Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Türkiye'nin hem içinde hem de dışında yaşadığı sorunlara boğulduğumuz şu günlere bir ışık tutması bakımından tam da 1978-1980 yılları arasında Tahran'da Büyükelçi olarak görev yapmış olan Emekli Büyükelçi Turgut Tülümen'in "İran Devrimi Hatıraları" adlı kitabını hatırlamakta fayda var...
Türkiye'nin gündemi hızlı değişiyor. Her zaman öyle olmuştur zaten. Batılı diplomatların çoğu Türkiye'de görev yapmaktan zevk alırlar. Görev yaptıkları dönemleri de profesyonel açıdan çok doyurucu bulduklarını anlatırken "Türkiye'de bir an bile canınız sıkılmaz" ifadesini kullanırlar.
Yabancı diplomatlar için çok hareketli bir görev yeri olabilir Türkiye. Ancak ülkenin iç ve dış politika gündemi aslında Türkiye için çok can sıkıcı bir seyir izliyor. İç politikada yıllardır çözüm bekleyen, çözüm çabaları adı altında sürekli olarak ertelenen, ertelendikçe kangrenleşen, bu haliyle de çözümü giderek zorlaşan, kimilerinin "Kürt sorunu" diye andıkları bir toplumsal trauma Türkiye'yi kan gölüne çevirdi. Bu konuya sağlıklı, barışçı ve insancıl bir bakış açısı geliştirilmesi reddediliyor.
Özyönetim tartışmaları ve bu bağlamda ortaya konan ondört madde, "bunların tümü olmasa bile içinde konuşulabilecek unsurlar olabilir" diyerek uzlaşmacı bir yaklaşımla, hiç olmazsa Güneydoğu'da hüküm süren kardeş katliamını durdurmak için bir fırsat olarak değerlendirilecek yerde hemen "vatana ihanet" suçlamalarıyla kestirilip atılıverdi. Üstelik döndürülüp dolaştırılıp milletvekillerinin dokunulmazlığı sorununa dönüştürüldü. Parti kapatma hazırlıklarına başlandığının işaretleri görüldü.
Dış politikada Türkiye "Sünni gözlüklü ideolojik dış politika uyguladığı" algısından kendini arındırmak ve yeniden bölgenin dengeli, görüşlerine değer verilen bir aktörü haline gelmek için çaba göstermek yerine bu algıyı doğrulayan ve pekiştiren adımlar atarak Katar ve Suudi Arabistan'la askeri nitelikli bir birliktelik peşine düştü. Tam Şanghay İşbirliği Örgütü macerasından kurtulmuşken, bu defa kendini terörizme karşı mücadele kısvesi altında ortaya çıkan bir Sünni ittifakın göbeğinde buluverdi. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı'nın İran'la yaşanan son gerginlik hakkındaki açıklamalarına bakıldığında, "bize ve komşularımıza karşı hasmane tavır içinde olan İran" ifadesinden bu Sünni ittifakın "terör"den ne anladığı da net olarak ortaya çıkıverdi.
Türkiye Ortadoğu bölgesinde keskinleşen Şii-Sünni fay hattında taraf oluyor. Uluslararası toplumla yeniden kucaklaşmaya hazırlanan, bu haliyle yeni ticari yatırımlara açık hale gelen İran'la yapıcı ilişkiler geliştirmeye çalışacağı yerde, üstelik tam da Rusya ile ilişkilerin bozulduğu, Türkiye'nin iş çevrelerinin yeni yatırım ve iş olanakları bulmak için yeni arayışlara yöneldikleri bir sırada, "İran'la barış içinde bir arada yaşayamama" safhasının önsözünü yazıyor.
Anılar tarihe düşülen en güçlü kayıtlardır. Türkiye'de anı yazmak çok alışılmış bir uygulama değildir. Dışişleri mensuplarının anıları, bu bağlamda emekli Büyükelçilerin anılarını derledikleri kitaplar önemli tarih referanslarıdırlar. Okunurlarsa tarih dersleri çıkarmak için de çok yararlı olurlar.
Aşağıda 1978-1980 yılları arasında Tahran'da Büyükelçi olarak görev yapmış olan Emekli Büyükelçi Turgut Tülümen'in "İran Devrimi Hatıraları" adlı kitabından bir pasaj var. Bu bölüm 9-12 Haziran 1979 tarihlerinde İran'a resmi ziyarette bulunan dönemin Dışişleri Bakanı Sayın Gündüz Ökçün'ün ziyareti ile ilgili. Kendilerini de bu vesileyle rahmetle analım.
