21 Aralık 2011 - 20:30

Bismillah… Devlet, kendi içerisindeki minik ünitelerden oluşan bir sistemler bütünü olsa da insan kontrolünde olan bir yapıdır. Devletin en zirvesinde olanların beyni yani fikrileri, sistem altındaki bulunan diğer organlara tesir eder. Bu tesir devlet bazından siyasi, ekonomik, sosyal yapıda kendini gösterir.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Tarih sayfalarına bakacak olursak genellikle kimliği ne olursa olsun sistemin başındaki kişinin fikri ve duruşu o sisteme yön vermiştir. Allah Resulü Hz. Peygamber(s.a.a) bu konuya örnek olabilecek bir hadisinde şöyle buyurmuştur “ Şu iki güruh ümmetin şeklini elinde tutacaktır ve onlar salih olursa ümmette salih olacaktır ve eğer onlar fasık olursa ümmette fasık olacaktır; Âlimler, Yöneticiler…” İslam ümmetinin başına iyi veya kötü bugüne kadar ne gelmişse bunun sebebi gerçektende bu iki güruh olmuştur.

Emevileri bir bütün çıkartıp bireylere indirgediğimizde bu kabilenin hemen her mensubunda bir sendrom olduğunu görebiliriz. O da şudur ki: Benlik…

Hz. Resullullah(s.a.a) Mekke’yi aldıktan sonra ve dil Müslüman’ı Ebu Süfyan, İslamla mücadele edemeyeceğini anladıktan sonra İslam’ı kabul etmişti. Aradan uzun yıllar geçse de her ne zaman Peygamberi(s.a.a) görse hep şunu demekten kendini alamazdı “Nasıl yetim Muhammed’e(s.a.a) geldi Peygamberlik… Nasıl?” Kendi gözünde kendisi üstün ve her şeye layık bir insandı. Resullullah’ın(s.a.a) her şeyinden geçmişti ama halkın akın edercesine onun etrafında toplanmasını bir türlü yediremiyordu kendine ve içindeki bu ateş Muaviye’nin kişiliğinin şekillenmesinde ana unsur oluyordu. Küçük yaşlarda babasından aldığı üstünlük ve bencillik söylemleri Muaviye’nin dünyasında bir sendromu ortaya çıkarmıştı; Bencillik…

Yaşanan olayları anlatıp yazımı fazla uzun tutmak istemiyorum. Muaviye ve yoldaşları Peygamber’den(s.a.a) sonra tüm güçlerini bu doğrultuda kullanıp iktidar savaşına girdiler. Bu sendromun ilk kurbanı mazlumların sığınağı Ali’ydi(a.s). Ardından İmam Hasan(a.s) bu hasta ruhlu insanların zehiri ile sessiz ve yalnız bir şekilde ve kardeşi İmam Huseyn(a.s) gibi, hatta belki de ondan daha fazla mazlum bir şekilde şehit edildi... Muaviye’nin gözünü döndüren makam hırsı “Bencillik” oğlu Yezid’e(l.a) sıkı bir şekilde sirayet etmiş olacak ki, İmam Huseyn’nin(a.s) kanını akıtacak ve İmam’ın(a.s) mubarek başı sarayına getirildiğinde, elindeki sopa ile İmam’ın(a.s) mübarek başına vurarak atalarına seslenip “ Ey Bedir ve Uhud’da şehid olan atalarım, gelin görün sizin intikamızı nasıl da aldım Haşimi oğullarından, and olsun ne gökten haber geldi ve ne de kitap indi…” diyebilecek kadar fasıklığını ortaya koyabilmişti.

Emeviler içerisinde hakim güç olan Ebu Süfyan’nın telkinleri ve dogmaları İslam ümmetinde bu sendromun temellerini atmış ve özellikle Muaviye’nin zamanında bu sendrom zirve yapmıştır. Öyle ki Muaviye, Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’i sadece Ali’yi seviyor diye yakalatıp, boğazını kestirip bir eşeğin karnını koydurarak yaktırmıştı. Sadece bu örnekle Muaviye’nin gözünün nasıl döndüğünü anlayabilir insan. O yüzden bu sendroma Muaviye sendromu demek en uygun isim olacaktır.

Günümüz de bu sendrom belirtisini sanki AKP hükümetinde göstermeye başladı. Bunun iki sebebi var :

1- Bölgede yüzyıllık planları olan müstekbir güçlerin bu ortamı oluşturarak, AKP’nin önünü açmaya yönelik politikalar izlemesi.

