20 Kasım 2011 - 06:30

Bismihî Teâlâ... Geçen yazımızda, zâlimlere karşı kıyam eden bölge halklarının “sahipsizliklerinin” arka planını ele almış, “ulemâ” önderliğinde hareket etmenin öneminden söz etmiştik. Şimdi ise, ulemâ önderliğinde hareket etmenin doğal sonuçlarından birisi olan “Velâyet-i Faqîh” sistemine Ehl-i Sünnet’in yaklaşımını tespit ve bu arada, belki yüz yıllardır üstü örtülen bir takım gerçekleri deşifre etmeyi amaçlıyoruz.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- “Velâyet-i Faqîh”, devletin, dinde “ictihâd edebilecek düzeyde” birikim sâhibi olan bir fıkıh âlimi tarafından idâre edilmesi demektir.

Müslümanların bu kavramla 1979 İran İslâm Devrimi ile tanıştığı su götürmez bir gerçektir. Son yollarda İran İslâm Cumhuriyeti’nin bölgesel ve küresel manada etkin siyaseti dolayısıyla yeniden Müslümanların gündemine oturdu ve yoğun biçimde tartışılmaya başlandı. Derken söz konusu kavrama yönelik bir takım itirazlara, saldırılara tanık olduk.

Şimdilerde, şu üç sebepten İran’daki “Velâyet-i Faqîh” sistemine itirazlar yapılıyor, yada en azından bu sisteme soğuk bakılıyor:

1. Kin ve düşmanlık. Daha çok, İslâm coğrafyasında bulundukları her yerde, "Amerika'ya karşı; ama Amerika'nın yanında" kanlı terör eylemleri gerçekleştiren; tekfirci, Selefî Hanbelîler'in tarzı bu şekilde. Onlar kendileriyle "kafadar" olmayan bütün Müslümanlara, husûsen Şîa mektebine kin ve nefretle baktıkları; İran da -maalesef(!)- "Şiî" olduğu için, zaten hep kara çalma yolunu seçerler. Onların bu yolda bulaşmadıkları çirkef yoktur, desek abartmış olmayız her halde.

Pâkistanlı fitneci Vehhâbî İhsan İlâhî Zahîr'in çömezlerinden Muhammed Mâlullâh'ın (= ki "Allah'ın malı" demektir!) "Naqdü Velâyet'il-Faqîh" adlı yapıtı buna örnektir. Yazar, bu kitapta "Velâyet-i Faqîh" sisteminin bir nevi diktatörlük olduğunu savunuyor![i][1] Kitaba bir önsöz hazırlayan bir diğer fitneci Vehhâbî Dr. Nizâmüddîn A'zamî de, bu sistemin "kitaba, sünnete ve selefin yoluna" aykırılığından dem vuruyor!

2. Alışılagelmişlik. Emevîler'den bu yana, bilhassa Osmanlı döneminde, ulemânın hep padişahların yanı başında "şeyhülislâm" olmakla yetinerek, devlet yönetimine hiçbir şekilde tâlip olmadıklarını görenler, bu alışmışlıkla, "Eski köye yeni âdet mi?" mantığıyla hareket ederek, ulemânın söz konusu "metruk" misyonuna itiraz edebiliyorlar.

3. Cehâlet. Hemen her yerde olduğu gibi, burada da doğru bilgiden mahrum bırakılan halkımızın, ilk defa duydukları böyle bir sisteme bilmeden karşı çıkmaları doğaldır.

