Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Facebook, Twitter vb. çeşitli sosyal paylaşım sitelerinde bir araya gelen "sanal alem" aktivistleri, aynı gün Başbakan Erdoğan'ı bu yönde adım atmaya çağırıyorlar.
Sizi bilmem ama; ben kendi hesabıma çok sevindim ve heyecanlandım! Ulusalcı Müslümanlar akıllanıyor mu, ne! Dine her dâim "Osmanlı" zâviyesinden bakan bizdeki İslamcı aydınların ufuklarındaki kara bulutlar dağılıyor galiba, dedim!
Her şeyden önce, böylesine hayırlı bir girişimde bulunan herkesi kutluyorum!
Çünkü Ayasofya, tarihimizin adeta bir yüz karasıydı! Temiz (olması gereken) alnımızda kocaman bir lekeydi sanki.
Neden, mi diyorsunuz?
Zira, başkalarının inançlarına müdâhale etmek, mabetlerine dokunmak; üstelik o mabetleri camiye dönüştürmek, bizim inancımızla hiçbir şekilde bağdaşmıyordu.
Kitabımız Kur'an, evrensel insan haklarını, herkesin inanç ve düşünce özgürlüğünü garanti altına alan kutsal bir metindir. Kur'an, bize hiçbir inanç ve düşünceye dokunma hakkı vermez. Kitabın evrensel hükümleri olanca netliğiyle bunu âmirdir.
"Dinde zorlama yoktur..." [Baqara: 256]
"Sen onlar üzerinde asla bir baskıcı değilsin!" [Qâf: 45]
"Sen onlar üzerinde asla bir zorba değilsin!" [Ğâşiye: 22]
"Sizin dininiz size, benim dinim bana!" [Kâfirûn: 6]
Bütün insanlığa rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber'in söz ve uygulamalarında ve Emîr'ul-Mü'minîn hazretlerinin icraatında, diğer dinlere, din adamlarına ve onların mabetlerine en küçük bir "müdahale" örneği bulamazsınız.
Durum böyle olunca, İstanbul'un fethinden sonra târihî Ayasofya kilisesini camiye tahvil eden Fâtih, bununla İslâm'ın evrensel "hoşgörü" ilkesini ihlal etmiş, başkalarının dinlerine açıktan müdahalede bulunmuş sayılmaz mı?!
Neymiş efendim: Osmanlı "fetih" geleneğinde, fethedilen topraklarda bulunan en büyük kiliseler camiye çevrilirmiş!
Olabilir. Fethin ve İslâm tarihinde yapılan öteki "fetih"lerin doğru olup olmadığı yönünde var olan tartışmaları şimdilik bir kenara koyalım. Peki bu fetih geleneğinin dinimizde yeri var mıdır, yoksa bu sadece bir "gelenek" midir? Bizim öncelikle bunu sorgulayıp çözümlememiz gerekmez mi?
Az yukarıda, dinimizin buna asla müsaade etmediğini gördük.
Peki dinde yeri olmayan, akıl ve izanla da bağdaşmayan bu "fetih" geleneğinin, mevcut "fıkıh" geleneğinde bir karşılığı var mı acaba?
Doğrusunu isterseniz, savaş yoluyla fethedilen yerlerde önceden var olan mabetler konusunda Hanefî mezhebinde kök salmış bir görüş var: Hanefîler, böyle durumlarda mabetlere dokunulamayacağını ve asla yıkılamayacaklarını belirtirler. Ancak işi bu kadarıyla bırakmayan Hanefîler, bu hükme şunları da eklemeyi ihmal etmezler: Bu mabetler ya ev olarak kullanılırlar ya da tamamen âtıl vaziyette bekletilirler! O mabetlerin içinde Yahûdî ve Hıristiyanların ibadet etmelerine müsaade edilmez![1]
"Fetih yoluyla ele geçirilen bütün mabetlerin yıkılmaları icap eder!" diyenlerin[2] görüşüne oranla, Hanefîlerin bu tutumu daha yumuşak gibi görünse de; esasen ötekinden daha "can yakıcı" olduğu âşikârdır. Zira mabetleri yıkılan toplumlar, bunun acısını en fazla bir, bilemediniz iki kuşak çekerler. Olay daha sonra unutulur, gider. Fakat, o yapı temelli gözlerinin önünde, içine girip ibadet edemeden atıl vaziyette beklediği ve ayakta kaldığı sürece; aynı acıya gelecekteki kuşaklar da mahkum edilirler.