2- AKP hükümetinin başındakilerin eski Türk-Müslüman hâkimiyetini yeniden canlandırmak istediklerini gösteren adımları.

Sadece 2002 yılından beri gelişen süreci takip ediyorum bu kanıya varmak için. AKP iç politikasına zaman zaman destek vermekle beraber, dış politikası her zaman rahatsızlık uyandırdı bende. Kimi okumalara göre AKP içeride rahat hareket edebilmek için dışarıda bu yüzden böyle hareket ediyordu. Yani derin devlete karşı ABD’nin gücünden yararlanıyor ve kendi yerini garantiye alıyordu. Yani satranç oynuyor; bir verip iki alıyor, iki verip bir alıyordu…

Özellikle gasıp Siyonist rejimle ters düştüğümüz olayları hatırlayın. “one minute” olayı ardından yüreklerimizi dağlayan Mavi Marmara olayı ve elçilik krizleri… Filistin ümmetin kanayan yarası olduğundan AKP gibi ılıman İslamcı bir görünüşe sahip bir hükümetin bu konuda yaptığı her vuruş kaleyi görmese de ümmet arasında gol olacaktı. Ki süreç içinde oldu da. Bir ara Arap toplumu içerisinde Tayyip Erdoğan ismi o kadar çok popüler olmuştu ki Araplar kız çocuklarının adını bile Tayyip Erdoğan koyuyor; Türk dizileri Hollywood filmlerini geride bırakarak Arapları ekranlara kilitliyordu. Oysa İslam adına ses var ama görüntü yoktu…

Peki neden hükümet bu coğrafyada bu kadar etkili oldu? Oysa özellikle Filistin konusunda maddi manevi tüm her şeyini seferber eden ve ordusunun içerisinden en asil komutanlarını direniş bölgesine gönderip şehit veren bir İran da yok muydu? Vardı. Ama…

Hani bir ara Fatih Altaylı’nın programında İmam Humeyni(r.a) ile Atatürk tartıştırılmıştı ve İmam Humeyni’yi tercih ederim diye söyleyen bayanın sözü üzerine işte tam da herkes tarafından bilinip ama bir türlü yedirilemeyen sözü söylemişti Fatih Altaylı : Ama o bir Şii!…

Şiilik ve Sünnilik müstekbirler için ayrımı yapılacak kadar önemli bir konu değil inanç anlamında özellikle. Yani onlar bizi katlederken elimizin namazda açık mı kapalı mı olduğuna bakmazlar. Bu farklı ibadet şekilleri umurlarında bile değil.

Ortadoğu da hangi fesat taşını kaldırsanız altından hiç şüphesi Siyonizm çıkar. Bunun sebebi açıklarsak sayfalar almaz. İsrail’in şu an başında olan egemen güç yani Siyonizm iki temelin üzerinde ayakta durmaktadır; korku ve özgüven. Korku politikasını genellikle kendi toplumuna enjekte eden Siyonistler bu şekilde düşüncelerini diri tutup taban yaratabiliyorlar. İsrail’in tüm Ortadoğu’ya kendi isteklerini dayatabileceği güç ve ehliyeti olduğundan kendilerinden son derece emin olan bu şovenist Yahudiler, bu tür korkulara karşı çok hassastırlar. Aynı insanlar, İsrail’in Araplara karşı herhangi bir taviz vermesi halinde bölgeden silineceklerinin endişesini taşımaktalar. Sürekli bir Yahudi kıyımından söz ederler ve eğer şu an izledikleri vahşet politikasından vazgeçerlerse tekrar Yahudi olamayanlar tarafından zulme uğrayacakları bilincinin oluşması için ortam yaratırlar. Bunlara en güzel örnek sayısı belli olmayan milyon dolarlık bütçeli sözde Yahudi soy kırımını anlatan ve Siyonizm tarafından bizzat çektirilen filmler. Oysa hepimizde ağlamıştık Piyanist’ti izlerken…

Özgüven konusunda mantık şu: Bizim her şeyimiz yaratıcının istediği doğrultudadır, yani bizim böyle yapmamızı Yahuda da istiyor. Bu inançlarının da verdiği bir duygudur. Bu yüzden her konuda başarılı olmak zorundadır Siyonistler. Ama Allah birçok kez bunların güvenlerini kırdı ve burunlarını yere sürttü.

