Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Yaptıkları her işte, otorite’den izin almak gibi, bir şiarları var onların.
Ve onlar… Dünyanın otoritesinin ABD/İsrail olduğu kanısından yola çıkarak, onu rahatsız edici her tutumdan, şiddetle kaçınanlar…
Bunu strateji olarak benimseyenler!
Her otorite diye adlandırılan yapıyla girişilen mücadelede; bu cemaat, ortalıkta görünmemiş, hatta onun yanında yer almıştır.
Ecevit döneminde, asker yumruğunun ortalığı titrettiği her dönemde; 28 Şubatta…
Mavi Marmara baskınında bunu en gür şekilde ilan ettiklerinde, Bülent Arınç: “Hocam ne derse doğrudur.” diyerek AKP hükümetinin son dönemdeki Dış Siyaset Stratejisi’nin de sınırlarını çiziyordu: Esip gürle ancak; otoritenin (ABD/İsrail) istediği kadar…
Halk desteğiyle, daha bağımsız bir çizgide olacağı kanısı, birden bire Hükümetin ABD ve AB çıkar stratejisiyle örtüşen çizgiye kayması neticesinde ters yüz oldu.
Şimdilerde, resmi anlamda Hükümet, sivil anlamda da Kamuoyunun, “Fetullah Cemaati” dediği yapılanma, birbirini tamamlar çizgide buluşmuş görünmektedir.
Yani Cemaat, “oy silahı” ve uluslar arası görev gücüyle, Hükümeti kendi çıkarı noktasında ıslah yönündedir.
İyice Amerikancı çizgide olan bu hareketin, yazılı ve görsel basındaki simalarının bu uğurdaki son mücadelelerini artık anlamakta zorlanmıyoruz; ABD ile beraber yürümek…
Onun için o yapılanmadan bir şey beklemek saflık olur. Ne sivilleşme adına, ne kaynaşma adına, ne ilerleme adına. İktidar dostu bir yapı işte… Kim iktidarsa (otoriteyse) ona dost!
Bir “yol” onların ki!
Duamız, başarılı olmamaları noktasındadır.
Çünkü biz, ABD’yi “Büyük Şeytan” olarak görenlerdeniz.
Çünkü biz, dünyanın yaşadığı zulmün, adaletsizliğin, yağmanın altında onun olduğunu biliyoruz, ve onunla kol kola, el ele verenlerin; iş bittiğinde kollarının da, ellerinin de koptuğunun defalarca şahidiyiz…
Benim asıl anlatmak istediğim; bu ülkenin 1980 sonrası gelişen İslami düşünce işliğini yapmaya çalışan Müslümanlarının; son on yıldan, günümüze yaşadıkları serüvenle ilgili…
Şimdilerde çoğunun; Hükümete memur olduğu, eli kalem tutan bu insanlar, halkımıza bir “model” sunmanın çok uzağına düştüler.
Rızık kazanmayı, çoluk çocuğun da bir hak hukuku olduğu, gerçeğini elbette saklı tutmaktayız.
Ama ideolojik iddia sahibi olmanın verdiği bir takım sorumlulukların, “ciddi bir kırılma” yaşanması durumlarında, “tercih edilmesi gereken”in ne olacağının elbette sağlıklı bir tespiti olması gerekiyor değil mi?
İşte burada, bizim de sorunumuz başlamış görünmektedir.
Başbakan’ın her dediğine “doğrudur efendim” diyen, geçmişi İslamcı bir sınıfla karşı karşıyayız…
İktidardan, ama ona mesafeli, bir yapı maalesef oluşmadı bu ülkede.
Gelişimi, ilerlemeyi, tutarlılığı ortadan kaldıran bir durum bu.
Örneğin:
Ki, o Başbakan: “Nato’nun Libya’da ne işi var?” derken de, aynı Nato’nun bu ülkede 30 bin sivili öldürmesini öylece seyrederken de bu insanlar vardı yanında.
Sadece yanındaydılar o kadar! Sessizce, uysalca…
“Ne işi var?” diyenin, 30 bin canın toprağın altına gömülmesi karşısında, bu sefer ne dediğini soracak iradeleri de mi Nato bombardımanına tutuldu?
Ya da orada susanlar, Suriye konusunda aynen Irak işgalinde olduğu gibi niye ortada uçuşan ABD enformasyon yalanının işçiliğini yapıyorlar?
Fahd’ın Suudi Arabistan mı özgür, Esed’in Suriye’si mi?
Niye Suriye’de şahiniz, Fas’da sus pus?