Başka bir ifadeyle: "Yıkarız!" diyenler halkları "bir defa" öldürürken, "Yıkmayız; ama içinde ibadet edilmesine de izin vermeyiz!" diyenler "bin defa" öldürürler!
Sonuçta yanlış ve de acımasız olan her iki tutumun Kur'ân'ın evrensel savaş hukukuyla bağdaşır yanları yoktur ve hiçbir gerekçe bu türden girişimleri meşru gösteremez.[3]
Kur'an'ın, Hz. Peygamber'in ve Ehl-i Beyt'in temiz siyaseti yerine, Emevîlerin "kan, acı ve gözyaşı" kokan savaş yöntemlerini kendi fıkhınıza menba edinirseniz, olacağı budur.
Fethedilen topraklarda bulunan kiliseleri camiye dönüştürme geleneğinin köklerini, Hz. Peygamber'den (s.a.a) sonra, Mü'minlerin Emîri Hz. Ali Efendimiz'e muhâlif kanatta yer alan sahâbe uygulamalarında aramak, kanımızca daha doğru olacaktır.
Yapılan araştırmalar, "kiliseleri camiye dönüştürme" fikrinin asıl pîrinin Halîfe Ömer olduğunu göstermektedir. Zira târihçilerimizin verdiği bilgilere göre; Şam hicretin 14. yılında [yani Hz. Peygamber'in (s.a.a) vefatından 4 yıl kadar sonra] fethedildiğinde, ordu komutanı Ebû Ubeyde İbn'ül-Cerrâh şehrin "Yuhanna kilisesi" olarak bilinen en büyük kilisesini bir "duvar" ile ortadan ikiye bölmüş; batı yakası kilise olarak bırakılırken, doğu yakası mescide tahvil edildi.[4] Bu uygulamanın, Halîfenin bilgisi ve izni dışında gerçekleşmiş olması, herhalde düşünülemez.
Muâviye, zorbalıkla ve çeşitli düzenbazlıklarla yönetimi ele geçirdikten sonra, aradaki duvarı da kaldırarak kiliseyi büsbütün mescide katmayı aklına koymuşsa da, Hıristiyanların yoğun direnişiyle karşılaştığından, bu fikrinden vazgeçmek zorunda kaldı.
Sonradan Abdülmelik b. Mervan, konuyu -yüklü tekliflerle- yeniden gündeme getirdiyse de o da başarılı olamadı, Hıristiyanları razı edemedi. Oğlu Velîd işbaşına geldiğinde, o da benzer teklifler götürdü. Teklifinin her zamanki gibi reddedildiğini gören Velîd, mescit ile kiliseyi birbirinden ayıran suni duvarı, kendi elleriyle yıkarak, binanın batı yakasını da mescide dâhil etti. Böylece târihî Yuhanna kilisesi "târih" oluverdi.
Hıristiyan tebaa ile gerginliğe sebep olan bu hâdise, ancak Ömer b. Abdilaziz döneminde, Yuhanna kilisesinden tamamen vazgeçmeleri karşılığında, şehirde bulunan ve savaş sırasında zapt edilen öteki kiliselerin Hıristiyanların istifadesine sunulmasıyla birlikte, nihâyet tatlıya bağlandı.[5] İşte, Şam'da bulunan meşhur Emevî Câmii'nin hikâyesi budur.
