar yapıldığı gibi.

Hakikaten olayın ardından gerek yazılı gerek görsel ve gerekse internet ve sosyal medyaya baktığımızda “şovenizm”im tavan yaptığını görüyoruz. Aydını entelektüeli, şeyhi hocası, akademisyeni ve gazetecisi ile toplumun öncüllerinin Don Kişot gibi hareket ettiğini gözlemledik maalesef. Öncülleri Don Kişot olan toplumun hamaset duygularının kabarması ve olayı akıl ışığında sağlıkla okuyamaması ise yadırganacak bir durum olmasa gerek.

Öncüller, Rus uçağının sınırlarımızı beş kilometrelik bir alanda on yedi saniye boyunca ihlal ettiğini savunarak, karşılık vermenin “vatan savunması, namus müdafaası” olduğunu dillendirdiler. Olayın ardını arkasını dikkate almayan bu “cahil aydınlar güruhu” neredeyse sevinçten şapkalarını havaya fırlattılar.
İşte bu noktada bir şekil toplumun öncülü olmuş bu şahsiyetlere iki soru ile makaleyi tamamlamak istiyorum.

Bir: On yedi saniye içinde gerçekleşen beş kilometrelik bir ihlali “vatan savunması, namus müdafaası” olarak adlandırıp toplumu yiyip bitirecek bir savaş pahasına “vatan hassasiyeti raconu kesip” olaya meşruiyet kazandırmaya çalışıp yapılan yanlışı alkışlayanlar! Ülke içerisinde namusun tam ortasına çöreklenmiş ve süresiz ihlal yapmakta olan başta İncirlik Üssü olmak üzere onlarca Amerikan ve NATO üssüne nasıl tahammül ediyorsunuz? Bunları normal görmekle yetinmeyip “stratejik müttefik” vs. gibi jargonlarla “vatan sınırlarını NATO sınırları” olarak addederken hiç kuldan utanmıyor Allah’tan korkmuyor musunuz?

İki: Angajman diye dilinize doladığınız bu kavramı niçin uluslar arası hukuk açısından “vatan toprağı” sayılan gemide (Mavi Marmara) insanlar alınlarından vurulup şehit edildikleri, kalanların tutsak olarak uluslar arası sulardan İsrail’e götürüldüğünde niçin bu ülkeye karşı uygulamadınız? Ve niçin o gün bu gündür bu facianın intikamına dönük tek bir kelime etmiyorsunuz?

Amansız “mezhepçilik ve kavmiyetçilik” hastalığına duçar olmuş anlayış, ilkesizlik denizinde “pragmatizm ve makyavelizm” saplantısına esiri olunca dış politika “stratejik derinlikte dip yapıyor!”

Muntazar Musavi