Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Bunun için yoğun bir iftira kampanyası başlatıldığı belli. Bu arada hızını alamayanların eski dosyaları karıştırmaya başladıklarını, Şiîlere yönelik karalamalarına oradan devam ettiklerini görmekteyiz.
Demeleri şu ki: "Şiîler zâten hep hâin olurlarmış! Onların içi fitne ve fesatla doluymuş! Şiîler oldu bitti hep zâlimlerle birlikte hareket ederlermiş! H. 656 / M. 1258 tarihinde Moğolların Bağdat'a girmesi ve Abbâsî devletinin yıkılmasında da, Şiîlerin -el altından- Moğollarla işbirliği içinde olmaları etkili olmuş!..."
Bu iddianın bayraktarı, her zamanki gibi, meşhur İbn Teymiyye'dir.[1] Şiîler hakkında, her zamanki gibi, bir dizi "akla zarar" iftiralar attıktan sonra sözü Moğol istilâsına getiren mezkur kişi, Abbâsî devletinin yıkılmasında, son Abbâsî halîfesi Musta'sım'ın vezîri Müeyyid'üd-Dîn İbn'ül-Alqamî'nin ve onunla birlikte bütün Şiîlerin "suç ortağı" olduklarını belirtir! Ona göre vezir İbn'ül-Alqamî, Moğol hükümdarı Hülâgû ile gizlice yazışan ve Moğollara Bağdat'ın kapılarını açan "Şiî" bir hâindir!
İbn Teymiyye'nin bu yalanı, ez-Zehebî, İbn Kesîr vs. bütün Sünnî tarihçilerin ortak söylemi hâline gelmiştir. Hatta İbn Devâdârî, bu yüzden İbn'ül-Alqamî'ye "Müeyyid'üd-Dîn" demektense, "Hâin'üd-Dîn" demenin daha uygun olacağını söyler. (Kenz'üd-Dürer: VIII, 34)
Târihin hiçbir döneminde zâlimlere asla boyun eğmeyen, içerden ve dışardan bütün hâinlere karşı savaş veren bir mektebin böylesine bayağı iftiralara maruz kalması, anlaşılır gibi değildir. Anlaşılır olmayan bir diğer husus ise, bu karalama kampanyasının, tarih boyunca "İslâmî kaportalı" diktatörlüklerin çanağından beslenen, geçmişte olduğu gibi, şimdi de zâlimlerle -açıktan- işbirliği yapan kesimler tarafından yürütülüyor olmasıdır. Bu, son derece talihsiz ve cidden yürekleri sızlatan bir durumdur.
Bağdat, bilindiği gibi Abbâsî Devleti'nin başkentiydi ve bütün semâvî dinlere ev sâhipliği yapıyordu. Müslümanlardan Sünnîlerin (Hanefîler, Şâfiîler ve Hanbelîler) yanı sıra Şiîlerin (İmâmîler) de yaşadığı "çok renkli" bir şehir idi.
Abbâsîler döneminde Bağdat'ın birbirine komşu iki meşhur mahallesi vardı: Kerh mahallesi ile Bâb'ül-Basra mahallesi. Yâqût el-Hamevî'nin anlattığına göre; Kerh mahallesi komple Şiî–İmâmî idi. Kerh mahallesini doğudan saran Bâb'ül-Basra mahallesi ise komple Sünnî–Hanbelî idi! (Mu'cem'ül-Büldân: IV, 448)
Târihçiler, bu iki mahallenin Hicrî IV. / Mîlâdî X. yüzyılın ortalarından itibaren, Hicrî VII. / Mîlâdî XIII. yüzyılın ortalarına kadar, yani yaklaşık üç yüz yıl boyunca, hemen her yıl "mezhep" çatışmalarına sahne olduğunu belirtirler. Örneğin:
– Bağdat'ta, Şiîlerin Âşûrâ günü düzenleyecekleri matem merasimlerinin engellenmeye çalışılması yüzünden, Sünnî Bâb'ül-Basra mahallesiyle Şiî Kerh mahallesi arasında çıkan çatışmada, her iki taraftan çok sayıda kişi hayatını kaybetmiş, çarşılar harap olmuştur. Taraflardan her biri, karşı taraftan korunmak için, çareyi "surlar" inşâ etmekte bulmuşlardır. (H. 441 / M. 1049)[2]
