2 Aralık 2011 - 20:30

Edward Said, entelektüel bireyi irdelerken, onun hangi partiye yakınlık duyarsa duysun, hangi ülkenin evladı olursa olsun veya kendini aslen nereye bağlı hissederse etsin, insanların çektiği acılar ve yaşadığı baskılar konusunda belli bir doğruluk standartından şaşmaması gerektiğini söyler.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, veya yanlış konuşup ilkel, şovenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine rağbet etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır, der.

Entelektüelin amacını ise kısaca şöyle açıklar: Düzenin adamları bir tespitte bulunurken belli çıkarları gözetirler, oysa entelektüeller şovenist milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce müsveddelerini, sınıfsal, ırksal, dinsel ve kültürel imtiyazları sorgularlar.

Keza entelektüellerin ne koruyacak makamları ne de güçlerine güç katmak için başında nöbet tutacakları toprakları yoktur. Kendini beğenenleri yok değildir, ama entelektüellerde bazılarını çok rahatsız eden bir şeyler vardır; onlar lâfı eveleyip gevelemektense dobra dobra konuşurlar.

Dolayısıyla entelektüellerin bir gerçekten kaçma şansları yoktur: Böyle entelektüellerin ne yüksek mevkiilerde eş dostları, ne de resmi makamlarda itibarları olur. Çoğu kez yalnız kalırlar, doğru; ama yalnızlık, her zaman sürüye uyup mevcut duruma hoşgörü göstermekten iyidir. (Edward Said / Entelektüel)

***

Bize sorulsa birkaç kelimeyle cevaplayacağımız bu kavramı Edward Said hiç sorulmadan 100 küsur sayfalık bir yazıyla anlatmıştır. Zaten entelektüel gündemle ilgili bir konuda görüş bildirmek için debdebeli salonlarda soru sorulmasını beklemeden konuşan insan değil midir?

Evet, bize entelektüel nedir, kime entelektüel denir diye bir soru sorulsa iki kelimeyle Edward Said diyecektik. Yetecekti de!

Ama madem konumuz Suriye, gelin hâlâ yaşayan birinden söz edelim: Gabriel Garcia Marquez’den konuşalım; her aynada aynı görünen bir başka entelektüelden…

İsterseniz Esed’in yönetimindeki komşumuz Suriye ile sağlıklı bir mukayese yapabilmek için, Chavez’in yönetimindeki bir latin Amerika ülkesi olan Venezuela’yla ilgili uyduruk (!) bir hikaye yazalım.

Hikaye bu ya, biz entelektüel olalım ve ABD sırf menfaati için Venezuela’da iç karışıklık çıkarıp Chavez’i düşürmek istiyor olsun.

Tavrımız ne olacak?

Şüphesiz Türkiye’de yaşadığımızdan, böylelikle Venezuela ile ilgili tavrımız iktidarı pek ilgilendirmeyeceğinden hepimiz Chavez ve Venezuela yanlısı, aymaz bir ABD aleyhtarı olacağız.

Evet, ayrı dillere, ayrı dinlere, ayrı kültürlere, ayrı coğrafyalara ait olsak bile hepimiz Chavez’in Venezuela’sının yanında ve ABD’nin karşısında olacağız.

Olmuştuk da…

Çünkü bu bir hikaye falan değil, 2000’li yılların başlarında yaşanmış ve hepimizi “adil bir entelektüel” yapmış gerçek bir süreçtir.

10 küsur sene önce ABD’ye karşı Chavez’i ve Venezuela’yı destekliyorduk. Peki, Venezuela’yı desteklememizi sağlayan etken neydi, dahası onu desteklerken haklı mıydık?

Şüphesiz haklıydık! Çünkü Chavez’i sürekli istifaya çağıran, gösteri yapan, hatta darbe girişiminde bulunanların, olmadı ordudan ayrılıp komşu ülkelerde örgütlenenlerin ABD destekli olduklarını biliyorduk.

Sadece biz değil, ilkokul bebeleri bile biliyordu!

Peki, sırf bu bilgi mi bizi ABD aleyhtarı ve Venezuela taraftarı yapmıştı?

