O büyük insanın imamet süresi takriben yirmi yıl olup,[4] bunun on yedi yılını Medine’de, son üç yılını ise; Medine’den zorla Tus şehrine götürülerek ve Tus’ta Abbasi halifesi Me’mun tarafından şehit edilene kadar dini sınır ve ölçülerini muhafaza ederek geçirdi. İmameti döneminde dini hakikatleri açıklayarak insanların aydınlanmasına ve alimlerin yetişmesine zemin hazırladı.
İslami metinlerden; Hz. Rıza’nın tüm yaratıklara vakıf bir alim, bu alemin bereket vasıtası, Allah’ın kelimelerinin madeni, ilahi nurların sandığı ve Allah (c.c)’in ilminin hazinesi olduğu sonucu çıkarılabilir. İmam Rıza’nın Me’mun’un meclisinde değişik fırkalarla yaptığı tartışma ve konuşmalar o Hazret’in ilmi makamını ortaya koymaktadır. Nitekim defalarca Me’mun şöyle derdi: “Yeryüzünde Hz. Rıza’dan daha bilgili hiç kimseyi tanımıyorum.”
Ferid Vecdi, “Dairet’ul Mearif” isimli eserinde, “Rıza” kelimesinin altında şöyle der: “Me’mun, kabile büyükleri ve değişik fırkalardan otuz üç bin kişiyi toplayarak, ona veliahtlığı vermek için onlardan kendi aralarında en iyi insanı seçmelerini istedi. O otuz üç bin kişinin tümü Ali b. Rıza’da ittifak ettiler.”
Burada Hz. Rıza’dan nakledilen ve o büyük insanın ubudiyet makamını ortaya koyan bir mesele getireceğiz. O Hazret, Di’bil Hüzaî isimli meşhur şaire bir aba vererek şöyle buyurdu:
“İçinde bin gece boyunca ve her bir gecede de bin rekat namazın kılındığı bu abanın değerini iyi bil!”
Hz. Rıza’yı Medine’den Tus’a götürenlerin tümü de, o Hazret’in ibadet, tövbe, yakarış, teheccüd çokluğu ve ibadetteki mükemmel duyarlılığı üzerine söz söylemişlerdir.
O Hazret’in hizmetçisi olan Yasir şöyle der: “Hz. Rıza sürekli hizmetçi ve işçileriyle yemek yer; onlarla oturmak, sohbet etmek ve dertleşmek isterdi. Bazıları, yaptığı bu işinden dolayı Hazret’i ayıpladıklarında Hazret şöyle buyururdu:
“Muhakkak Allah-u Teâla birdir, baba ve anne de birdir ve sevap sadece ve sadece ameller içindir.”[5]
· İmam Rıza’nın Edep ve Ahlakı
Medine’den Tus’a kadar o Hazret’in hizmetinde bulunan İbrahim b. Abbas şöyle der: Hiç kimseye zulmettiğini, hiçbir zaman birinin sözünü kestiğini ve hiçbir isteği reddettiğini görmedim.
Ayaklarını kimsenin önünde uzatmaz, kimsenin karşısında yaslanmaz ve hiç kimseyle sert konuşmazdı.”[6]
Kâfi’nin sahibi olan Kuleynî rahmetullahi aleyhinin bu konu hakkında nakletmiş olduğu bir olayı zikredeceğiz. Ravi şöyle der: “Kalabalık bir toplulukla İmam Rıza’nın huzurunda olduğumuz bir sırada, şehrine dönmek için parası kalmamış bir fakir gelerek şöyle dedi: “Ey Allah Resulü’nün oğlu! Ben sizin dostunuz ve babalarınızın dostuyum. Nafakamı hac yolunda kaybetmişim. Bana bir yol masrafı veriniz; ben Horasan’a yetiştiğimde sizden taraf bir sadaka vereceğim. Çünkü orada servet sahibiyim. Hz. Rıza (a.s), odaya girdi. Biraz geçtikten sonra, kapının üstünden ona iki yüz dinar para verdi, gitmesi için rica ederek şöyle dedi: “Sadaka vermene de gerek yoktur.” Hazret aramıza geldiğinde ona sordular: “Neden parayı kapının üstünden verdiniz ve onu görmemek için gitmesini rica ettiniz?” Hazret cevaben şöyle buyurdu: “Ben onun yüzünde isteme zilletini görmek istemedim. Resulullah’ın şöyle buyurduğunu işitmemiş misiniz?:
“Gizli sadaka, yetmiş hac hükmündedir. Açıkta yapılan ve yapanın zilletine sebep olan günahların ve gizli günahların da Allah tarafından affedilmelerine sebep olur.”[7]
Şimdiye kadar zikredilen her şey Hz. Rıza’nın faziletlerinden bir örnekti. Bu çeşit faziletlerin yazılması Hz. Rıza’nın makamı ve şanı için yeterli değildir. Bunun için, bizim o büyük insanın Medine’den Tus’a yaptığı o mecburi yolculuk hadiseleri üzerinde bir miktar durmamız daha iyi olacaktır.
