17 Nisan 2010 - 19:30

Velayet-i Fakihin hududu hakkında meseleyi üç boyuttan incelemeliyiz.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA-

Velayet-i Fakihin Hududu

Velayet-i Fakihin hududu hakkında meseleyi üç boyuttan incelemeliyiz.

A- Velayet-i Fakih konuları

B- Bizim Fakihin hatasına olan ilmimiz ve onun vilayet nüfuzunun engellenmesi

C- Velayet-i Fakihin nüfuzunda fakihlerin birbirleri ile olan rabıtaları

 A—Velayet-i Fakih konuları 

Velayet (vilayeti fakih, babanın evlatlarına olan vilayeti vb.) delillerinden örfi değerler göz önünde bulundurularak kolayca şu anlaşılır; Bu vilayet, velayet altında bulunan insanların eksikliklerinin giderilmesi ve olumsuzlukların telafisi sebebiyle Veli olan şahıs için verilir. O halde mezbur deliller sadece bu çerçeve içerisinde fakih için vilayeti isbat eder.

(Özellikle biz Velayet-i Fakih delillerin manasını hikmet (Usul-u akli) mukaddematı esasına dayanarak ele geçirmedik. Mesela; Nisa 59. Ayet ve Ahmet İbn-i İshak’ın rivayetinde itaate emir, mutlak bir şekilde itaatin vacipliğine delalet eder ve bu her çeşit hükmü kapsar. Ancak ilgili şahsın hazfı ve kelamda kesin hükmün bulunmayışına artı vilayetten hedefin, vilayet altında bulunan kimselerin eksikliklerinin giderilmesi olmasına istinad edilerek.

Fakat “Onlar benim size hüccetlerimdir” cümlesi imamın durumu ve onun gaybetine dayanarak itlaka delalet eder. Bu konuyu açıkça beyan ettik. Netice olarak mezbur itlaklar sadece olumsuzlukların telafisi mahdudesini kapsar) Bunun yanında fakihin tekmil etmekle yükümlü olduğu pek çok içtimai olumsuzluklar mevcuttur. Örneğin:

1-      Güçsüzlerin mallarındaki tasarruf: Güçsüzlerden kasıt kendi mallarında özgür ve müstakim olarak dehalet hakkına sahip olmayanlardır. Bu sözcük bazen muhtelif şahısları açıklar mesela; çocuklar, deliler ve az akıllılar. Bazen de genel ünvanları mesela zekata sahip olan fakirler. Bazen manevi gönleri açıklar mesela vilayet makamı bazen ise maddi yönleri açıklar mesela vakfı mallara sahip olan mescid İslam’i fıkıh açısından hiç kimse mal sahibinden veya onun vekilinden izin almasızın başkasının malına dehalet edemez. Eğer güçsüz bir şahıs izin vermekten acizse veya izin verse dahi onun izninin bir tesiri olmayacaksa ve bu şahsın malına dehalet edebilecek muayyen Şer’i bir velisi de yoksa bu durumda vilayet makamına rücu dan başka bir çare yoktur. Konudaki bu boşluk yüzünde Velayet-i Fakih devreye girer ve bu konuları da kapsar ( “Bizim hadislerimizi rivayet edenlere rücu ediniz” fermanını önceden okuduk. Her konudaki rücunun o konu ile münasebeti vardır. Onların emirlerine nisbeten Veli-i Emre rücu şu manadadır: İnsan bu emirlere bağlı kalmalı ve onları uygulamalı. Güçsüzlerin mallarında onlara rücu ise şu manadadır: İnsan onların kararlarını icra etmeli veya onların tasarruflarından hasıl olan neticeleri amele dönüştürmeli. Ancak önceden zikrettiğimiz ayet ve Ahmed İbn-i İshak’ın itaate emreden rivayetinin itlakı hakkında şöyle denebilir. “Bu emirler sadece fakihlerin desturlarını kabul etmeyi kapsar ve onun nişanesi şu değildir ki fakih ya da her Veli-i Emr güçsüzlerin mallarında tasarruf edebilir veya onun bu konudaki tüm emirleri uygulanmalıdır.” Fakat örfen bu iki deliden anlaşılan, bu hakkın fakihler içinde sabit olduğudur. İlk delil şudur: Fakihler emir verme hakkına sahiptirler ikinci delil ise şudur: Güçsüzlerin malında tasarruf edebilecek bir şahıs olmalıdır. Bu iki konuda kolayca anlıyoruz ki, fakih kendi vilayet makamı ünvanı ile güçsüzlerin malların da dehalet hakkına sahiptir ve zikredilen şüphenin akli yönü değil )