İsterseniz geçmişe doğru bir yolculuk yapalım; Ehl-i Sünnet ulemâsı bu mevzuda neler söylüyor, bir bakalım:

(Mâlikîlerden) Qâdî Ebûbekr el-Bâqıllânî (–403 / 1013): “Bir devlet başkanında bulunması gereken şartlardan biri de fetva ehli, müctehid biri olmasıdır.” (el-İnsâf: s. 66. Ayr. bk. et-Temhîd: s. 471)

(Şâfiîlerden) Abdülqâhir el-Bağdâdî (–429 / 1037): “Devlet başkanının ilim sâhibi olması gerekir. Bu da, helâl, haram ve sâir hükümlerde asgari müctehidler seviyesinde olmalı.” (Usûl’üd-Dîn: s. 277. Ayr. bk. el-Farq beyn’el-Firaq: s. 349)

(Şâfiîlerden) el-Mâverdî (–450 / 1058): “Bir devlet başkanında bulunması zorunlu şartlardan ikincisi, olaylar ve hükümler karşısında ictihâd edebilecek bir ilme sâhip olmasıdır.” (el-Ahkâm'üs-Sültâniyye: s. 19)

(Hanbelîlerden) Qâdî Ebû Ya’lâ el-Ferrâ (–458 / 1066): “Bir devlet başkanında bulunması gereken dördüncü özellik, ilim bakımından insanların en üstünlerinden olmasıdır.” (el-Mu’temed fî Usûl’id-Dîn: s. 242, el-Ahkâm’üs-Sültâniyye: s. 20)

(Şâfiîlerden) el-Cüveynî (–478 / 1085): “Devlet başkanının müctehidler düzeyinde ilim sahibi olması, müftülerde bulunan bütün vasıfları hâiz olması gerekir. Bu konuda ihtilâf yoktur.” (Ğıyâs’ül-Ümem: s. 84. Ayr. bk. el-İrşâd: s. 426, Lüma’ul-Edille: s. 130)

(Şâfiîlerden) el-Ğazzâlî (–505 / 1111): “el-İqtisâd fil-İ’tiqâd” adlı eserinde (s. 128), bir devlet başkanının ilim sâhibi olması gerektiğini belirttikten sonra “Kısacası, kadıda aranan hususlar devlet başkanı için de şarttır.” diyen el-Ğazzâlî, “el-Vecîz” adlı fıkıh kitabında (II, 237) kadıda bulunması gereken şartlar arasında “müctehid” olmayı da sayar.[ii][2]

(Şâfiîlerden) el-Âmidî (–631 / 1233): "Ğâyet’ül-Merâm" adlı eserinde “Bir devlet başkanının, bir kadı kadar ilim sâhibi olması gerekir.” (s. 383) diyen el-Âmidî, bir başka eserinde de bunun “müctehid” demek olduğunu (Ebkâr’ul-Efkâr: V, 191) apaçık belirtir.

(Şâfiîlerden) Qâdî el-Beydâvî (–685 / 1286): “Bir devlet başkanında bulunması gereken ilk şart, dinin usul ve füru alanında müctehid olmasıdır. Çünkü delil sunabilmek, problemleri halletmek, yeni olaylar karşısında hüküm ve fetva vermek; ancak bu yolla mümkündür.” (Tavâli’ul-Envâr: s. 236)

(Şâfiîlerden) Adudüddîn el-Îcî (–756 / 1355): “Cumhûra göre, bir devlet başkanının usul ve füruda müctehid olması gerekir…” (el-Mevâqıf: III, 585)

(Mâlikîlerden) İbn Haldûn (–808 / 1406): “Devlet başkanlığı makamını hak etmenin dört şartı vardır: Onlardan biri de ilimdir… Burada ilmin şart koşulmasının sebebi açıktır. Zira, bir devlet başkanı, ancak âlim olduğu takdirde Allah’ın hükümlerini tatbik edebilir. Bilmediği takdirde ise, öyle birini bu amaçla öne çıkarmak zaten doğru olmaz.