Yine Halîfe Ömer döneminde, Ebû Ubeyde İbn'ül-Cerrâh'ın bir diğer uygulamasını da burada zikredebiliriz: Rivâyete göre, aynı yıl Humus'u ele geçiren Ebû Ubeyde, şehir halkıyla; canlarına, mallarına ve kiliselerine dokunmamak kaydıyla anlaşma yapmış, ancak şehirde bulunan Yuhanna kilisesinin "dörtte birini" bu anlaşmanın dışında tutmuştu! Ardından, dörtte birlik bu kısmı mescide dönüştürmüştü![6]
Şimdi Allah aşkına söyleyin: Bu ne demek ya! Ele geçirdiğiniz topraklarda var olan kiliselerin yarısını, olmadı dörtte birini zaptedip camiye tahvil etmek, son derece "küçük" ayak oyunları değil mi?
Hayır, hayır! Maksat karşı tarafı iyice ezmek, canlarını olabildiğince yakmak; öyle değil mi? Fâtih'in de yaptığı bu değil mi?
Peki bu türden "basit" girişimlerin, asıl bizi ezmesi, bizim canımızı yakması gerekmez mi? Bu türden müdâhaleler, bütün inanç ve düşüncelere karşı hoşgörülü olmamızı emreden Allah'ın gazabını celbetmez mi? Bu durumda, yarın Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in yüzüne nasıl bakarız? Bu hiç mi umurumuzda değil?!
Ya bizim her zaman "haktan yana, haklıdan taraf olma" niteliğimiz ne olacak? Bu çeşit bayağı devlet siyaseti, kendilerine örnek olmamız gereken dünya halkları nezdinde, bizleri büsbütün "küçük" düşürüp itibarsızlaştırmaz mı? O takdirde, biz kime neyi anlatabiliriz? O vakit insan haklarından, bütün dinlere, inançlara ve düşüncelere karşı hoşgörüden rahatça ve sıkılmadan söz edebilir miyiz?
Eğer karşı taraf, sizin arkanızdan "güvenliğinizi tehdit eden" işler çeviriyorsa, cezayı onlara kesersiniz, dinlere ve mabetlere değil?
Öte yandan, yapılan bu haksızlığa yüzyıllardır göz yuman âlimlerin "sessizliği" de oldukça ürkütücü değil mi?
Ya yurdumun çoğu ilâhiyatçılarına ne demeli? Onlar da, sırf bunu "Fâtih"leri yaptı diye, "ulusalcı" bir duruşla, aynı hak ihlâline çanak tutmadılar mı? Hâlâ da öyle değil mi?
Oysa hak ve hakikat kişilere göre değil, kişiler hak ve hakikate göre değerlendirilir.
Emîr'ul-Mü'minîn Hz. Ali'nin (a.s) "Hak kişilerle tanınmaz. Sen hakkı tanırsan hak ehlini de tanırsın!"[7] sözünü tersine çevirirseniz, olacağı budur!
Gelin biraz da "empati" yapalım. Kendimizi onların yerine koyup bir düşünelim... Aynı şeyi onlar bize yapsa bu bizim canımızı acıtmaz mı? Topraklarımızı işgal eden yabancılar, İstanbul'daki Süleymâniye câmiini, Bursa'daki Ulu camiini... kiliseye çevirseler; minarelerini yıkıp çan kulesi dikseler ve her gün onlardan ezan sesi yerine çan sesi işitsek... bu hangimizin hoşuna gider?
Öyleyse, bizim hoşumuza gitmeyen, canımızı yakan bir şeyi başkalarına yapmak var mı yüce dinimizde?
İğneyi kendimize, şayet acıtmıyorsa; ancak ondan sonra çuvaldızını başkalarına sokmak gerekmez mi?
"Ama Hocam! Onlar topraklarımızı bir işgal etseler, aynı şeyi yapmazlar mı? Endülüs'te cami mi bıraktılar?" diyorsanız; yazıklar olsun size! Bu, İslâm toplumu olarak bitmişliğimizin, tükenmişliğimizin resmi değil midir!
Ne yani! Onlar bunu bize yaparlar ve yapıyorlar diye, biz de aynı şeyi onlara yapacak mıyız? Onlar savaşta kadın erkek, yaşlı çocuk demeden herkesi öldürüyorlarsa, biz de savaşta onları aynı şekilde öldürebilir miyiz? Böyle durumlarda onların bizim kızlarımızın ırzlarına geçiyor olmaları, bizlere onların kızlarının ırzlarına geçme hakkı verir mi?!...