– Bağdat'ta Şiî Kerh mahallesi sâkinlerinin bir mahalle kapısının üzerine "Muhammed ve Ali Hayr'ul-Beşer" yazmalarını ve "Hayye alâ Hayr'il-Amel" ilâvesiyle ezan okumalarını, Sünnî Bâb'ül-Basra halkının engellemeye kalkışması sonucu kanlı çatışmalar yaşanmış, dükkânlar ateşe verilmiştir. (H. 443 / M. 1052)[3]
– Sünnî Bâb'ül-Basra mahallesi halkı Şiî Kerh mahallesine saldırıda bulunmuş, mahalleyi yağmaladıktan sonra evleri ve dükkânları ateşe vermişlerdir. Çıkan hengâmede çok değerli bir kütüphane de yanıp kül olmuştur. (H. 451 / M. 1059)[4]
– Yine Sünnî Bâb'ül-Basra mahallesi sâkinleri Şiî Kerh mahallesini abluka altına almış; mushaflar sopaların ucuna geçirilmiştir. Aylarca devam eden bu anlamsız mücâdele sonunda, iki yüze yakın insan ölmüştür! (H. 482 / M. 1089)[5]
– Bağdat'ta Sünnîlerle Şiîler arasında emsaline zor rastlanır bir fitne kopmuş; yaşanan çarpışmalarda çok sayıda kişi hayatını kaybetmiştir. Bağdat polisinin önlemekte aciz kaldığı olaylarda, Halîfe'nin askerî desteğini arkalarına alan Sünnîler, Şîîlere karşı galibiyeti elde etmişler, Kerh mahallesinde bulunan mescitlere Ebûbekr, Ömer, Osman ve Ali adlarını zorla yazdırmışlardır... (H. 483 / M. 1090)[6]
Şiî Kerh mahallesiyle Sünnî Bâb'ül-Basra mahallesi arasında yaşanan bütün çatışmalar[7] dikkatlice incelendiğinde, olaylardan hareketle şu tespitleri yapmak mümkündür:
1. Kerh mahallesinde okunan ezanlar ve bilhassa her yıl Muharrem ayında düzenlenen Âşûrâ merasimleri, yaşanan çatışmaların başlıca sebepleridir.
2. Komşu Bâb'ül-Basra mahallesi sâkinleri, Hanbelî olmaları hasebiyle oldukça sabırsız, hoşgörüsüz ve saldırgan bir yapıya sahiptir.
3. Bu kavgalar, Şiîlerin bu rutin uygulamalarını Hanbelîlerin engellemeye çalışmaları sonucu çıkmıştır.
4. En önemlisi de, çatışmalarda saldırgan taraf Bâb'ül-Basra mahallesi, saldırıya uğrayan taraf ise Kerh mahallesidir. Çatışmaların genelde Kerh mahallesinde yoğunlaşıyor olması da bunu göstermektedir. Bu hep böyle olmuştur. Târih, bunun aksini ortaya koyan tek bir örnek yakalayabilmiş değildir.
Ehl-i Beyt yolu işte budur. Biz buyuz! Zulme uğramamıza rağmen zâlim olmayız. Kendi inançlarımıza ve ibâdetlerimize herkes burnunu sokar; ama bizler kimsenin dinine, inancına ve düşüncesine karışmayız. Şunu unutmayın ki, bizlerde, herkese yetecek ve artacak kadar bol hoşgörü var.
5. Çatışmalarda inisiyatif Sünnîlerin elinde bulunduğu müddetçe, devletin emniyet güçleri olaylara tamamen seyirci konumdadır! (Ne de olsa vurulan ve ezilen taraf ötekilerdir!)
Şiîler Sünnîlerin okuduğu ezanlara karşı en ufak bir taşkınlık yapmazken ve onların dînî ritüellerine sürekli müsâmaha gösterirken, Hanbelîlerin Şîaya karşı bu saldırgan tutumu ve diğer Sünnî grupların ve özellikle âlimlerinin sessizliği, günümüzde yaşanan olaylarla kıyaslandığında, maalesef pek şaşırtıcı görünmemektedir!
