1 Ekim 2012 - 14:15

Allah'ın adıyla Başbakanın, AKP Kongresini, kendisinin ve partisinin hakketmediği bir şekilde toplumun dimağına sokacağı, günler önceden belliydi. Sıradan bir kongre, ülkenin neredeyse en birinci meselesi edildi. Maliki’nin bizzat Başbakan tarafından bu Kongreye davet edilmesi bile amacı hissettiriyordu. Hatırlarsanız, “Onu muhatap alarak prim vermem” diye bir ülkenin başbakanını yok sayan, tepeden bakan, Tayyip Erdoğan Kongre’de onun üzerinden Şiilere karşı, dünyaya karşı prim yapmaya çalışmış, ancak kartı karşı tarafta görülmüş olmalı ki; olmadı, hesap tutmadı. Mursi ve Meş’al ile aldı alacağını, ama hesap bozucu işler de oldu. Sabra ve Şatilla’nın (ki, bu katliam bu bölgede anlam bakımından çok önemli bir katliamdı) kanı üzerinde olarak kongrede bulanan Falanjist Emin Cemayel ve “Türkiye seninle gurur duyuyor” dedirtilen Barzani, Başbakanın göğsünü gererek izlettireceği görüntüler değil.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Aldıkları alkış, Türkiye tarihiyle de örtüşmez. Hele Rusya, Çin ve İran için Suriye bağlamında “Mazlumlardan yana tavır koymazsanız tarih sizi affetmez” sözü var ya; tam da bu cepheden Başbakanın çelişkilerini ayan beyan eden sözlerdir, ama ne çare, enformatik cehalet yaşatılırken kime ne diyebiliriz.

Kongre öncesinde halihazırdaki basının %90’ını değişik şekillerde kendi kulvarına kırabilmiş olmanın verdiği mağrurlukla AKP Genel merkezinden verdiği röportajları aynı gece iki kanaldan yayınlatma becerisini göstererek ne denli büyük iştah peşinde olduğunu zaten belli ediyordu. Türkiye’nin, Pazar(30 Eylül) gününü kendisine ayırması için elinden geleni yapıyordu.

Konuştuğu gazetecilerin önemli bir kısmı zaten soru soramıyorlardı. Figür olarak oradalardı. Sadece çanak tuttuklarıyla Başbakan konuşmasını sürdürüyordu. Ona gerçek soru sorabilecek gazetecilerin karşısına çıkması durumunda işlerin alt-üst olacağı bilinmeyen bir gerçek değil. PKK ve bölgesel konularda ciddi açmazı bulunan, ülkeyi önemli bir sorunlar yumağının içinden çıkaramayan Başbakan’ın, karşısına çıkacak gazeteciler bizzat patronlar tarafından kim bilir kaç kez uyarılıyorlardı. Röportaj bitene kadar genel yayın yönetmenleri kim bilir nasıl da kan ter içinde kalıyorlardı; Usta kızarsa eğer şiddeti hesaplanamaz deprem kapıda demektir. Bilmiyorum ama kim bilir belki sorular bile AKP tarafından empoze edilerek röportaj yapılıyordur.

Geçmişinde ciddi haksızlıklara uğradığı bir gerçek olan Tayyip Erdoğan, artık o mağduriyetinin üzerine bina ettiği mağrurlukla maalesef “tek adam” yönetimini birçok kesime kabullendirmiş durumda. Eskiden o haksızlığa uğramıştı, şimdi bile o döneme atıfta bulunarak ayakta kalma stratejisi izliyor. Şimdi durum tam tersi… AKP demek, Tayyip Erdoğan demek olduğundan AKP deyince akan sular duruyor. Çıt çıkaramıyor kimse. Başbakana, ne parti içinden ne de basından kamuoyu önünde son on yılda kimse gerçekçi “şunu yanlış yaptın” diyemedi. Diyenler de, ya Fehmi Koru örneğinde olduğu gibi “sevsinler seni” cevabını aldı, ya da Abdullatif Şener oldular, üzerlerine çizik atıldı. Doğrusu da yanlışı da aynı kefede onun; taşıyan, sadece taşımakla sorumlu. Sorgulamayı kafasından geçirmemeli… En son AKP’nin MKYK’dan kovulan Ayşe Böhürler bu durumu “Susma orucu” olarak tanımlamıştı, Yeni Şafak’taki köşesinde.

Son kongrede Sezai Karakoç’un şiirinin kullanılması da söylenemeyen yanlışlardan sadece biri. Yedi düveli o salona oturtmayı becerenler, Sezai Karakoç’u siyasetlerine alet edemeyince şiiri üzerinden gariban Anadolu insanının gözyaşını, emri altındaki kameramanlara zum ettirerek bir Türkiye’ye yaydılar.