Fas’da insan yaşamıyor mu yoksa? ABD, dediğinde mi konuşulur bu ülkeler?
“Suriye bizim iç işimizdir” sözü, Uluslar arası arenada altından kalkılacak söz müdür? Bunun karşılığının Ermenistan, Irak, İran’dan gelmesi durumunda elimizdeki hangi tez söz konusudur? Sınır ne demektir,egemenlik nedir ve kimindir, haydin cevaplayalım.
Uygulamaya koymak istedikleri bu tez, ABD’nin dünyayı talan ederken ki söylemlerine ne kadar benziyor.
Niye tartışamıyor Müslümanlar, nedir bu korku?
Bu ülkenin vicdanı mı işgal edildi…
Daha önceki dönemlerde kendini sistemden soyutlamış, ona karşı muhalif bir duruş sergilemiş birçok insanımız, AKP hükümetiyle birlikte, bizzat sistem oldular.
“Duruş sahibi” olanların “sistemle çözülmesi” gibi ileriki yıllarda okutulacak bir ders söz konusudur şimdi.
Danışmanlar içerisinde, RTÜK, TRT, Anadolu Ajansı vs… içerisinde şimdilerde hatırı sayılır derecede o dönemin “İslamcı” diye adlandırdığı kişiler bulunmaktadır.
Ve onlar, bugünün Türkiye’sini imar ediyorlar.
Politika üretiyorlar, üretilen politikaları uyguluyorlar.
Yaşananların sorumluluğunu alıyorlar.
Bunun ne derece farkındadırlar bilmiyorum.
Ülkemiz; gelinen noktada, gerek içeride, gerekse dışarıda, akıl ve izan sahibi hiç kimsenin iyi yolda ilerliyor diyebileceği bir yerde değil.
Bu, yapılanları görmemek, kadirşinassızlık değil, şimdi yıkılanların o gün yapılanları katlamak üzere oluşunun kaygısıdır.
Ya da o gün yapılan iyileştirmelerin, bu günün alt yapısı olduğu kaygısıdır.
Sosyal kutuplaşmanın, en derin yaraların açıldığı dönemlerde dahi, (deprem mesela) kendini en çıplak bir şekilde göstermesi, İslami stratejinin ürünü mü olmaktadır şimdi?
Yoksa kendini bir yerlere kapatanların, artık “geldikleri yerin çok uzağında” ortaya bir model koyamamalarının mı tezahürüdür diyeceğiz.
Bir kibir, vurdumduymazlık, tepeden bakma söz konusu.
PKK’nın varlığının; İslami yaşam şeklinin bu ülke Müslümanlarından esirgendiği için…
“Türk Milliyetçiliği”nin bir sonucu olarak “Kürt Milliyetçiliği”nin ortaya çıktığı… Kardeşliğimiz için, bize İslam yeter diyen kalemlerin, bugün o kalem oynatmaların gereğinin yapılacağı yerde, “gömleğimizi değiştirdik” savunusuyla gizlenmelerini nasıl izah edeceğiz?
Yaptığım, oturduğum yerden parmak sallamak değil elbet.
“Slogan atmak”la,”imza atma”nın da farkını ve sorumluluğunu elbette bilmekteyim.
Kimseye de; “Haydin ne duruyorsunuz Şeriat getirin!” de demiyorum.
Ama danışmanlık yapanların, bürokratlık yapanların, Hükümetin lojistik desteğiyle yazıp çizenlerin de bir hayal kırıklığı yarattıklarını belirtmemiz gerekiyor.
On yıllık hükümetle beraber bu ülke insanları Müslümanların şahsında bir model görebildi mi?
Merkez Bankası Eski Başkanı Durmuş Yılmaz’ın tek başına yaptığının dışında başka tek bir örneğimiz var mı?
Biliyorsunuz, kendisi bu görevden ayrıldığında neredeyse herkes selama durmuş, eminliği noktasında şehadet etmişlerdi. Mesleki başarısını, kişisel duruşuyla taçlandırmıştı.
Ki, giderken kendisine esenlik dileyenler, onun bu göreve geldiği günlerde kapısındaki yırtık ayakkabılar basına yansımasıyla, onu küçümsemiş “Bu ve Merkez bankası he mi?” demişlerdi
AKP ile sarhoş olanların uyanması gerekiyor
Birilerinin bu konuda zaten var olan sorunu yüksek sesle konuşması gerekmektedir.
Ne içeride sosyal barış, ne dışarıda dostluk…
Birer birer dökülüyor her şey!