Bizzat Sünnî Târihçilerin de kaydettiği gibi, Şiîler, kendi mahallelerinde kendi hallerinde yaşıyorlar. Sadece inançlarının gereğini yerine getiriyorlar. Doğru bildikleri ezanı okuyor, her yıl Muharrem ayında Âşûrâ merasimi düzenliyorlar. Ve bunu kimseye dayatmıyorlar. Sünnî mahalleleri basarak, "Siz de bizim ezanımızı okuyacaksınız!" demiyorlar. Kendi merasimlerine onları hiçbir şekilde zorlamıyorlar. Onların ibadetlerine karışmıyorlar.
Buna rağmen Şiîler, hemen her yıl Hanbelîlerin çirkin saldırılarına maruz kalıyor. Diğerleri de seyrediyor! İşin ilginç yanı, devletin polisi de, askeri de seyrediyor...
Şimdi sormak istiyoruz:
Bu halk ne yapsın? Tarihin her döneminde itilip kakılan, hiçbir yerde rahat yüzü göremeyen bu insanlar, Moğollara karşı, ne diye Abbâsîleri desteklesin?
Bir devlet acaba niçin vardır? İçinde yaşadığınız devlet size sâhip çıkmıyor, güvenliğinizi sağlamıyorsa (sağlayamıyorsa değil); üstelik size düşman gözüyle bakıyor, sizi ezmeye çalışıyorsa, bu devlete kim, ne diye sahip çıksın?! Bir devlet, kendi halkı arasında çıkan çatışmalarda açıkça taraf tutuyor, taraf tutmakla kalmayıp silahlı güçlerini de o yönde seferber ediyorsa, siz olsanız ne yaparsınız?
İsterseniz, Bağdat'ın İlhanlıların (= Moğolların İran kolu) eline geçmesinden sadece bir yıl önce, Kerh mahallesinde yaşananlara hep birlikte bir göz atalım.
– Kerh mahallesinde Sünnîler ile Şiîler arasında çıkan sert çatışmalarda; iki taraftan da ölenler olmuştur. Abbâsî halîfesi Musta'sım'ın arsız askerleri tarafından mahalle komple yağmalanmış, Şiîlerin evlerine girilerek kadınların namusları kirletilmiştir! Bölgede birçok ev yakılıp yıkılmıştır... (H. 655 / M. 1257)[8]
Sünnî bütün târihçilerin ortaklaşa verdiği bu müessif olayın acıları hâlâ tazeliğini korurken, bu acıyı yüreklerinde taşıyan, namusları kirletilen bu halktan, "ar namus bilmez" bir devlete sahip çıkmalarını nasıl beklersiniz?
Siz kendinizi onların yerine koyun da bir düşünün...
Diyelim ki, siz Sünnîsiniz. Şiî ama totaliter, baskıcı bir devlette yaşıyorsunuz. Bu devlet sizleri sistemli bir şekilde eritmeye çalışıyor ve ülkede, yukarıda Şiîlere reva görülen utanç verici şeylere maruz kalıyorsunuz...
Siz, o devlete yine de dört elle sarılır, sâhip çıkar mısınız?
O yüzden vezîr İbn'ül-Alqamî'nin Moğollara meyledip onlardan medet ummasında, Kerh mahallesinde yaşanan utanç verici hâdisenin hayli etkili olduğunu; el-Yûnînî, en-Nüveyrî, ez-Zehebî, İbn'ül-Verdî, Ebul-Fidâ, Tâcüddîn es-Sübkî, el-Yâfiî, İbn Kesîr, İbn Haldûn, İbn Deqmâq, Bedruddîn el-Aynî, el-Qalqaşendî, ed-Diyârbekrî ve İbn'ül-Imâd el-Hanbelî de itiraf ediyor. (Deminki utanç verici olayın kaynaklarına bakınız.)
Sizler, böyle bir zulme ve aşağılamaya maruz kalmak bir yana, sizin haklarınızı savunan ve küresel istikbâra ümmetin onurunu çiğnetmeyen; hep tek başına bunun mücadelesini veren İran'a karşı; Büyük Şeytan ABD'nin ve BATI'lıların yanında yer alıyor, sonra hiç sıkılmadan, dönüp bizleri suçlayabiliyorsunuz!
Efendiler! Lütfen kendinize gelin. "Denize düşen yılana sarılır!" atasözünü duyanınız yok mu? Sizler, başkalarının gözündeki (olmayan) çöple uğraşacağınıza, kendi gözünüzdeki merteği görün, evvelâ onu çıkarmaya bakın!