Şüphesiz ki Şer’i Veliye, vilayeti altındaki şahsın mesalihine riayet etmesi ve bu noktayı göz önünde bulundurarak onun malında tasarruf da bulunması vaciptir. ( Zahiren bu konuda zarar vermemeye riayet kafidir ve işlerin zararından kasıt ise mesalihin elden çıkmasıdır. Tabi şu delille; örfi anlamda vilayet şudur: Önceden güçsüz olan bir fert vilayet altında iken tıpkı güçsüzlüğü olmayan fertlerde eylemin doğruluğu şartı eylemin onun terkine nispetle daha üstün olması değildir. Mesela eğer bu fert manevi sebeplerden bir işi yapmaya teşebbüs ederse ki onun terki faydalı ve karlı değil bu durumda o akılsızca davrandı veya mesalih hilafında durdu denilemez. Bu eylemden akli mesalih farz edilmemesine rağmen. Elbette Kur’an da Enam 152 de yetimler hakkındaki hüküm bizim beyanımız dışını kapsamaz. Zira yetim için bu kanunun tedvininde dakik nokta onun mesalihinin mülahazasıdır. Şüphesiz ki eğer yetim malına dehalet bu dehaletin terki ile müsavi olsaydı. Onun yasaklanması hiç bir çeşit mesalihi oun için taşımazdı. Bu yüzden eğer Velayet-i Fakih delilleri bu yönden itlaka sahipse bu delilleri mezkur ayet ile tahsis edemeyiz.)

 Zira dedik ki vilayetin asli eksenini vilayet altında ki insanların eksikliklerinin giderilmesi ve onların olumsuzluklarının telafisi teşkil eder. Diğer bir ibaretle güçsüzlerin mallarına fakihin vilayeti peygamber ve imamın (a.s) vilayeti gibi değildir ki bu açık hüküm yolu ile sabit olup onları müminlere kendilerinden daha evla ve yetki sahibi kılsın. Ancak güçsüz şahsın mesalih ve mefasidinin teşhisi ölçüsü yine Şer’i veli görüşüdür: Her ne kadar hata da olsa. Çünkü vilayetin manası velinin görüşü nafiz ve uygulanması mecburidir dışında bir şey değildir. Dedik ki Şer’i velinin varlığı güçsüz şahsın eksikliklerinin giderilmesine sebep olur. Onun mefhumu şudur: Az akıllı insan ya da küçük çocuk böyle bir makamın varlığından sonra az akıllılık ve küçüklük tesir atından kurtulur ve onun malındaki tasarruf – Şer-i Velinin icazesi ile – sakıncasız olur. Şimdi görelim ki bazı konularda Şer’i velinin iyi ve kötüyü teşhisteki hatası ortaya nasıl bir sonuç çıkarır. Küllen bu tür hatalar güçsüz şahsın işlerinde onun vilayetinin nüfuzuna engel olmaz ve bunun, onun eksiklikleri tekmil etmesi ile bir farkı yoktur. Zira amelde hata güçsüz şahıs içinde – eksikliğin tekmilinden sonra - ortaya çıkar. Mesela; küçük bir çocuk buluğ çağına erdiğinde kendi malında tasarruf hakkına bazen hata etmesi mümkündür. Fakat biz bu hataları eksiklik bilmiyoruz ki onun telafisi için Şer’i veliye ihtiyaç duyalım. Aslında onun eksikliği onun çocukluğu idi ki Şer’i velinin tayini ile telafi edilmişti.

2- Hududun icrası:

İslam’i camiada ilahi emirler veya hükümet tarafından tedvin edilmiş hakiki kanunlara riayet etmeyen günahkarlar vardır. Bu durumda camianın Şer’i velisinin icrai kuvvetin teşkili ile bu muhalifleri cezalandırma ve onları hududun icrasi ve Şer’i uyarmalar ile kötü işlerinden uzak tutma hakkı vardır. Camianın Şer’i velisi için bu hak vilayeti fakih delillerinden anlaşılmaktadır. ( Önceden zikrettiğimiz fermanda bu mesele çok açıktır. Zira dedik ki her konudaki rücu onun kendisine münasiptir. Ancak “Etiullah” ayetinin manası ve şartsız itaati emreden Ahmed İbn-i İshak’ın rivayeti bir şüphe uyandırmaktadır ki bunu güçsüzlerin mallarındaki tasarruf meselesinde açıkladır. Şüphe şudur: mezkur iki cümle sadece itaatin vacipliğine delalet eder ve insanın diğerlerini hududun icrası ve Şer’i cezalar yoluyla mecbur etme hakkından hiç bahsetmez. Cevap ise şudur: önceki bölümlerde açıkladığımız gibi; iki delilin birleştirilmesinden anlıyoruz ki Velayet-i fakihin itlakı vardır. Birinci delil: biz biliyoruz ki bazı insanlar itaat hakkına sahipler ikinci delil: hududun icrası ve Şer’i cezalar zaruri bir emirdir. Bu yüzden itaat hakkına sahip bir fakih hududun icrası vazifesini de yüklenir ve bu şüphe aklidir örfi değil )

3- Niza ve düşmanlıkların ber tarafı:

Bazen camiada Veli-i Emr tarafından ortadan kaldırılması ve onun hükmü ile sana erdirilmesi gereken niza ve ihtilaflarla karşılaşılmaktadır. Velayet-i Fakih delilleri bu konuyu da içine almaktadır. Önceden bu özel makam - hakemlik makamı - Amr İbn-i Hanzelenin rivayetinde açıklanmıştır.