“Niye İsrail’de var? İran’da da Nükleer enerji olmalı” diyerek; “İsrail’i koruyacak, İran’ı vuracak” Füze kalkanını yerleştiriyorlar topraklarımıza.
Batı müttefikliği kokan bu durum, bizimkilere ne yaptırıyor? Hadi hükümet çaresiz, peki ya sivil toplum örgütleri, basın, eli kalem tutanlar…
Füze kalkanı değil tek konu diğer meselelerde de öyle.
Niye milyonluk reddiyeler yapılamıyor? Olayı benimsediklerinden mi, hükümetten korktuklarından mı?
Bir çelişki yumağı…
Güvenilirliğimizi kaybediyoruz
Ne CHP’nin solcuları, nede MHP’nin sağcıları… AKP’nin muhafazakarlarıdır sorumlu olanlar.
Sorumluluğun, sorunlu olduğu günlerdir.
İçeride bunlar, dışarıda ABD ve AB destekli strateji…
Tek başına bir Suriye yetti de, arttı bile.
Şimdi ABD ile aynı çizgide yürümeği bile bir “beis” olarak görmüyor İslamcılar(!)…
İran’ı, ulusal davranmakla, Hizbullah’ı pragmatist davranmakla itham edenlerin kendileri nece davranmakta?
Başbakan aşkı sarmış her yeri. Korkarım Ahmet Altan’ın değimiyle: Başbakan kendi zaferinde mağlup olacak bu kez. Bu duruşsuz çevre, bir talihsizliktir!
Suriye’nin ABD’ci çizgiye çekilmesi, Hizbullah-Hamas-İran hattından koparılması adına Uluslar arası gücün bölgedeki en büyük işçiliğini şimdi onlar yapmaktadır.
Clinton, Obama, Sarkozy, Merkel düğmeye basmadan önce sanki Suriye yok gibiydi.
Sanki kaburgalarını kırarcasına sarılmıyordu Başbakan Esed’e…
Türkiye-Suriye Stratejik Bakanlar Toplantısı’nı sanki bunlar yapmadı?
Düğmeye basıldıktan sonra “artık bu ülkede bir cani var, ve ondan kurtulmamız gerekir” tezini ne çok sevdiler.
ABD memnun… İslamcı(!)ların gözü dönmüş!
“Suriye Muhalefeti” dedikleri örgütü Türkiye onlarla şekillendiriyor. Enformasyon savaşını onlarla yürütüyor. “Karartma hareketini onlarla uyguluyor.
“Karayılan’ı, İran yakaladı ve bıraktı…” haberi Yeni Şafak gazetesinde yayınlanıyor. En basit gazetecilik kurallarından bile haber yok! Masa başı, veya üst düzey yetkili dedi ki… diye ucu açık dezenformasyon.
İran Büyükelçiliği’nin İsrail’le yan yana olduğu, yine bu gazetenin yazarı tarafından ileri sürülmekteydi. (22-8-2011 Yusuf Kaplan yazısı.) Çünkü biliyor ki yazar, İran’a yapılacak en büyük hakaret, onu en büyük düşmanı İsrail’le yan yana koymaktır. Ve o, bunu yapıyor.
Örnekleri buraya sığmayacak; yığınla, yanlı ve yanlış haberler İslamcı sitelerden süzülmekte şimdi.
El Cezire, CNN, BBC halt etmiş nerdeyse…
Suriye’de anarşi ortamı yaratanlara karşı, hükümetin her müdahalesini “insanlık dışı” diye sunarlarken…
Film platolarında çekilen toplu ölüm sahnelerini “Suriye sokaklarında katliam” diye, mazlum bölge halklarının beynine kazırlarken…
Her ülkede bulunabilecek kadar bindirilmiş kıt’aların gösterilerine karşılık, on binlerin, yüz binlerin, en son Çarşamba günü milyonların karşı gösterilerini hiç görmemenin adını İslami ahlak mı koyacağız?
Halkları kandırma amaçlı en son teknikleri uygulayanlara mı inanacağız?
Elbette değil!
Peki ya ne?
Onlardan ziyade Hasan Nasrallah’a, Halid Meşal’e, Muhammed Ramazan Şallah’a bakacağız.
İtibar edeceğiz…
Göreceksiniz, ülkemizde bu günlerin tarihi yazıldığında, belki de kapalı kapılar ardında oturan kişiler “bizim elimiz bağlıydı, siz niye itiraz etmiyordunuz” diyeceklerdir.
Çünkü inancım, onların kalplerinin bu kadar kararacağına izin vermiyor.
Öyle bir sorumluluğun da, var olduğunu hatırlatma dileğiyle…
MUHAMMED AK