Uluslararası Ehl-i Beyt (a.s) Haber Ajansı – ABNA: Uluslararası ilişkilerde, bir krizin gölgesinde elde edilen kazanımların bazen krizin kendisinden daha büyük olabildiği gözlemleniyor. Son aylarda yaşanan nükleer müzakere sürecine ilişkin değerlendirmelerde, Trump yönetiminin en azından mevcut aşamada Batı Asya’da geniş çaplı ve maliyetli bir çatışmaya girme eğiliminde olmadığı kaydediliyor. Ekonomik kaygılar, enerji fiyatlarında olası bir sıçrama endişesi, geniş bir savaşın güvenlik yansımaları ve ara dönem seçimleri ile Dünya Kupası gibi önemli uluslararası bir etkinlik öncesinde göreli istikrarın korunması gerektiği, Tahran için potansiyel baskı unsurları olarak sıralanıyor.
Ancak sahada yaşananların, en azından bazı gözlemciler açısından bu mantığın tersine işlediği aktarılıyor. Müzakerelere dair yoğun ‘olumlu mesaj’ trafiği ve sürekli olarak anlaşmaya varılması gerektiğinin vurgulanması, karşı tarafta Tahran’ın Washington’dan daha fazla acele ettiği izlenimini yaratmışa benziyor. Siyaset dünyasında, karşı tarafın sizden daha fazla anlaşmaya ihtiyaç duyduğunu hissetmesi durumunda esneklik gösterme motivasyonunun azaldığı, aksine taleplerini artırmaya yöneldiği belirtiliyor.
Bu çerçevede, savaş tehdidinin ABD’den taviz koparmak için bir araç olmaktan çıktığı, tersine İran’dan daha fazla taviz talep etmek için kullanılan bir enstrümana dönüştüğü ifade ediliyor. Öyle bir denklem oluştuğu anlatılıyor ki, Washington önemli bir bedel ödemeden müzakere ortamından azami faydayı sağlayabildi.
Trump’ın eşzamanlı hedefleri
Analistler, Trump yönetiminin bu süreçte birden fazla hedefe ulaşmayı başardığını kaydediyor. Bir yandan anlaşma ihtimalini canlı tutarak küresel piyasalardaki psikolojik ortamı kontrol altında tuttuğu ve enerji fiyatlarında sert bir sıçramanın önüne geçtiği belirtiliyor. Diğer yandan, savaş ile müzakere arasında bir askıda kalma durumunu koruyarak, ABD’ye ağır maliyetler çıkarabilecek bir krizin eşiğinden uzak durduğu aktarılıyor.
Tüm bunlardan daha kritik olduğu düşünülen bir gelişme ise şu: Kamuoyunun ve bölgesel hesaplamaların önemli bir kısmının müzakere sürecine odaklanması sayesinde, İsrail rejimine Lübnan cephesinde projelerini daha düşük baskı altında yürütme ve ülke halkına yönelik saldırılarını artırma fırsatı doğduğu ifade ediliyor. Sonuçta ne bir savaş çıktığı ne de bir anlaşmaya varıldığı, ancak zamanın, durumun aşındırıcı etkisinden en fazla faydayı sağlayan tarafın lehine işlediği gözlemleniyor.
Masadan kalkma iradesi belirleyici oluyor
Geçmiş yılların deneyimleri hatırlatıldığında, karmaşık müzakerelerde sadece masada bulunmanın bir değer ifade etmediği, asıl belirleyici olanın ihtiyacın nasıl sergilendiği ve masadan kalkmaya ne kadar hazır olunduğu olduğu vurgulanıyor. Karşı taraf zamanın kendi lehine aktığını hissettiğinde taviz vermek için herhangi bir gerekçe görmüyor.
Bu aşamadan çıkarılan en önemli derslerden birinin şu olduğu değerlendiriliyor: Diplomasinin ulusal çıkarları sağlayabilmesi için güç, stratejik sabır ve baskı araçlarını elde tutmakla birlikte yürütülmesi gerekiyor. Aksi takdirde müzakerelerin, karşı taraf için krizi yönetme ve yeni talepler dayatma fırsatına dönüşme riski taşıdığı belirtiliyor.
Karşıt görüş
Batılı diplomatik kaynaklardan yapılan bazı değerlendirmelerde ise müzakerelerin sürüyor olmasının bile tansiyonun düşürülmesi açısından olumlu olduğu ve İran’ın nükleer faaliyetlerinde yavaşlamaya yol açtığı ifade ediliyor. Bu kaynaklar, diplomasinin kesintiye uğramamasının her iki taraf için de kazanım olduğunu savunuyor. Ancak bu görüşe karşın, yukarıda aktarılan analist değerlendirmelerinde, böyle bir yaklaşımın asimetrik ilişkilerde zayıf tarafı daha da zor durumda bırakabileceği uyarısı yapılıyor.
yorumunuz