Devlet başkanının yalnız bilgi sahibi olması da yetmez. Onun aynı zamanda müctehid olması da icap eder. Çünkü taklid bir eksikliktir. Oysa devlet başkanlığı makamı, bütün özellik ve durumlarda kemali gerektirir.” (el-Muqaddime: s. 241)[iii][3]

Bunlar Eş'arîler'in yaklaşımıydı. Bir de Mâtürîdîler'e (Hanefîlere) bakalım:

Ebul-Yüsr el-Pezdevî (–493 / 1099): “Bir devlet başkanının, ilim, takva… bakımından bütün insanlardan üstün olması gerekir.” (Usûl’üd-Dîn: s. 192)

Ebul-Muîn en-Nesefî (–508 / 1115): “Tebsırat’ül-Edille” adlı eserinde, devlet başkanında aranan ictihâd, adâlet, takvâ vs. sıfatların, sadece Ehl-i Hadis tarafından şart koşulduğunu, oysa Mâtürîdîlerde bunların şart olmadığını belirtir.[iv][4]

el-Kâsânî (-587 / 1191): “Bize göre, devlet başkanının müctehid derecesinde ilim sâhibi olması ‘cevaz şartı’ değildir. (Yani müctehid olmasa da olabilir.) Zira kendisi, başka âlimlerin fetvalarına başvurmak sûretiyle de hüküm verebilir.” (Bedâi’us-Sanâi’: VII, 3)

Cemâlüddîn el-Ğaznevî (–593 / 1197) ile Sa’düddîn et-Taftâzânî (–793 / 1390) de ictihâdın şart olmadığını belirtirler. İbn’ül-Hümâm (–861 / 1457) ise, “mukallid” seviyesinde bir ilmin bile yeterli olabileceği üzerinde durur.[v][5]

O yüzden kimi Mâtürîdîler, “ilim” şartına değinme ihtiyacı bile hissetmezler![vi][6]

Buna mukabil, Mâtürîdî ekolüne mensup ulemâdan, tıpkı Eş’arîler gibi, devlet başkanının “müctehid” olmasını şart koşanlar da yok değildir.[vii][7]

Şu an müntesibi kalmamış Sünnî mezheplerden biri olan Zâhiriyye’den İbn Hazm (–456 / 1063) da; bir devlet başkanının olmazsa olmaz şartları arasında ilim ve takvaya yer verir. (el-Fisal: IV, 166)

Kısacası Ehl-i Sünnet’ten; genelde Mâlikîler, Şâfiîler ve kimi Hanbelîlerin bağlı bulunduğu Eş’arî ekolü, bir devlet başkanının mutlaka müctehid olmasını şart koşar. Hanefîlerin bağlı olduğu Mâtürîdî ekolü ise, bu şartı aramaz. Ancak onlar da en azından, mümkünse, müctehid olanı diğerlerine kesinlikle tercih ederler.

Diğer İslâm mezheplerinden Mu’tezile[viii][8] ile Zeydiyye[ix][9] Eş’arîler’le, Hâricîlerin yaşayan kolu İbâdıyye[x][10] ise aşağı yukarı Mâtürîdîler’le paralel düşünüyorlar.

Sonuçta, esasen devletin “ictihâd” ehliyetine sâhip bir fıkıh âlimi tarafından yönetilmesine bütün Sünnî âlimler sıcak bakarlar. Sadece Sünnî âlimlerin değil, bilindik bütün İslâm mezheplerinin tercihi bu yöndedir. Yani bu durumdan hiç kimse rahatsız değildir.

Kimi Sünnî âlimlerin, galebe (devlet idâresinin kılıçla, zorbalıkla ele geçirilmesi) vs. sıra dışı durumlarda bu şartı esnetmiş olmaları da elbette sonucu değiştirmez.

Öyleyse günümüzde, İran’daki “Velâyet-i Faqîh” sisteminden sızlananların bu rahatsızlıkları niye?!

Hz. Peygamber’den (s.a.a) sonra devlet idâresini elinde bulunduran Dört Halîfe’den Hz. Ali’nin durumu bir yana, diğer üç halîfe Ehl-i Sünnet tarafından müctehid kabul edilmiyor mu? O dönemde hukuk size göre şer’î değil de laik miydi yoksa? Eğer şer'î ise, bu durumda onların da yönetimi “Velâyet-i Faqîh” yönetimi olmuyor mu?