Beyler kendimize gelelim. Ağzımızdan çıkanları kulağımız duyuyor mu? O zaman bizim onlardan ne farkımız kalır? Oysa bizim bütün koşullarda, herkesten daha "özel" ve "farklı" olmamız gerekmiyor mu?
Aradan geçen bunca zamandan sonra, artık İslâm'ın hoşgörü yüzünü gösterme vaktinin geldiğini düşünüyoruz. Ayasofya'nın asıl sâhipleriyle buluşturulmasını ve bu hasretin bitmesini arzu ediyoruz.
O nedenle "Ayasofya ibadete açılsın!" platformunu yeniden kutluyorum! Bu vesileyle yüzyıllardır süren bir "hak" ihlâline son vermiş, Hıristiyanlara en temel haklarını geç de olsa iade etmiş ve böylece bizleri küçük düşüren büyük lekeden kurtulmuş oluruz!
Vesselâm...
Abdulkadir Çuhacıoğlu
--------------------------------------------------------------------------------
[1]– bk. el-Kâsânî, el-Bedâi': VII, 114; İbn'ül-Hümâm, Feth'ul-Qadîr: VI, 58; İbn Nüceym, el-Bahr'ur-Râiq: V, 122; Şeyh Nizâm başkanlığında bir Heyet, el-Fetâvâ'l-Hindiyye: II, 249
İlâve edilen kabartmalı bölümü saymazsak, Mâlikîlerle Hanbelîlerin tercihleri de genelde bu yöndedir.
bk. el-Hattâb, Mevâhib'ül-Celîl: IV, 599; el-Huraşî, Şerhu Muhtasar'il-Halîl: III, 148; İbn Qudâme, el-Muğnî: IX, 354-355; İbn'ün-Neccâr, Şerh'ul-Müntehâ: IV, 462; el-Merdâvî, el-İnsâf: IV, 170
[2]– Genelde Şâfiîlerin ve Hanbelîlerden bazılarının tercihi de bu yöndedir!
Bir önceki kaynakların yanı sıra bk. el-Imrânî, el-Beyân: XII, 281; en-Nevevî, Ravdat'üt-Tâlibîn: VII, 510; Zekeriyyâ el-Ensârî, Esnâ'l-Metâlib: IV, 220; İbn'ül-Qayyim el-Cevziyye, Ahkâmü Ehl'iz-Zimme: III, 1199
[3]– İmâmiyye fıkhında da, meşhur görüşe göre, fethedilen topraklarda var olan mabetlere dokunulmaz.
bk. Muhaqqıq el-Hıllî, Şerâi'ul-İslâm: I, 302; İbn Fehd el-Hıllî, el-Mühezzeb: II, 308; Şehîd-i Sânî, Mesâlik'ül-Efhâm: III, 78; İmam Humeynî, Tahrîr'ul-Vesîle: II, 504
[4]– İbn Kesîr, el-Bidâye ven-Nihâye: VII, 26; Ebul-Beqâ el-Bedrî, Nüzhet'ül-Enâm fî Mehâsin'iş-Şâm: s. 29; el-Hımyerî, er-Ravd'ul-Mi'târ: s. 238
[5]– el-Belâzürî, Fütûh'ul-Büldân: I, 131-132; Yâqût el-Hamevî, Mu'cem'ül-Büldân: II, 303
[6]– el-Belâzürî, Fütûh'ul-Büldân: I, 137; el-Mühellebî, el-Mesâlik vel-Memâlik: s. 89-90
[7]– el-Câhız, el-Beyân vet-Tebyîn: III, 144; el-Belâzürî, Ensâb'ül-Eşrâf: III, 35, 64; el-Ya'qûbî, et-Târîh: II, 210; Şerîf Radıy, Nehc'ül-Belâğa: III, 216 (= 262 nolu hikmetli söz); Ebû Cafer et-Tûsî, el-Emâlî: s. 626; İbn Ebil-Hadîd, Şerhu Nehc'il-Belâğa: XIX, 147