Ziyaret, İran'ın Kürdistan bölgesinin kaynadığı, Kürtlerin hükümete sekiz maddelik bir öneri sunup özerklik istedikleri bir dönemin hemen ertesine denk geliyor. Konuşulan konuların da bugün içinde bulunduğumuz gündemden çok farklı olmadığı görülüyor. Kısacası, bu anılar her bakımdan dersler içeriyor:
"(Dışişleri Bakanı) İbrahim Yazdi ile birkaç kez görüşüldü, birlikte Kum'a gidildi. Benim de katıldığım baş başa toplantıda herşey ortaya kondu. O da anlamlı ilişkilerden yanaydı. Yakın ilişkiler hükümetler düzeyinde kalmayıp halklar arasında da tesis edilmeliydi. Tarafsızlık politikası izlemeye başlayan İran yakında Bağlantısızlar Grubu'na katılacaktı. Türkiye NATO'da kalacak mıydı? Arap-İsrail sorunu ve genel olarak İsrail konusunda ne düşünüyorduk? Kuzey-Güney ayırımı, Doğu-Batı çekişmesinin yerini almıştı. Hepimiz güneyliydik. Batı'dan ne bekliyorduk?
Ökçün, sorulara doğrudan yanıt vermeden önce, iki ülke arasında bir istişare mekanizmasının kurulmasının yararlarına değindi. Bu yoldan tüm sorunların derinliğine incelenebileceğini vurguladı. Ekonomik, teknik, siyasi ve hatta askeri konularda işbirliğine niyetli olduğumuzu söyledi. Jeopolitik yönden çok önemli bir bölgede yaşıyorduk. Bu nedenle NATO'yu, Doğu-Batı ilişkilerinde mevcut dehşet dengesinde özlenen yumuşamayı sağlayabilecek bir unsur olarak değerlendirmek lazımdı. Orta Doğu'ya gelince, Filistin sorunu halledilmeden barış sağlanamazdı. Mısır-İsrail anlaşmasını bu çerçevede mütalaa etmek gerekirdi. Ecdadımız Filistin'de kan dökmüştü. Hepimizin kalbinde Kudüs-ü Şerif yatardı. Atatürk sade Anadolu için değil bütün ezilen milletler için savaşmıştı.
Yazdi, Kore'ye asker göndermemize temasla, "Sizin sayenizde Kore'de İslam dini yayılmaya başladı. Bazı alanlarda çok aktif olabilirsiniz fakat arkada iz bırakmaz. Bazı faaliyetlerin gerisinde de değişmez izler kalır. Araplar geçmişte Türklere karşı çıktı. İngilizlerin desteğine sahiptiler. Şimdi bunlar maziye karıştı. Günümüzün şartları farklıdır. Ortaya yeni bir yaklaşım koyabilirsek çok şey değişir. İran olarak Batı'dan hep birşeyler beklemişiz. 40 milyar dolarlık silah satın almışız. Bunların bakımı bile bizi Batı'ya bağımlı kılıyor. Şah'ı attık fakat Batı'ya olan bağımlılıktan kurtulamadık" dedi. Dönüp dolaşıp sözü, İslam dünyasındaki ana akıma ayak uydurmaya getirince Ökçün, Türkiye'nin zaten ana akımda olduğunu ileri sürdü. "Şii-Sünni diye bölünmüşüz. Sizin İslam Cumhuriyetiniz ile Suudi Arabistan'ın rejimi birbirinden çok farklı. Önce ortak taraflarımızı bulalım" şeklinde bir görüş ortaya attı. Buna tepki göstermek yerine Yazdi, Türk basınının kendilerine karşı çok sert bir dil kullanmasından yakındı.
Kürt sorunu tartışılırken Yazdi açık konuştu. Kürtler arasında devlet kurmak hususunda kuvvetli bir cereyanın mevcudiyetinden bahsetti. Otonomi diye istenenleri sıraladı:
-Kültürel bağımsızlık, yani kendi dillerinde okuma yazma serbestisi talebi, bunu kabul ettik.
-Kendi temsilcilerini seçme hakkı, kabul ettik.
-Mahalli yönetimlere sahip olma talebi, yerel konulara inhisar etmek ve istişari nitelikte kalmak kaydıyla kabul ettik.
-Milli Ordu'nun sadece dış tehlikelere karşı hudutların bekçiliğini yapması, sair konularda ise polis ve jandarmanın yetkili kılınması, kabul ettik.
-Tarımda gelişme sağlanması, mesken ve yol ihtiyacının devletçe karşılanması, köylerden başlamak kaydıyla kabul ettik."
Yaklaşık kırk yıl önce, bir CHP Hükümeti Dışişleri Bakanı'nın NATO, Ortadoğu, Filistin sorunu hakkındaki görüşleri ve "Ecdadımız" ile "Kudüs-ü Şerif"e nasıl sahip çıktığını göstermesi bakımından tarihe düşülmüş bir kayıt...
ÜNAL ÇEVİKÖZ/Radikal
unal.cevikoz@radikal.com.tr