Hayır, anlayamadığımız nokta şurası:

Târihte bütün İslâm coğrafyasını kana bulamış, halka rağmen zorbalıkla iktidarını sürdürmüş nice zâlimlere, nice krallıklara rahmet okuyan, Yezîd’e lanet edilip edilemeyeceğini tartışıp duran değerli ilâhiyatçılarımız, İslâmcı yazar ve aydınlarımız; “ictihâdî ehliyete sâhip” bir fıkıh aliminin devlet yönetimine neden bu kadar tepkililer? Yoksa alanında uzman bir fıkıh âliminin beceriksiz olacağından, en az o krallıklar kadar ülkeyi yönetemeyeceğinden mi korkuyorlar? (Lütfen İran'a baksınlar; takvâ sâhibi olan bir İslâm âliminin bir ülkeyi nasıl yönetebildiğini, 30 yılda ülkesini nerelere taşıdığını bir görsünler.)

Ne olur, artık gerçeklerin üzerini örtüp durmaktan vazgeçelim. İnsanlarımızı doğrulardan mahrum bırakmayalım. “Mescid-i Haram’a girmenizi engellediler diye bir topluluğa duyduğunuz nefret, sakın ha sizin (onlara karşı) haddi aşmanıza sebep olmasın!” [Mâide: 2] âyeti uyarınca; sevmediğimiz, hoşlanmadığımız birileri de olsa, onlar hakkında bir değerlendirme yaparken, adalet ve insafı elden bırakmayalım. Nebevî bir sünnetin Şiîler tarafından yaşatılıyor olması karşısında “Bu sünneti terk etmek lâzım. Çünkü bu artık Râfızîlerin şiârı olmaya başladı!” diyen[xi][11] âlimlerin(!), hasmının doğrularını inkâra kalkışan mutaassıp kişilerin düştüğü acınacak durumlardan kendimizi koruyalım.

Hepiniz Allah’a emanet olun.

Vesselam... 

Abdulkadir Çuhacıoğlu



[1]– Bu fitneci Selefî'nin toplam 30 kadar kitabı var ve tümü, Şîa mektebine, İmâm Humeynî'ye ve İran İslâm Devrimi'ne karşı çirkin iftiralarla dolu!

[2]– Lâkin el-Ğazzâlî’nin daha sonra bu görüşünden vazgeçerek, birazdan göreceğimiz Mâtürîdîler gibi düşünmeye başladığını görüyoruz. (bk. Fedâih’ul-Bâtıniyye: s. 191)

[3]Ayr. bk. el-Qurtubî, el-Câmi’ li-Ahkâm’il-Qur’ân: I, 270; eş-Şâtıbî, el-İ’tisâm: s. 624

Ebû Sa’d el-Mütevellî, el-Ğunye fî Usûl’id-Dîn: s. 178; eş-Şehristânî, Nihâyet’ül-İqdâm: s. 496; en-Nevevî, Ravdat’üt-Tâlibîn: VII, 262; el-Erdebîlî, el-Envâr: III, 258; el-Qalqaşendî, Meâsir’ul-İnâfe fî Meâlim’il-Hılâfe: I, 37; Zekeriyyâ el-Ensârî, Feth’ul-Vehhâb: II, 154, Esnâ’l-Metâlib: IV, 108; el-Heytemî, Feth’ul-Cevâd: II, 393, Tuhfet’ül-Muhtâc: IX, 75; eş-Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc: IV, 130; er-Remlî, Nihâyet’ül-Muhtâc: VII, 409

İbn Müflih, el-Mübdi’: VIII, 146

[4]bk. en-Nesefî, et-Temhîd: s. 399: 2 nolu dipnot

[5]– bk. Cemâlüddîn el-Ğaznevî, Usûl’üd-Dîn: s. 272, 276; Sa’düddîn et-Taftâzânî, Şerh’ul-Meqâsıd: V, 244; İbn’ül-Hümâm, el-Müsâyera: s. 274, 277