Başkalarına kara çalmayı bırakın artık. Hiç mi insafınız yok, hiç mi yüreğiniz sızlamıyor sizin? Bakın bunun vebali çok ağırdır. Sakın bu günahla öbür tarafa göçüp gitmeyin!
"Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin ardına düşme. Zira kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur." [İsrâ: 36]
Kaldı ki, İbn'ül-Alqamî ile Bağdat Şiîlerinin bu hususta pek çok iftiraya maruz kaldıkları da bir başka gerçek![9]
Öte yandan ez-Zehebî ile es-Süyûtî'nin "Halîfe Mustansır güçlü bir orduya sahip olmasına rağmen Moğollara yalakalık eder, çeşitli hediyeler göndererek onları razı etmeye çalışırdı!" demelerine[10] bakılırsa, Bağdat aslında çoktan düşmüştü!
Vesselâm...
Abdulkadir Çuhacıoğlu
--------------------------------------------------------------------------------
[1]– İbn Teymiyye, Minhâc'üs-Sünne: III, 377, V, 155, VI, 374, VII, 414, Mecmû'ul-Fetâvâ: XXVIII, 478, 527
[2]– İbn'ül-Cevzî, el-Muntazam: XV, 319-320; İbn'ül-Esîr, el-Kâmil: VIII, 292; ez-Zehebî, Târîh'ul-İslâm: XXX, 5, 6, Siyeru A'lâm'in-Nübelâ: XVIII, 309; İbn Kesîr, el-Bidâye: XII, 74
[3]– İbn'ül-Cevzî, a.g.e. XV, 329-331; İbn'ül-Esîr, a.g.e. VIII, 301-302; ez-Zehebî, et-Târîh: XXX, 9, es-Siyer: XVIII, 310; İbn Kesîr, a.g.e. XII, 79; İbn'ül-Imâd el-Hanbelî, Şezerât'üz-Zeheb: V, 191
[4]– İbn'ül-Cevzî, a.g.e. XVI, 48-49; İbn'ül-Esîr, a.g.e. VIII, 350; ez-Zehebî, et-Târîh: XXX, 271
[5]– İbn'ül-Cevzî, a.g.e. XVI, 281-283; İbn'ül-Esîr, a.g.e. VIII, 457, 460; Sibt İbn'ül-Cevzî, Mir'ât'üz-Zemân: II, 125; ez-Zehebî, et-Târîh: XXXIII, 8; İbn Kesîr, a.g.e. XII, 166
[6]– el-Yâfi'î, Mir'ât'ül-Cinân: III, 102; ez-Zehebî, et-Târîh: XXXIII, 12; İbn'ül-Imâd, a.g.e. V, 353
[7]– Bağdat'ta yaşanan mezhep çatışmalarına ilişkin, yetmiş kadar olayın incelendiği küçük bir derlemememiz var. İsteyen herkese ulaştırabiliriz.
[8]– Konuyla ilgili detaylı bilgi için bk. el-Yûnînî, Zeylü Mir'ât'iz-Zemân: I, 86; en-Nüveyrî, Nihâyet'ül-Ereb: XXIII, 190; ez-Zehebî, es-Siyer: XXIII, 180, et-Târîh: XLVIII, 29, 34; İbn'ül-Verdî, et-Târîh: II, 189; Ebul-Fidâ, el-Muhtasar: III, 193; es-Sübkî, et-Tabaqât: VIII, 263; el-Yâfiî, a.g.e. IV, 105; İbn Kesîr, a.g.e. XIII, 228-229, 234; İbn Haldûn, et-Târîh: III, 662, V, 612; İbn Deqmâq, Nüzhet'ül-Enâm fî Târîh'il-İslâm: s. 240; el-Aynî, Iqd'ül-Cümân: I, 158, 170; el-Qalqaşendî, Meâsir'ul-İnâfe fî Meâlim'il-Hılâfe: II, 90; ed-Diyârbekrî, el-Hamîs: II, 376; İbn'ül-Imâd, a.g.e. VII, 468
[9]– Bu konuda ayrıntılı bilgi için bk. Ali el-Gürânî el-Âmilî, Keyfe Redde'ş-Şîa Ğazv'el-Moğôl
[10]– ez-Zehebî, Târîh'ul-İslâm: XLVIII, 34; es-Süyûtî, Târîh'ul-Hulefâ: s. 329