4- Camianın rehberliği:

Halk -- çoğunluğunun cahil ve az bilgili olması sebebiyle bazen camianın mesalih ve mefasi dini teşhis edip sahih siyaseti seçemez. Mesela; Bilmez ki hangi şartlarda savaş edip hangi şartlarda sukut etsin vb. Bu yüzden halk onun görüşleri sayesinde hayır ve bereket gidebilecekleri bir rehbere muhtaçtır. Bu makamda Velayet-i Fakih sınırları içerisindedir.

5- Ümmetin ferdi mesalihine dehalet:

Bazen içtimai mesalih ile ferdi mesalih veya halkın şahsi istek ve arzuları arasında uyumsuzluklar ortaya çıkar. Şer’i evveliye ahkamın gerektirdiği şey şudur. Kimse bir ferdi istemediği ve yararına olmayan bir işe mecbur edemez. Zira bu fert  Şer’i evveliye kanunlarına isyan etmemiştir. O halde eğer onu bir işe mecbur etmek istesek ki bu iş içtimai mesalih ile muvafık olsun bu durumda Şer’i ir veliye ihtiyaç vardır ki o vilayet işleri ile işleri bir düzene soksun. Mesela; bazen mesalih, malların fiyatlarının devlet tarafından konmasını gerektirir. Ancak mal sahibi evveliye ahkamı açısından malını muayyen edilmiş fiyattan satmaya hiç bir şekilde mecbur değildir. Bu yüzden onun bu işe mecbur edilmesi Şer’i vilayet işlerine muhtaçtır ki Velayet-i Fakih bunu da içine alır.

6- Havadislerde karar alma:

İçtimai mesali0 bazı konularda İslam’i ümmetin tek ve vahit bir görüşe sahip olmasını gerektirir. Mesela ayın ilk gününün tespiti, hac günlerinin tayini, Ramazan ayının tayini..... vb. Bu yüzden bu tür içtimai işler vaktin tayinine muhtaçtır ki Velayet-i Fakih delilleri itlakına istinad ile bu makamı da fakih için isbat edebiliriz ( Mülhakat Numara: 10’a rücu ediniz)

 B—Fakihin hatasına olan ilim

Şer’i hakimin iki çeşit hükmü vardır:

Birinci çeşit: Hakim hükmünde sadece Şer’i ahkamı, kimseyi önceden mecburi olmayan bir işe mecbur etmeksizin icra etmek ister. Mesela; ayın tesbiti bu tür hükümlerdendir. Zira hakim hakikatte kendi hükmü ile ayın ilk hilalinden haber verir halktan ister ki ayın tesbiti esası ile onun Şer’i neticelerine amel etsinler. Veya ihtilaf ve nizalardaki hakemlikte fakih kendi görüşüne dayanarak haklı şahsı tayin eder. Biz bu tür hükümlere “Kaşif hükmü diyoruz”

İkinci çeşit: Şer’i hakimin hükmü mecburidir ve vilayet makamı esasından suret kazanmıştır. Hatta sadır edilmeden önce bu hüküm mecburi olmasa dahi. Biz bu tür hükümlere “Vilayeti hükümler” diyoruz.

( Bu tür hükümlerde hükmün sadirinden önce onun mecburi olmaması şart değildir. Ancak hakim önceden hüküm ecsuri değildi farzı ile hükmünü sadir eder. Her ne kadar bu farz gerçeğin hilafında olsa da. Bazen de hakimin hükmü her iki çeşit hükmünde kapsar. ) Şer’i hakimin bir mevzuya - hatta bu mevzunun önceden mecburi olmadığı farzı ile dahi- nispeten icbarını asıl amili aşağıdaki şu iki meseleden biridir:

1- Şer’i hakim hükmünde bir mesalih teşhis eder ve bu iş için bir ölçü tayin eder. Elbette genellikle fert hükmün sadirinden önce ona mecbur değildir. Ancak bu hükmün çıkarılması mesalihin tahakkukunda müyesseridir. (onun icbar zeminesini ortaya çıkarır) Farz edin ki Şer’i hakim bazı malların değerinin konulması için hüküm çıkarıyor. Şüphesiz ki camiadaki herkes mallara fiyat konmasının herkesin mesalihini taşıdığı eğer bu tür icbari kanunlar olmasa İslam’i camianın iktisadi durumunun kötüye gideceğini bilmemektedir. Ve biz biliyoruz ki İslam bu duruma razı değildir. Ve ondan hep şu nida yükselir: “Her kime Müslümanların işlerine yönelmeden sabah ederse Müslüman değildir” İslam, takipçilerini tevhide çağırırken nasıl İslam’i camianın karışıklığa düşmesini isteyebilir? Bunlara rağmen böyle bir fert -- Şer’i hakimin hükmünün sadirinden önce -- tayin edilmiş fiyata bağlı kalmak için hiç bir delil görmez. Zira o biliyordur ki camiada eğer malların fiyatlarını tayin edecek bir rehber olmazsa bu fiyatlara icbarın en küçük harici bir tesiri dahi olmayacak. Çünkü bu iktisadi bir programa bağlı kalmaya muhtaç görmeyen diğerleri vardır. Bu durumda onun ferdi teşebbüslerinin içtimai müşkülatların bertarafında bir faydası olmayacaktır. Netice olarak; camianın rehberinin mallara fiyat koyma yolundan nezaret ve dehaleti söz konusu iktisadi mesalihi gerçekleştirecektir. Özellikle İslam’ın kurucusu için bu tür mesalihi Şer’i ahkamın esasına dehalet vermesinin imkanı yoktur. Ancak salih ve şayeste bir rehberin nizaretini ona zaruri bilmektedir ki o, muhtelif şart ve durumları göz önünde bulundurarak gerekli programı tedvin etsin. Bu yüzden bu tür Şer’i desturlar - ki muhtelif şart ve durumlar ile tam bir rabıtası olan – özgür kanunların bir bölümünü teşkil eder ki bu da İslam-i ümmetin rehberine verilmiş bir vazifedir.

2- Şer’i hakim bazı siyasi ve içtimai şartlarda vahdetin sağlanmasını ümmetin tamamın mesalihi olarak görür. Bu delille de ona nispeten bir hüküm çıkarır ve içtimaı bu hükmün icrasına çağırır. Hatta mümkündür ki bu hükmün kendi başına icbarı olmadığı ve Şer’i hakimin hükmünün sadırından önce uygulanmasının halka vacip olmadığını farz etsek dahi. Şimdi görelim ki Şer’i hakimin hatasına olan kesin bilgi karşısında ne yapılmalıdır-ancak kaşif hükmüne gelince örfi ayın tespiti bu hüküm Şer’i hakimin hatasına yakin eden bir kimse için cari değildir. Zira örfi münasebetlerden ortaya çıkan şey şudur: bu gibi konularda fakihin hükmü hakikati keşf ettiği ve gerçeği yansıttığı için doğrudur. ( Buradan anlaşıldığı üzere bu tür hükümler vilayeti hükümlerin hilafında olan zahiri hükümlerdendir. Önceki beyanlarda zikrettiğimiz gibi hükmün sadirinde fakihin belgesindeki hataya ilim onun hükmünü (elbette kaşifi hükmünü) doğruluktan düşürür her ne kadar hükmün kendisinde olan hatasını bilmesek dahi. Mesela; bilsek ki hakim ayın ilk gününün tespitinde kamil olmayan delillere istinad etti. Ancak tesadüfen bu hükmün gerçek ile mutabık olduğu ihtimali de mevcut. Bu durumda onun hükmü doğruluktan düşer. Zira onun vakıiyyetten bir nişanesi yoktur. Evet, eğer bu tür hükümlerin doğruluğunu vakiiyeti yansıtma itibarında bilmezsek ve sadece onu zahiri hüküm olarak telakki edersek bu durumda hükümdeki hataya olan ilim ile hükmün delilin deki hataya olan ilim arasına farklılık koyarız. Yani hükmün hatasına olan ilim karşısında o doğruluktan düşer ve delildeki hataya olan ilim karşısında ise onun doğruluğu devam eder. Ancak hakikat şudur ki eğer kaşifi ahkamın doğruluğu felsefesini bu nokta dışında bilsek ki mezbur hükümler gerçeği yansıtır - onların doğruluğunu zahiri ahkam babından bilebileceğimiz başka bir nokta yoktur. Elbette kaşifi ahkam hilaf da veya delilde olan hataya ilim karşısında doğruluktan düşmez farzı örfen uygunsuzdur.)