[6]bk. es-Sâbûnî, el-Bidâye fî Usûl’id-Dîn: s. 57; Sa’d et-Taftâzânî, Şerh’ul-Aqâid: s. 182-185; Muhammed el-Birgivî, et-Tarîqat’ül-Muhammediyye: I, 276 (= el-Hâdimî ve İbn Receb’in şerhleriyle); el-Haskefî, ed-Dürr’ül-Muhtâr: I, 548; İbn Âbidîn, Redd’ül-Muhtâr: I, 548; Gümüşhânevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı: s. 53

[7]bk. İbn Nüceym el-Mısrî, el-Bahr’ur-Râiq: VI, 299; Ömer b. Nüceym, en-Nehr’ul-Fâiq: III, 603

[8]– Qâdî Abdülcebbâr, el-Muğnî / fil-İmâme: XX / I, 208-209, Şerh’ul-Usûl’il-Hamse: s. 752; Dr. Muhammed Umâra, Nazariyyet’ül-Hılâfe: s. 53

[9]– İmâm Hâdî Yahyâ b. Huseyn, el-Ahkâm: II, 459; Nâtıq lil-Haq Yahyâ b. Huseyn, el-Iqd’üs-Semîn: s. 53, et-Tahrîr: s. 446; İbn’ül-Murtazâ, Metn’ül-Ezhâr: s. 210, el-Bahr’uz-Zehhâr: V, 379-380; Qâdî Ahmed el-Anesî, et-Tâc’ül-Müzheb li-Ahkâm’il-Mezheb: IV, 407-408; Allâme Yahyâ el-Quraşî, Minhâc’ül-Mütteqîn: s. 437-438; Dr. Ahmed Mahmûd Subhî, İmâm Yahyâ b. Hamze ve Ârâüh’ül-Kelâmiyye: s. 148-150

[10]– Muhammed Yûsuf el-Etfeyyiş, Şerh’un-Nîl: XIII, 19-20; Nûruddîn es-Sâlimî, el-Iqd’üs-Semîn: IV, 268, Cevher’un-Nizâm: III, 188; Ali b. Hilâl el-Aberî, el-İmâme fil-Fiqh’il-İslâmî: s. 87

[11]– “Mezarın esasen yerle aynı seviyede düzlenmesi (tastîh) sünnettir. Ancak bu artık Râfızîlerin alâmeti hâline geldiği için, şimdi yerden bir karış kadar yükseltilmesi (tesnîm = hörgüçleme) daha evlâdır!”

Şâfiîlerden İbn Ebî Hüreyre (bk. el-Cüveynî, Nihâyet’ül-Matlab: III, 27; en-Nevevî, er-Ravda: I, 653), Ebû Ali et-Taberî (bk. eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb: I, 138; Ebul-Huseyn el-Imrânî, el-Beyân: III, 109), el-Ğazzâlî (el-Vecîz: I, 211, el-Vesît: II, 389) ve Ebû Nasr er-Rûyânî (bk. en-Nevevî, a.g.e. I, 653) bu görüşte.

Sonraki hemen bütün Şâfiî ulemâsı, onların bu yaklaşımına sert tepki göstermişlerdir.

“Yüzüğün sağ elin serçe parmağına takılması da sünnettir. Ancak bu artık Râfızîlerin şiârı hâline geldiği için, şimdi bunu uygulamak doğru değildir!”

Hanefîlerden bu görüşe kitaplarında itirazsız yer verenlerden bazıları şunlar: Burhânüddîn el-Buhârî, el-Muhît el-Bürhânî: V, 349; Abdülazîz el-Buhârî, Keşf’ül-Esrâr: IV, 55; Alâüddîn el-Haskefî, ed-Dürr’ül-Muhtâr: VI, 361, ed-Dürr’ül-Münteqâ: II, 536; Şeyh Nizâm, el-Fetâvâ el-Hindiyye: V, 336