Bildiğiniz gibi Filistin’de Siyonizm’e karşı ilk sistemli direniş bir Filistinli Şii âlim tarafından başlatılmıştı. Yahudiler sanırım Ali ve Evladı Ali’den başka kimseden bu kadar çekmemiştir. Hayber’de Ali’nin perişan eden darbeleri ile feleklerini şaşıran Yahudiler 1979 yılına geldiğinde gene bir Ali evladından darbe yemişti. İslami uyanış sayesinde direniş sistemleşmiş ve çoktan kurulması planlanan Yahudi imparatorluğu (Sina yarım adasından tutun Anadolu’ya kadar) artık bir Yahudi fantezisi olmaktan öteye gidemiyordu.

2006 Temmuz ayına gelindiğinde ise gene bir Ali evladı sahneye çıkmış ve bir avuç mücahitle beraber Yahudilerin özgüvenini tekrar kırmıştı. Yahudiler Şia mektebinin ruhunu çok iyi bilirler. Belki de satın alamayacakları tek şeydir. İsrail şu anda var oluş ve yok oluş çizgisinde gelip gitmekte. 32 yıldır aralıksız kan kaybediyor. Böyle bir ortamda kendisini tanımayan, uluslar arası oyunlarda bile varlığını tanımayan bir ülkenin bölgede liderliği mi? Yoksa Sünni ve ılımlı İslam zihniyetinin hâkim olduğu bir hükümetin mi liderliğini ister bölgede? Cevap vermek için çok beyin fırtınası yapmaya gerek yok sanırım. Bu yüzden hükümetle İsrail arasında olan tüm gerginlikler danışıklı dövüş gibi gelmekte. Hatta Mavi Marmara bile… Allah’ın selamı mavi Marmara şehitlerinin üzerine olsun. O gemide olanlar AKP için orada değildiler. Tek gayelerinin Filistin olduğundan adım gibi eminim ama hükümetin haberi vardı sanki baskından ve yapılacak katliamdan. Sustu ve sonrasında gürledi ama ALLAH rızası için bir damla bile yağmadı. Ne oldu sonuçta Sonucu o günlerde BBC’de okuduğum bir haberin manşeti bunu en iyi şekilde açıklar: Mavi Marmara olayı bölgede etkili olan Ahmedinejad, Hamas, Hizbullah üçlüsünü gölgede bıraktı…

Şia, direniş demektir. Gayri meşru sistemlere başkaldırış demektir. Tarihte de hep böyle oldu. Siyonistler ve ABD bunun çok iyi farkında. Bu yüzden bölgede tüm mümin Arapların gönlünde taht kurmuş İran İslam Cumhuriyeti sevgisini kırmak için her yola başvurdular. Çünkü taban olmadan hiçbir hareket başarıya ulaşmaz. Tabanın dikkatini başka yöne çekmenin en güzel yolu da alternatif üretmektir. AKP Şii İran’a karşı bölgede Sünni hami yapılmak istendi.

Batı yolu açtı ve Arap toplumu da kucak açtı, ardından hükümette Muaviye sendromu baş gösterdi. Kendileri bile inandılar sanırım bölge hâkimiyetinin ellerine geçeceğini. Bu hükümetin içinde Muaviye zihniyeti olmasaydı Suriye konusunda bu duruşu sergilemezdi. Suriye bölgedeki dengeleri değiştirecek kilit ülke. Arap birliğini yanına almış demokrasi davulu çalınıyor. Akıl sahipleri sormaz mı o Arap birliğine üye olan ülkelerin hangisi demokrasi ile yönetiliyor? Madem demokrasi için halk için duruş sergiliyorsun sen, o halde Ortadoğu’nun tam da göbeğinde katıksız ve %100 seçimle Filistin’de iş başına gelen Hamas hükümetini tanımayan ve destekçilerini gaddar bir şekilde öldüren bebek katili İsrail’le neden yaptırım yapmıyorsun?

Bu bölgede İran’la birlikte değilsen eğer ancak İsrail’in elini öperek adım atarsın. Bunların ne plan yapıp ne düşündüklerini bilmiyoruz ama eğer Suriye noktasında bu hükümet tavır değiştirmezse ve olası bir savaş durumunda belki de milyonlarca Müslümanın kanına girecek AKP hükümeti. AKP mantık hatası yapıyor ve kaldıramayacağı bir yükün altına girmek üzere. İnşallah düştükleri bu gafletten uyanırlar.

Allah bizleri Muaviye ve izleyicilerinin şerrinden korusun ve Ali’nin takipçilerinin basiretini versin…

Malik Eşter Gök