Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Ertesi yıl, ilkinin çok çok üstünde insan bu harekete destek verdi. Derken ertesi yıl, sonrasında bir sonraki yıl ve nihayet 2013’nin ilk günlerinde milyonlarca insan selinin içinde Türkiye’den de binlerce Huseyn âşıkları…
Bu yıl Erbain yürüyüşünün Necef istikametinden başlayan bölümünde bizler de vardık. Kerbela’ya uzaklığı yaklaşık 85 km olan bu yolda tek ulaşım aracımız ayaklarımızdı. Irak’ın birçok şehrinden de Kerbela’ya akın söz konusuydu. Yürüyüş için otoban yolunun bir istikameti ile diğer tali yol tahsis edilmişti. İki yolda aşırı kalabalık olduğundan yol boyu, birinden diğerine geçerek devam ediyorduk. Yürüyenlerin oluşturduğu kalabalığın yanında, bu 85 km yol boyunca bölge sakinleri ikmal durakları oluşturmuş, insanlara her neleri var ise onu ihsan ediyorlardı.
Çok çarpıcı enstantaneler söz konusuydu.
Çay- yemek ikram edenlerden, insanların ayakkabısını silenlere kadar, meyve-ilaç ’tan tutun, bir tablanın üzerine onlarca priz yerleştirip cep telefonu şarj edenlere kadar infakın her çeşidini sergileyen bir halk vardı yanımızda. Türkiye’den geldiğimizi öğrendiklerinde ayrı bir mutluluk hissiyle sarılıyorlardı. “ehlen ve sehlen= hoş geldiniz” gırtlaktan değil, yürekten söyleniyordu, bunu hissediyorduk. Bununla birlikte Türkiye “in” Erdoğan “out” Irak’ta en çok duyduğumuz sözlerdendi. Tayyip Erdoğan’dan bu kadar mı nefret edilir. Onu, ABD’nin bölgedeki piyonu görüyorlar. Saddam ve ABD ile acıların her çeşidini yaşamış bu halkın, Tayyip Erdoğan’dan bu denli nefreti karşısında Türkiye’de medyanın iç kamuoyunu ne denli manipüle ettiğini daha iyi anlamış oluyorduk. Bizim televizyonlara bakanlar, Başbakan’ın bu durumunu göremedikleri için “gerçekle” de yüzleşmeleri ancak kendi müşahedeleriyle mümkün olabiliyor.
Gün içinde yürüyebildiğimiz kadar yürüyorduk. Bir ara sol ayağımın acısının dindirme amacıyla tam ağzımı doldurmuş “Arkadaşlar biraz mola verelim mi?” diyecektim ki; yanımdan ayağının biri olmayan, koltuk değnekli birinin kan ter içinde geçtiğini görünce, söz boğazımda düğümlendi.
Geceleri “Hüseyniye” adı verilen yerlerde konakladık. Yetersiz kalınan durumlarda çadırlar kurulmuştu. Bir gece ise bir Iraklı kardeşimizin evinde misafir olmuştuk. ABD emperyalizmi ve İslam tandanslı piyonlar eliyle istikrarsızlığı tüm şiddetiyle yaşayan bu ülkede geceleri biz uyuduk ancak, onlar bizim için nöbet tuttular. Sabaha kadar o soğukta güvenliğimize namusları gözüyle baktılar. Utandık, duygulandık… Maddi anlamda çok sınırlı imkânlara sahip bu insanların İmam Huseyn adına yola çıkan insan seline karşı nede büyük bir anlam yüklediklerine tanıklık ettik.
Irak’ta Şiiler çok ciddi imtihanlardan geçerek gelmişler bu günlere. İngiliz ve ABD emperyalizmi onların maddi varlıklarını sömürdükçe sömürmüş ve şimdi ise Vahabi/Selefi terörünün kurbanı etmiş. O gün yok ki, bir patlama olmasın ve onlarca insan öldürülmesin. Bizim bulunduğumuz günlerde Samarra’da bir otobüse konulan bomba, 27 kişinin ölümüne sebep olmuştu. Yüzyıllardır, tarihinde öldürülmenin her çeşidini yaşamış Şiilerin buna rağmen öldürmeye bu denli uzak durmaların fikri alt yapısında zalim olmaktansa, mazlum olmaya daha yatkın karakter taşıdıkları görülmekte...