Sezai Karakoç, Diyarbekir/Ergani’nin bu ülkeye bir hediyesidir. Karakoç bizim kuşağın İslami kimliğinin erdemle buluşmasında önemli bir yer tutar. Fıkhi bilgileri doldurduğumuz zihnimizde, bir takım boşluklar hissinin niye oluştuğunu onun şiirlerini okuduğumuzda anlardık. Yüreklendirdi bizi. Sevmeyi öğretirdi. “Öteki”nin saygınlığını, O’nu bizden etmeden önce onu, O olarak kabul etmeği, bunu içselleştirerek yapmayı anlatırdı. “Haksızlığa uğrasanız da haksızlık etmeyin” derdi. “Müşfiklik Müslümanın amentüsüdür”, “eminlik, iki kaşınızın arasında durmalı, herkes onu görmeli” derdi. Başbakan, Kongre’de onun “Sürgün ülkeden Başkentler Başkentine” adlı şiirini okurken inanın çok içerlendim. Başbakanın o eseri hoyratça kendisine uyarlayıp duygu sömürüsü yapmasına kahrettim. Eskiden de şiir okurdu başbakan, bizler kaset kaset hediye ederdik o şiirleri eşimize dostumuza… Ama Tv ekranlarında gördüğüm, hiç heyecan vermedi bana. Hatta sahtecilik hissettim. Tayyip Erdoğan’ın hapse konu gerekçesi de şiirdir. Şiir, bizlerin hayatında önemli yer tutmasıyla ünlüdür. İslami öncülerin her birinin ajandasında onların kimliğinin izharı olan bir şiir mutlaka vardır. Ama on yıllık iktidarında Tayyip Erdoğan bunu hakketti mi acaba? “En sevgiliye” ithaf edilmiş bir eserin, bir siyasi partinin argümanı edilmesi de ne demekti? O şiir, “Şiir akşamları”nındır, parti kongrelerinin değil. Asfalt yollar, ekonomik göstergeler, BOP Eşbaşkanlığı, Suriye-Irak düşmanlığı , ABD ile stratejik müttefiklik üzerinden geliştirdiği dille Sezai Karakoç ile nasıl konuştu? Cevap alabildi mi acaba? “Her şey AKP için, her şey Başbakan için” diye kariyer ve servet peşinde olan günübirlik şahsiyetlerden birine pek ala bir şiir yazdırabilir, onu okuyabilirdi. Bu imkanı var. Niye dokunmadık alan bırakmıyor, niye uzletimizde de bir şeylerin kalmasına izin vermiyor? Şimdi değil ama “Emine kapı mı çaldı? Hayır bey, sen öyle duydun.” Günleri adına diyorum; giderken yolda gördüklerinle gelirken karşılaşma ihtimalini hep heybesinde tutmalı Başbakan..

Sezai Karakoç’un o ölümsüz şiiri niye böyle ucuzlatıldı. Sezai Karakoç hayatta! Bakın, on yıldır o, bir Numan Kurtulmuş olmadı. Karakoç ne denli AKP’nin stratejisine kabul veriyor ki, onun eseri AKP’nin günlerdir konuşulan Kongresinin başlangıç cümleleri oluyor. Başbakan’ın konuşmasını hazırlayanlar bunun Üstat Karakoç’u ne denli yaralayabileceğini görmeyebilirler. Onların içinde bulunduğu halet-i ruhiye, Başbakanı toplum gözünde yüceltmek, onu gönüllere kazımak olabilir. Ama onlar bunu yaparken bir sınırı çizmekte Başbakan’ın sorumluluğunda olmalı değil mi? Sonuçta kim hazırlarsa hazırlasın, konuşmayı Tayyip Erdoğan yapıyor, ona mal oluyor. Oysa, “Sürgün ülkeden Başkentler Başkentine” adlı şiir, “En sevgiliye” adanmış olması hasebiyle bu günkü siyasetin kirinden uzak tutulmalıydı. Her şeyi kendi haklılığına araç etmede artık kuralsızlığı kural kabul etme karakteri sergileyen AKP’nin, Diriliş Partisi’nin de genel başkanı olan Sezai Karakoç’u sadece kendi çıkarı uğruna kullanması büyük ayıptır bence. Keşke Başbakan okumasını kesinlikle istemediğim o şiirin sonunda bu şiirin Sezai Karakoç’a ait olduğunu ve Diriliş Partisi’nin Genel Başkanı olduğunu bizzat söyleyebilseydi. Diriliş’in erdem ve derinliğinden üç kelam edebilseydi. Onun nasıl bir parti olduğunu anlatsaydı da, niye orada olmadıklarına ağlasalardı kendisiyle beraber ağlayanlar…

Hayat böyledir! Aynı Kongrede “Yolumuz Necmettin Erbakan’ın yoludur!” diyen, bir Başbakandır bu şiiri okuyan… Erbakan duydu mu? Rabbim bilir.