Bu yüzden hakimin hatasına olan kesin bilgi durumunda mezbur hüküm vakiiyeti yansıtmaz ve doğruluktan düşer. Diğer bir ibaretle; bu tür hükümler fetva ve rivayet olan ilim durumunda doğruluk ve itibardan düşerler. Bu genel kanunun bir istisnası vardır ki bu hakemlik meselesi ile ilişkilidir. Amr İbn-i Hanzelenin rivayetine göre Şer’i hakimin hükmü bu gibi konularda -- hatta onun görüşünün hata olduğuna ilmi olan kişi tarafından ile - icra edilmelidir. Yani hiç kimse Şer’i hakimin emri hilafında amel edemez. Bu yüzden Şer’i hakimin onun aleyhinde hüküm verdiği ve onun kendisini hak sahibi bildiği bir insan yine de ona boyun eğmelidir. Zira biz örfi kanunlardan istinbat ediyoruz ki hakimlik makamı bu sebeplerden hakime verilmiştir ki o ihtilaflara son versin. Eğer farz etsek ki onun hükmü hakimin hatasına ilmi olan şahıs ihtilafında benim hakimin hatasına yakınım var diyebileceği pek çok konu ile karşılaşılır  ve bu mevzu ihtilafların sona erdirilmesi ile uyumsuzluk taşır. Evet hakimin hükmü hiç bir şekilde hürmete ilmi olan kişi hakkında cereyan kazanamaz. Mesela hakim bir ihtilafta tarafların birinin lehinde hüküm vermiştir. Ancak bu şahıs hakkın diğer tarafta olduğunu bilmektedir. Bu yüzden o hakkı sahibine döndürülmelidir ve “Hakim hüküm verdi” bahanesi ile batıl iddiasında ısrar ederek bu hükmü gelince; Hakikat şudur ki bu tür konularda hataya olan ilmin bir manası yoktur. Zira burada hakim Şer’iatta bunun benzeri bir hükmün varlığını göz önünde bulundurmadan hüküm verir. Diğer bir tabirle; bu hükmün doğruluk ve itibarı gerçektir onun doğruluğu zahiri bir emir ve gerçek ile muhalefeti tasavvur edilebilir olmadan. Evet, şöyle denilmesi mümkündür: Ben hakimin karar alma ve mevzunun teşhisinde hata ettiğine yakin ediyorum, benim fikrim onun sadir ettiği hükümden daha doğrudur. Ancak bu iddiada hakimin hükmünü doğruluk ve itibardan düşürmez. Çünkü Velayet-i Fakih’in manası şudur “onun işlerde karar alma yetkisi vardır. Vilayeti altındaki insanların değil” ve Velayet-i Fakih’in delillerin onun hükmünün icrasını zorunlu kılmaktadır. Hatta onun yanlış yaptığı aşikar olsa da. Elbette eğer bir şahıs hakimin hükmettiği şeyin haram olduğunu bilirse artık bu hüküm onun hakkında nafiz olmayacaktır. Her ne kadar hakim onu -- içtimai mesalihin gerekliliği olarak - bu işe zorlasa da. Bunun delili şudur:

Velayet-i Fakih Şer’i kanunlar ve icbarlar ile uyumlu olduğu takdirde uyulması mecburi çerçevesindedir ve bu konular örfi münasebetler ve akli dayanaklar ile vilayet sınırından hariç olurlar. Biz örfi düşüncelerden anlıyoruz ki eğer Şeriat sahibi irini içtimai vilayet makamına getirirse onun vilayet sınırları Şer’i kanunlar dairesinden dışarı çıkmaz (Mulhakat Numara 11’e rücu ediniz)

C- Diğer Fakihler ile irtibatta da Velayet-i Fakih

Bu meseleyi bir kaç madde ile açıklıyoruz.

1- Hakimin güçsüzlerin malına nispeten dehaleti nafizdir ve diğer fakihler de bu hüküm karşısında muhalefet etmemelidirler. Her ne kadar onlar Şer’i hakimin hükmünde hata ettiğine inansalar da. Bizim delilimiz şudur; Şer’i velinin maldaki tasarrufu mal sahibinin tasarruf hükmü gibidir ve onun karar alma ve teşhis deki hatası tıpkı mal sahibinin hatası gibidir bu durumla da bazen karşılaşılır. Aynı zamanda güçsüz şahsın malı ile muameleyi Şer’i velinin izni ile uygun gören fıkhı delil, her ferde nispeten sahih muamelenin eserlerini onun içinde aynı bilmemize sebep olur.

2- Niza ve ihtilafların bertarafnda hakimin hükmü herkes için -- hatta fakih – nafiz ve karşı çıkılamazdır. Amr İbn-i Hanzelenin rivayetinde hakim için hakemlik şartı taraflardan birinin fakih ise hakimin onun hakkındaki hükmü itibardan düşer manası yoktur. Fıkhı mizanlar örfi münasebetler de bu konuyu doğrultmaktadır. Usulen nizanın sona erdirilmeye ihtiyacı vardır ve nizalı taraflarda daima fakihin olmaması gibi bir şart yoktur. (Bazen tüm şartlara sahip olan fakih de diğer bir şahısla ihtilafa düşmektedir.) Aynı zamanda düşmanlıkların sona erdirilmesi hakimin hükmünün nizalı taraflara ilaveten diğerlerine de nafiz olmasını ve kimsenin ona muhalefet hakkına sahip olmamasını gerektirir.