Belki de, tarihin en büyük mazlumunun yanında olmanın gereği bu. Huseyni oluşun karakteri…
Bu yürüyüş sayesinde dünya Şiileri arasında gittikçe gelişen bir bağ kuruluyor. İmam Huseyn davası adına yapılan bu yürüyüş, değişik ülkelerden insanların bir arada olmasına, bir duygudaşlık yaşamasına da vesile oluyor. Yoldaki pankartlardan birisini okuyan dostumuz “Suud-Katar işbirlikçiliği bozulacaktır inşallah” yazdığını söyleyince sıkça gördüğümüz Bahreyn bayraklarının ne anlama geldiğini daha iyi anlamış olduk. Kerbela esirlerine ithafen yapılan bu yürüyüşün çağdaş kazanımlarının ileriki yıllarda daha belirginleşeceğini zannediyorum. “Şii ekseni” dedikleri bu olsa gerek. Buradakiler, çok değişik yerlerden gelmiş. İslam coğrafyasında çoğunluk olmamalarına rağmen her daim diri bir ruh sergileyen bu insanların iki emanet olan Kur’an ve Ehl-i Beyt konusundaki tutuculukları, onları her dönem direngen kılmış… Yaşadığımız çağda da öyle. Hangi şart ve şeraitte olursa olsun Şiiler sevdalarından vazgeçmemişler.
Milyonlarca insanın iştirak ettiği bu eylem, tam manasıyla sivil bir hareketti. Devlet, sadece emniyette kendini hissettiriyordu, dünyada bu denli kendiliğinden oluşan ve disiplinini muhafaza eden başka bir halk organizasyonu var mı, gerçekten bilmiyorum.
İmam Huseyn’nin türbesine ulaştığımızda Erbaine bir gün vardı. Mahşeri kalabalık dedikleri bir hal söz konusuydu. Kafilemiz, kısa süre sonrasında adım adım türbeye yaklaşmaya çalışıyordu. Avlu girişinde kapıdaki görevlinin mikrofonla bize hitabı çok duygusaldı. “Hoş geldiniz Türkiyeli kardeşlerimiz hoş geldiniz, şiarınız nerede?” dediğinde “Lebbeyk Ya Huseyn!” diye karşılık verdik. Sevgili peygamberimizin “Ben de O’ndanım” dediği o eşsiz kahramanın karşısındaydık artık. Herkes kopmuştu. Hani yaşanır, anlatılmaz derler ya; işte burası tam öyle bir şeydi, yazdıklarım yazamadıklarımın zerresi misalince…
Derken, aynı düzenle yaklaşık 700 metre ilerideki, o vefanın diğer adı olanın yanına; Ebulfazl Abbas’ın türbesine yöneldik. Dünyanın tüm mazlumları adına ona da “Lebbeyk” dedik.
Yaşadığımız şoktan ancak bir gün sonra sıyrılabilmiştik. Kerbela faciasının yaşandığı mekânları tanımaya çalışıyorduk. Hz. Zeynebin ve diğerlerinin çadırları, İmamın başının, Hz. Abbas’ın kollarının kesildiği; suya ulaştığı, çadırların bulunduğu gibi nice yerler… Her birinde ayrı bir hüzün, tarihe gitmeler, sine, vaveyla, mersiye ve duygudaşlık yaşamalar.
Bu arada etrafımızda da yıllarca unutamayacağımız sahneler yaşanıyordu. Unutamadıklarımdan bazıları İsfahan’dan gelen senfoni gurubunun çaldığı ağıt müziğinin halkı gözyaşına boğması, Erdebil’den gelenlerin dizlerine vurarak “Vay Huseyn!” deyişlerindeki o görsellik, tek bir başına bir köşede kendince konuşanlar, İmam’la konuşanlar, öylece baka kalanlar, Kur’an okuyanlar, namaz kılanlar…
Yola çıktığımızdan bu yana Ali Turan Hoca’nın müthiş bir biçimde sunduğu hem bilgi, hem de duygu yoğunluğu desteğindeydik. Kerbela konusuna vakıf oluşundaki asalet, bizi adeta büyülemişti. Zaman tüneli içerisinde gibiydik, anlık biçimde 1373 yıl geriye gidip gidip geliyorduk. Onunla bir arada oluşumuzdan dolayı kendimizi çok şanslı görüyorduk. Kerbelaya, gerek gidişimizde gerekse de gelişimizde Huseyn kokusunu üzerimizden hiç eksik etmedi. Zeyneb’in asaletini, Abbas’ın vefasını, Rugeyyenin feryadını, Ali Ekber’i, Ali Asgar’i… Kahramanların her birini “sözün yeri…” olan durumlarla yâd ettirdi bize. Hemen hemen herkesi kendi mekânında andık. Ta ki Müslim bin Akil’in oğulları Muhammed ve İbrahim’e kadar…
Ayrılırken Kerbela’dan, rabbimin vereceği ömrün her Erbaine dek gelen gününde burada olma arzusuna dua ettim…
MUHAMMED AK