Hayır. Bir de Venezuela’nın ABD ile askeri ilişkilerini kestiğini ve İsrail’i kınayan ilk ülke olduğunu da biliyorduk…

Amerikalı yazar Greg Palast’ın dediği gibi Venezuela’nın Amerika’nın demokrasiye “karşı” mücadelesini sürdürdürdüğü bir ülke olduğunu da…

İşte bunun için Hugo Chavez ve onun Venezuela’sını ABD’ye karşı destekliyorduk. Üstelik Chavez’in ABD ile yaşadığı sorunlar bir yana din, dil, kültür gibi hiçbir ortak yönümüz yokken…

Bildiklerimiz sadece bunlarla sınırlı değildi.

Onun ABD ve İsrail ile yaşadığı sorunlardaki haklılığı dışında içeride adil olmadığını, dünyanın petrol ihraç eden dördüncü ülkesi olduğu halde gelir dağılımında eşit davranmadığını, halkının büyük kesiminin yoksul, eğitimsiz, mutsuz ve huzursuz olduğunu da biliyorduk.

Kısacası halkına hiç de iyi davranmadığını biliyorduk?

Ama vicdanımızda zerre sızı hissetmeksizin onu destekliyorduk.

Gelelim bu sıralar ABD ve İsrail ile sorun yaşayan Esed ve Suriye’ye. İki lider ve iki ülke ayrı coğrafyalarda olmalarına rağmen yaşadıkları iç ve dış sorunlarla birbirlerine ne kadar da benziyorlar, değil mi?

İkisi de ABD ve İsrail karşıtı, ikisi de halkına karşı adil davranamayan liderler.

İşte tarihin bu bıçaksırtı ânında aynadaki suretimiz birdenbire değişiveriyor. Güney Amerika’da ABD’ye karşı Chavezi destekleyen bizler Ortadoğu’da Suriye’ye karşı ABD militanı kesiliyoruz.

ABD ve İsrail ile arasındaki savaşta, ABD ve İsrail yanlısı politik insanlara sözde politizmden arındırılmış, hümanizm soslu apolitik kelimelerle gerekçe yetiştiriyoruz.

Konu dağıldı galiba, Marquezden söz edecektik değil mi?

Peki, sadede gelelim.

Gabriel Garcia Marquez halkı aydınlatmak gibi bir sorumluluğu olduğunun bilincinde olan bir entelektüeldir. Kolombiyalıdır.

Marquez’in Kolombiya’sı ile Chavez’in Venezuela’sı Türkiye ve Suriye gibi ortak iki dilleri, dinleri, kültürleri, tarihleri olan iki komşu ülkedir.

Bir ara aynı uçakta Chavez’le yolculuk yapan Marquez bakın onun hakkında neler söylemiş: “Yolculuğun sonunda iki farklı insanla konuştuğum duygusuna kapıldım; biri ülkesine büyük katkıda bulunabilecek vizyon sahibi bir lider, diğeri ise tarihe despot olarak geçecek bir illuzyonist.”

Sizce bu sözlerin sahibi ABD ve Venezuela arasındaki gerginlikte Sam Amca’yı mı, yoksa tarihe despot olarak geçecek bir illuzyonist dediği Chavez’i mi desteklemiş?

Ekstra bir soru, sıkı durun. Marquez ABD ve Suriye arasındaki gerginlikte kimi destekliyor, okuyucusunu ve halkını kimi desteklemek için aydınlatıyor olabilir?

***

Ne demişti Edward Said: “Entelektüeller şovenist milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce müsveddelerini, sınıfsal, ırksal, dinsel ve kültürel imtiyazları sorgularlar.”

Edward Said sorguluyordu, Marquez’de sorguluyor. Biz ise henüz kendimizi sorgulayalım mı, sorgulamayalım mı aşamasındayız.

Oysa geç bile kaldık. Kendimizi sorgulamalıyız.

Her aynada farklı görünüyorsak, her doğan güneş gölgemiz farklı bir yöne düşürüyorsa, bunun farkındaysak ve bu farkındalık bizi rahatsız ediyorsa aynaları veya güneşi değil, kendimizi sorgulamalı, yargılmalı ve kınamalıyız.

Bu sorgulamayla ne nefsimize ne de büyük şeytan’a karşı nihai bir zafer kazanamayabiliriz, ama hiç değilse onlara karşı direnmek adına bunu yapmalıyız.

Şüphesiz kendini kınayan “levvame” nefis her aynada aynı görünür. Gölgesi de, ister Ortadoğu’da olsun, ister Güney Amerika’da… Aynı yöne düşer.

Sağlıcakla…

Mehmet Yavuz (Arıtürk)