3- Hakimin kaşifi yet yönü olan ayın ilk gününün tespiti gibi konuları içeren hakimlik meselesinin dışında alan hükmü, bu hakimin delillerinden habersiz olan bir fakih için doğrudur. Bu konu Velayet-i Fakih delillerinden zahir olmaktadır. Camianın eksikliklerinin tedvini görevini eline almış bir kişinin vilayeti vardır. Bizim farzımız şu ki hazır halde eksiklik mevcuttur ve diğer içtimaının halkı hakimin hükmündeki delillerden habersizdir. Hususen bu konuda bilgisi olmayan fakihde mezbur hükme dahildir. Ayrıca Ahmed İbn-i İshak’ın rivayeti şuna delalet eder: İmam (a.s) ona, Osman İbn-i Said Emri ve oğluna güvenilir olmaları sebebiyle rücu emrini vermişti. Oysaki Ahmed İbn-i İshak büyük ve güvenilir rivayetçilerdendir.

4- Hakimin vilayeti hükmü - güçsüzlerin malında dehalet konusu dışında - diğer bir fakih için aşağıdaki şu altı durumdan biri olarak tasavvur edilir.

Birinci durum: İkinci fakih birinci fakihin davranışının sahihliğinden habersizdir. Burada delilinin manası şunu gerektirir ki Şer’i hakimin onun hakkındaki hükmü nafiz olmalı özellikle de Ahmed İbn-i İshak’ın şahsen büyük ve güvenilir bir rivayetçi olduğu noktası göz önünde bulundurularak.

İkinci durum: İkinci fakih ilk tarzın doğruluğuna vakıftır. Yani onun kendisi de icbarı mesalih aslında bu tarzı bulmuştur. Burada ona farzdır ki o fakihin tarz ve programını uygulasın ancak kendi görüşü aslına göre, Şer’i hakimin hükmünün nüfuzuna göre değil. Bunun açıklaması: Söz konusu durumda Vilayet-Fakih delilinin birinci kişi için aynı ikinciye olan derecede itibarı vardır. Buna ilaveten bu ikinci kişi eksiklik durumuna düçar olmamıştır. Yani o kendi ilmi ile, sahih vazifeyi derk edemeyen diğer insanların aksine sahih tarzı bulmuştur. Bu şartlardan Velayet-i Fakih delillerinin bu konuyu kapsamadığı anlaşılır.

Üçüncü durum: İkinci fakih ilk fakihin tarzının doğruluğunu kabul ediyor ancak zaten bu tarzın icbarı mesalihini tanımıyor. Mesela o, eğer seçilirse çok yerinde olacak diğer bir tarzı da biliyor ve ilk fakihin seçtiği tarzın bu tarzdan daha iyi olmadığını düşünüyor. Her ne kadar ilk fakihin tarzı sahih ve güvenilir olsa da. Bu tür konularda genellikle ikinci fakihe vaciptir ki Şer’i hakimin hükmüne uysun ki ümmet arasında vahdet sağlanabilsin.

Dördüncü durum: İkinci fakih biliyor ki bu konuda Şer’i hakim hata etti. Ancak o, icbarı mesalih hatadan emin olunsa da ona itaat etmeyi gerektirmekte olduğunu dert ediyor. Çünkü ümmetin birliği ve vahdeti korunmalıdır. Şüphesiz ki bu şartlarda ikinci fakih bu hükme amel etmelidir. Ancak onun ameldeki ayarı kendi görüşü olmalıdır ilk fakihin emri değil. Zira Velayet-i Fakih delilleri bu konuları kapsamaz.

Beşinci durum: Dördüncü durumdan şu fark ile ayrıdır. İkinci fakih birinci fakihin görüşüne itaati doğru görememektedir. Elbette o mesalihin halkı bu hatadan agah etmemesini ve Müslümanlar arasında ikilik yaratmamasının gerektiğini bilmektedir. Bu halde bir taraftan ona vacip değil ki birinci fakihin emrine itaat etsin ve diğer bir taraftan da ona haradır ki onun hükmünü eksik göstersin.

Altıncı durum: Dördüncü durumdan şu fark ile ayrıdır. İkinci fakih birinci fakihin görüşüne itaat veya onun karşısında sükutta hiç bir Şer’i ve icbarı mesalih tanımamaktadır. Mesela ikinci fakih biliyor ki bu hata karşısındaki sükut vahdetin getireceği iyi sonuçlardan daha fazla ziyana sebep olacak. Bu durumda ikinci fakih birinci fakihin hükmünü eksik gösterebilir.