Karakoç bu konuda ne düşünüyor bilmiyorum ama onun da yüreği ve dili, büyük ölçüde Hüseyin Hatemi’ye benzemektedir. Naziktir, asildir, beyefendidir; bağırıp- çağırmadan, külhanbeylilikten uzaktır.

Hatırlarsanız, Hüseyin Hatemi, Yeni Şafak Gazetesi’nde haftada iki gün olmak üzere yazıyordu. Suriye üzerine yazdıkları o mahallenin HAKSÖZ adlı haber sitesindekilerin kulağına hoş gelmeyince sağa sola takındıkları itici dili Hoca içinde esirgemeyince, o dünyanın insanı olmayan Hoca, sözünü tamamlayıp çantasını toparlayıp gitti. Ayrıldı gazeteden!

Sezai Karakoç, Suriye meselesi çıktığında uzunca bir süre sustu. Olanı biteni anlamaya çalıştı. Başbakan’ın bizi sürüklediği bela bataklığı ufukta görününce kendi köşesinden bilgece nasihatlerde bulundu. Uzunca süren konuşmasının bir yerinde şöyle diyordu:

"Şimdi Batı bize diyor ki, Suriye'de kötü bir yönetim var. Orada halk ile devlet arasında problem var, masum insanlar ölüyor. Bu işi siz halledin, siz çözün, insanların ölümünü seyir mi edeceksiniz? Şüphesiz Müslümanlar asla seyir etmez, ama bu meselenin çözümü silahla olmaz. O yönetimi uyaracak olan kılıç değil kalemdir. Çünkü kılıç ile girdiğiniz taktirde halk ile karşı karşıya gelecek ve siz yine masumları öldürmek zorunda kalacaksınız. Aynı o devletin yaptığını siz yapmış olacaksınız. İşte bu size kurulmuş bir tuzaktır.

Çözümün sadece silah ve kılıç olduğu doğru değildir. Daima ondan daha güçlü olan bir çözüm vardır ve o çözüm fikirdir. Kılıç dahi fikrin emrindedir. Aksi halde zarar verir.

Bugün Türkiye çok büyük bir tehdit ile karşı karşıyadır. Şimdiye kadar müslümanların başına gelen zulümlerde hiçbir zaman Batı Türkiye'ye gel sen buna karış dememişti. Tam tersine kendisi işgal ettikten sonra, gel bize destek gücü ver demişti. Afganistan'da Bosna'da böyle oldu. Katliamlar olurken bizi sokmadılar, katliamlar oldu, bitti kendileri girdiler ve destek için çağırdılar."

Bizzat “Tuzak var!” diye uyaran Sezai Karakoç, Başbakan nezdinde dikkate bile alınmadı. En azından kamuoyu önünde Sezai Karakoç’un yaptığı ikaz ve çağrı karşılık bulmadı.

Diğer yandan bu beyanları medyaya düşünce bizzat onun şiirleriyle büyüyenler aynen Hüseyin Hatemi örneğindekine benzer dili ondan da esirgemediler.

Takip ederken görüldü ki; “TUT” adlı şiirinden aşağıdaki mısralarla cevap vererek Kur’an’da Hz. Meryem’e atfen olduğu söylenen “Kelam orucunu” tutmuş Sezai Karakoç… Ya da biz öyle anlamışız. Köşesinde öylece suskun.

Son insan yürüyor
Tut elimden kaçalım
Kaçalım kaçalım
Bizi kimseler görmesin
Arayanlar bulmasın
Tren duvarları sarsmasın
Yürek bu kadar hızlı çarpmasın
Kan böylesine hızlı akmasın
Aşkın kulakları sağır
Sesi boğuk olmasın

Tayyip Erdoğan bu ülkenin Başbakanı… Yazının başında da dediğim gibi mağdur olarak geldi. Sermayesini kendi tüketiyor. Neşat Ertaş’ın cenazesinde de yaptığı en azından etik değildi. Cenaze merasiminde, aile dışında siyasi birinin kalabalığı bulduğu gibi mikrofona koşması o ne derse desin yaptığı hareketin çiğliğiyle sözü onun ağzınızda değersizleştirir, söz, gücünü kaybeder.

Sezai Karakoç’un şiirinin AKP Kongresinde okunması da aynen öyle oldu. O ölümsüz şiir, mazlum edildi. Başbakan bir kez daha uzaklaştı gönlümüzden.

MUHAMMED AK