Harun Reşit’in ölümünden sonra İslam memleketi alt-üst oldu ve büyük karışıklıklar meydana geldi. Me’mun kardeşini ortadan kaldırdığı vakit, İslam memleketinin dizginini elinde tutabilmek için; İslam memleketlerinin büyüklerini bir araya getirmede fayda gördü. Bu vesileyle meydana çıkan fitneleri söndürmeyi düşündü. Bundan dolayı müsteşar adıyla şehirlerin büyüklerinden otuz üç bin kişiyi merkezde topladı, zorla ve tehditle veliahtlığı İmam Rıza’ya verdi. Bu şekilde İslam memleketinde huzur ve güven ortamını oluşturmak istedi.
Karışıklıklar dindiği vakit, şehirlerden müsteşar olarak çağırılan insanlar dağıldılar; onların çoğu kötü muameleye tabi tutuldu; ya zindana atıldılar ya sürgüne yollandılar ya da öldürüldüler. Bu cümleden, öldürülmelerinde fayda görülen insanlardan biri de Hz. Rıza (a.s)’dı. Burada hatırlatılması gereken birkaç nükte vardır:
1- Hz. Rıza (a.s) birçok yerde; Horasan’a yolculuğunun, Me’mun’nun veliahtlığını kabul etmesinin ve Me’mun’un sarayına girmesinin; Me’mun’un ona zorla yüklediği bir iş olduğunu dile getirmiştir. Medine’den hareket etmeden önce teşkil ettiği matem meclisi, o büyük insanın Mekke’deki ağlayışları, Me’mun’un temsilcileri geldiklerinde Beytullah’la vedalaşması, onlar gelmeden önce ise, büyük babasının kabrinin kenarındaki ağlayışları ve onunla vedalaşması, defalarca veliahtlığı kabul etmeyeceğini tekrarlaması, tehdit edildiği vakit, İslam memleketlerinin yönetimine hiç karışmamak şartıyla veliahtlığı kabul etmesi gibi işaretlerin tümü, bu olayın Hz. Rıza’ya cebren yüklenmiş olduğunu apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır.
2- Me’mun’un, Hz. Rıza’nın Fars yolundan[8] Merv’e götürülmesini ve mümkün mertebe gece vakti yol almasını emretmesi de bizzat, Ehl-i Beyt sevgisinin kalplerde yer ettiğini; Hz. Rıza’nın kalabalık ve şiaların çoğunlukta oldukları şehirden geçmesini engellemesinin, onun bu yönden endişe ve korku içerisinde olduğunu veya Hz. Rıza’nın kalplerde yer edinmesini istemediğinin açık bir delili değil midir?
Me’mun’un Fıtır Bayramı namazının Hazret tarafından kıldırılmasını engellemesi[9] de ikinci ihtimali güçlendirmektedir.
3- Hz. Rıza, Me’mun’un yanında kalmaktan çok fazla rahatsızdı. Çünkü, her Cuma namazının akabinde, yorgun bir halde Allah-u Teâla’dan ölümünü talep ederdi.
Acaba yalnızlıkta Hz. Rıza’ya baskı mı yapıyorlardı? Acaba münafıkça ameller, o büyük insanın üzerinde bir etki mi bırakmıştı? Ya da başka bir mesele mi vardı? Bilmiyoruz. Ancak Hz. Rıza’nın o yolculuktan şiddetle rahatsız olduğu kesin bir şeydir.[10]
4- Hz. Rıza’nın Merv’e gelmesi, İslam için çok faydalı oldu. Zira, Tus, yabancıların ilim merkeziydi ve eğer Hz. Rıza Tus’da olmasaydı, onların ortaya attıkları şüpheleri hiç kimse ortadan kaldıramazdı ve eğer o şüpheler yok edilmeseydi İslam alemi için tehlikeli olacaklardı.
5- Hz. Rıza, Merv’e doğru giderken Nişabur’a uğradı. Nişabur kalabalık ve Şiilerin oturdukları bir şehirdi. Bütün halk, Hz. Rıza’yı karşılamaya geldiler. Halk, o büyük insandan kendilerini halkın arasında tanıtmalarını ve onlar için hadis söylemesini istediler. Akıl ve sezgi, Allah-u Teâla’nın hüccetinin böyle hassas durumlarda en iyi armağanı onlara vermesini gerektirmektedir.
Halkın şevki son noktaya ulaşana kadar Hz. Rıza sabretti. Daha sonra tahtırevandan başını dışarı çıkararak şöyle buyurdu:
“Babam Musa Kazım’dan, o da babası Cafer b. Muhammed’den, o da babası Muhammed Bakır’dan, o da babası Zeynülabidin’den, o da babası Hüseyin b. Ali’den, o da babası Ali b. Ebi Talip’ten, o da Allah Resulü’nden, Resulullah da Cebrail’den naklettiğine göre Allah-u Teâla şöyle buyurmuştur:
“Lailaheillallah benim sağlam kalemdir ve her kim ona girerse azabımdan amanda kalır.”
Sonra Hazret başını tahtırevana geri çekerek birkaç adım yol aldılar. Tekrar başını tahtırevandan dışarı çıkararak şöyle devam ettiler: “(O kelimenin) bazı şartları vardır ve ben onun şartlarındanım.”