Şura ile Velayet-i Fakih’in Mukayesesi

Önceki konulardan anlaşıldığı üzere İslam’i hükümetin nizamı “İş bilir adil fakihin vilayet-i” temeli ile sağlamlaştırılmıştır ve Şura - diğerlerinin özellikle hayatın mühim konuların da ihtisaslaşmış bilirkişileri bilgi ve tecrübelerinden faydalanma manası ile -- da normal şartlarda gerekli bir iştir. Zira İslam’i ümmetin mesalih bu müşaverelerdedir ve onların mesalihine riayette Veli-i Emr’e farzdır. Ancak gaybet döneminde hükümetin şekli ile ilgili ayrıtı ve cüzi yatlara hiç bir şekilde işare edilmemiş, kitab ve sünnette bu konuda bir beyanda bulunulmamıştır. Mesela, hükümetin rehberliğini bir fakih mi elinde bulundurmalıdır yoksa fakihlerden oluşan bir şura mı bu vazifeyi yüklenmeli dir? Adli kuvvet ile icrai kuvvet bir mecliste mi - ki onun üyeleri millet tarafından seçilir -- toplanmalı yoksa onların her biri özgürce vazifelerine mi amel etmeli? Meclis üyeleri fakih (veya fakihler şurası) tarafından mı seçilmeli yoksa bu seçime tüm ümmet mi katılmalı? Fakihler ile ümmetin görüşü arasında yöneticilerin seçilmesi hakkında uyumsuzluk ve çelişkiler çıkarsa hangi tarafın görüşü tercih edilmelidir? Burada kemiyet mi seçilmeli keyfiyet mi? Normal halkın görüşleri muteber ve kanunların tedvinin de Müyesser mi dir? Fakih “Özgür kanunlar” kısmına bu görüşleri dahil etmelimi dir? Eğer böyle ise bu işin hudud ve şeraiti nedir? Usulen kimler seçime katılır ve kimin görüşü ile müşavere suret kazanır? Seçimden sonra hükümetin rehberleri kendilerimi karar alırlar yoksa meşveret katılanların görüşünü mü uygularlar. Eğer böyle ise bu tabiiyet ve itaatin sınırı nereye kadardır? Vb. Sorular.... Tüm bu soruların cevabı şu noktadadır:

 İslam’da bu tür meseleler hakkında hiç bir özle tarz gösterilmemiştir. Aslında muhtelif zaman ve mekanda şartların farklılığı ile işin şekli de farklılık kazanmaktadır ve ümmetin Veli-i Emr’i her zaman ve mekanda münasip tarzı seçmekle ve hükümet kanunlarını tedvin etmekle yükümlüdür. Bu tayin edilmeyiş İslam için kesinlikle bir eksiklik ve uyumsuzluk sayılmaz. Gerçekte bu İslam’ın azamet ve değerinin nişanesidir ve bu değişebilirlik onu her zaman ve mekanda üstün ve şayeste kılmaktadır. Elbette biz “Şura” konusunda ehli tesenün yazarlarından bazılarına intikal ettik ve hükümetin temelinin şura olduğunu teyit eden kimseler itirazda bulunduk. Onlar diyorlardı ki: Şura hükümetin şeklinin ve onun hudut ve şeraitinin mukaddes kanun koyucu tarafından tayin edilmeyişi bu dinin değişebilirliğinin ve her zaman ve mekana uyabilirliğinin nişanesidir bu onu diğer dinlerden üstün kılmaktadır. Buz bu konuda dedik ki: Eğer İslam külli ve her yönlü bir kaide sunsaydı ki bu muhtelif zaman ve mekandaki şartlarda sadece doğrunun tanınması ve onun uygunluğu açısında ihtilaf taşısa ancak onun külliyatı sabit ve değişemez olsa ve onda hiç bir kaşıklık ve belirsizlik görülmeseydi. Bu durum o dinin imtiyaz ve üstünlüğünün nişanesi sayılırdı. Ancak şurai nizam böyle değildir ve asla külli ve sabit bir kaideyi sunmaz. Gerçekte onda pek çok karışıklık ve belirsizlik mevcuttur ve onun hakkında bazılarına değindiğimiz pek çok soru ortaya konulmaktadır. Bu sorular - Şura sahih olsa - ise bu dinin üstünlük ve imtiyazının değil eksiklik ve uygunsuzluğunun un nişanesidir. Örneğin; Biz bilmiyoruz ki vilayet hakkı (Şurai nizamda) keyfiyet açısından üstün olan bir grubun mu dur kemiyet açısından üstün olan grubun mu? Vb. sorular. Ancak Velayet-i Fakih böyle değildir. Zira biz beyan ettik ki meselenin külliyatı açık ve sabittir ve vilayet hakkı müşahhas ve muayyen hudur ile gerekli şartlara sahip olan fakih için dikkate alınmıştır. Diğer bir ibaretle Veli-i Emr muhtelif zaman ve mekanda mesalih aslı ile teşebbüste bulunan, vilayeti ile işlerin icrasının onunla ilgili olduğu hükümeti nizam ve kanunların cüzi yatını tedvin eden, Şuranın şekil ve itibar durumunu veya halkın görüşünü veya yöneticilerin seçimini veya meclisi muhtelif zaman ve mekandaki şartlara göre muayyen eden bir kişidir. Bu yüzden her ne kadar bu konuda İslam biraz sükut edip özel bir tarz sunmamışken şahsın muarrifi ile tüm kanunları ve değişmez tarzı göstermiştir. Bu şahıs ise gerekli şartlara sahip fakihtir ki onun ümmet üzerinde vilayet hakkı vardır. Şöyle denmesi mümkündür;

Değişebilirlik, cüzi yatın tayin edilmeyişi ve onların Veli-i Emr’e bırakılması gerekli değildir. En iyisi tüm hükümet ile ilgili desturların mukaddes kanun koyucu tarafından sunulmasıdır. Zira insanları birbirleri ile olan bağı ve birbirleri tarafından giderilmesi gereken ihtiyaçları sabit olur ve bu insanın tabiat ile olan bağı gibi değildir ki zamanın geçmesiyle farklılaşsın ve insanın tabiata olan sutasına, rüşd ve ortaya çıkan mukaddes kurucusunun iktisadi kanunların bir kısmını bu iktisadi kanunları tedvin etmesi göze tabii görülmektedir ancak böyle bir amelin hükümet kanunlarında ve onun Veli-i Emr’e bırakılmasında hiç de tabii olmadığı çok aşikardır.

Bunun açıklaması: Muhtelif şartlarda insanların birbirleri ile olan ilişkisi değişmez ki muhtelif zamanlarda hükümetin şeklinin değiştirilmesine ihtiyaç olsun ve neticeden özgür kanunların tedvinin Veli-i Emr’e bırakılması zaruret kazansın.

Ancak hakikat şu ki; her ülkenin siyasi nizamı iki mühim meseleden tesir alır:

Birinci mesele: İslam’i devletin kendileri için kanunlar tertiplemiş diğer devletler ile ilişkide özel bir takım programları vardır. Kendileri için kanun tertiplemiş olmaları delili ile onlar en azından muhtelif zamanlar da değişik şartlar ile karşı karşıya kalacaklardır. İşte bu değişebilirlik İslam devletinin de programlarındaki değişikliğe sebep olmakta ve hükümetin rehberini ümmetin siyasi nizamını İslam’ı sahih stratejiye teveccühen cihanın siyasi nizamı ile ilişkide sağlam ve sabit bir şekilde tedvin etmeye mecbur etmektedir.

İkinci mesele: Halkın birbirleri ile olan bağ ve ilişkileri hükümet meseleleri, muhtelif içtimai şartlar, zaman, imkanlar, halkın sayısındaki azlık ve çokluk, zamanın geçmesiyle içitmadaki sorunların artması, hükümetin genişleyerek farklı içtimaları içine alması vb. konularda farklılık gösterir ve genellikle vahid bir içtimada bir mesele iki ayrı zaman diliminde değişikliğe uğrar. ( Ayrıca muhtelif şartlarda halkın irtibatın fark etmesi de mümkündür. Mesela zevcelerin sayısı savaş zamanı ile diğer zamanlar için fark eder ve her zamanda özel bir mesalih yolu takip edilir. ) Örneğin; yöneticilerin seçilmesi veya şurai nizam -- Veli-i Emr’in mesalihi böyle bir nizamda gördüğü konularda - ya da görüş sunmanın icra edileceği durumlar. İçtimadaki insanları sayısı, onlardaki psikolojik özellikler, toplumsal ilişkilerdeki inhiraflar vb. konular bu meseleyi müstakimin etkilemektedir. Bu yüzden değişebilirlik dışında hiç bir çare yoktur ve mukaddes kanun koyucu her zaman ve mekânda ona rücu edilmesi gereken bir makamın tayininden sakınmamıştır. Bunun için İslam uygun şartlara sahip fakihin muarrifi ile bu düğümü çözmüş ve onu İslam’ın değişebilirlik özelliğindeki eksikliklerin tekmilinde özgür bırakmıştır. Açıktır ki bu değişim durumu değişebilirlik olarak söz konusu edilmiş ve şura nizam ile hiç bir benzerlik taşımamaktadır. Çünkü o nizamda hiç bir şekilde özgür kanunları tedvin etme liyakatına sahip bir kişiden bahsedilmemektedir. Bu beyan ettiklerimizden geçsek dahi yine de Velayet-i Fakih nizamına bazı itirazlar olması mümkündür.

Tıpkı şurai nizam ile ilgili itirazlar gibi şimdi bu itirazlardan bazılarına değinerek onlara cevaplar getireceğiz:

 

 

Ekler