Kur'ân'da Şefaat
"Şefaat" kelimesi, Kur'ân-ı Kerim'de on sekiz surede yirmi beş ayette kullanılmıştır.
Bu ayetlerde geçen şefaat kelimesi, birinci ıstılahî anlamda yani günahkâr ve suçlulardan cezanın kaldırılmasını istemek anlamında kullanılmıştır.
Şefaat konusundaki ayetler içerik açısından iki kısımdır:
1- Şefaatçileri sınırlandıran ayetler.
2- Şefaate ulaşacak ve ulaşmayacak kimseleri sınırlandıran ayetler.
Kur'ân-ı Kerim bu sınırlamayı, kişilerin dünya hayatındaki genel gidişat şekli esasına göre yapmaktadır.
Bu arada, "Kur'ân mutlak olarak şefaati reddetmektedir" diyenler de vardır. İşte biz bu bölümde bu görüş üzerinde duracağız.
Kur'ân-ı Kerim'de mutlak bir şekilde şefaati reddeden bir tek ayet bile yoktur. Şefaati reddeden ayetler sadece, Kur'ân-ı Kerim'de vasıfları açıklanan belli bir grupla ilgilidir. Bu ayetlerde kesin olarak kâfir olan kimselerin tüm anlamıyla şefaatten mahrum olacakları açıklanmıştır.
Kur'ân-ı Kerim'de belli bir kesimin şefaate ulaşamayacağı vurgulandığı gibi "mümin" kapsamına giren diğer bir kesimin de şefaate ulaşacağı vurgulanmıştır. Örneğin:
"Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur'ân'la) (şunu) hatırlat ki, bir kişi, kendi yaptıklarıyla helâke düşmesin; (böylesinin) Allah'tan başka ne bir dostu, ne de bir şefaatçisi vardır; (amelinin elinden kurtulmak için) her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez..." [4]
Bu ayette, dinlerini oyun, eğlence konusu edinen ve dünya hayatının kendilerini aldattığı kimselerin şefaate ulaşamayacakları açık bir şekilde vurgulanmıştır.
"Ey inananlar! Ne alışverişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin olmadığı gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızktan (Allah için) harcayın. Kâfirler, zalimlerin ta kendileridir." [5]
Allame Tabatabaî'nin de açıkladığı gibi, bu ayette sadece inananlara hitap edilmesine rağmen, şefaat mutlak olarak reddedilmemiş ve sadece kâfirlerin şefaatten mahrum kalacakları ifade edilmiştir. Bunu, "Kâfirler, zalimlerin ta kendileridir." cümlesinden hareketle anlıyoruz.
Ayrıca bu ayet, Allah için infak etmemenin kâfirlerin özelliklerinden biri olduğuna dikkat çekerek inananlara hitaben, Allah yolunda infak etmemek küfür olduğu için infak etmekten çekinen kimsenin de şefaatten mahrum olacağını vurgulamaktadır.[6]
Yukarıda geçen ayetler, şefaati inkâr edenlerin en çok kanıt olarak ileri sürdükleri ayetlerdir. Eğer ayetin devamında "Kâfirler, zalimlerin ta kendileridir." ifadesi yer almasaydı, ayetin mutlak şekilde şefaatin olmadığına kanıt gösterilmesi doğru olurdu. Ancak ayette açık bir ifadeyle, Allah'ın kendilerine verdiği rızktan Allah yolunda infak etmeyenlerin kâfirlerden sayıldıkları için şefaate ulaşamayacakları belirtilmektedir.
Dolayısıyla, Kur'ân-ı Kerim'de şefaatin mutlak bir şekilde değil de şartlı olarak reddedildiğini ve şartın olumsuzlaşmasıyla şefaatin reddinin de olumsuzlaştığını söylemek gerekir.
Kaldı ki, Kur'ân-ı Kerim'de şefaatin olacağını ifade eden birçok ayet vardır. Örneğin:
"İlle onun tevilini mi gözetiyorlar? Onun tevili geldiği (haber verdiği şeyler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: 'Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki, bize şefaat etsinler yahut tekrar geri döndürül(üp dünyaya gönderil)memiz mümkün mü ki, (orada eski) yaptıklarımızdan başkasını yapalım?' Onlar, kendilerini ziyana soktular ve uydukları şeyler, kendilerinden saptı, kaybolup gitti." [7]
Bu ayetten, Allah'a iftira eden ve Kur'ân'ın tabirice "kendilerini ziyana sokmaları" nedeniyle kıyamet günü şefaatten mahrum olacak belli bir gruptan bahsedilmesine rağmen, şefaatin olduğunu ve onların kendilerine şefaat olunmasını istediklerini, fakat hiçbir zaman şefaate ulaşmayacakları anlaşılmaktadır.
"Yalnız Rahman'ın huzurunda söz almış olanlardan başkaları şefaat edemezler." [8]
"O gün Rahman'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati fayda vermez." [9]
"O'ndan başka (tanrı diye) yalvardıkları şeyler, şefaat (gücüne ve yetkisin)e sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır." [10]
Bu ve benzeri birçok ayet açık bir ifadeyle kıyamet günü şefaatin olduğunu vurgulamaktadır; bu alanda söylenebilecek tek şey, Kur'ân-ı Kerim'in şefaat edecek kişiler için, "Rahman'ın huzurunda söz almış olanlar" veya "Rahman'ın izin verip sözüne razı olduğu kimse" ya da "bilerek hakka şahitlik edenler" gibi bazı sıfatlar saymış olmasıdır. Yüce Allah, bu üç sıfat ve diğer sıfatlara sahip olanlara yüce bir makam vermiş ve şefaat edilmelerine razı olduğu kimseler hakkında onlara şefaat etme gücü vermiştir.
Kısacası; şefaatin varlığı Kur'ân-ı Kerim'de açık bir şekilde ifade edilmiştir; fakat şefaat edenler ve haklarında şefaat edilenler sınırlandırılmış ve insanlardan bir grubunun şefaate erişmeyeceği belirtilmiştir.
Okuyucularımızın araştırmalarını kolaylaştırmak amacıyla yeri geldikçe üzerinde duracağımız şefaatle ilgili ayetleri sıralıyoruz:
Bakara, 48, 123, 254, 255. Nisâ, 85. A'râf, 53. Enbiyâ, 28. Şuarâ, 100. Müddessir, 48. En'âm, 51, 70, 94. Yûnus, 3, 18. Meryem, 87. Tâhâ, 109. Nisâ, 23. Zümer, 43, 44. Zuhruf, 86. Yâsîn, 23. Necm, 26. Fecr, 3. Mü'min, 18. Rûm, 13.
ŞEFAATİ REDDEDEN AYETLERİN ANLAMI
Şefaatin mutlak olarak reddedilmediğini ve birçok ayette şefaatin olduğunun açık bir şekilde ifade edildiğini ve yine bütün kâfirlerin şefaate ulaşmayacaklarını açıkladık. Kur'ân-ı Kerim'de bu kâfirlerin örnekleri açıklanmıştır.
Kur'ân-ı Kerim'de kâfirler çeşitli tabirlerle ifade edilmişler. Meselâ bir yerde; "Önceden onu unutmuş olanlar", bir yerde; "Ceza gününü yalanlayanlar" şeklinde ve bir başka yerde de nimete nankörlük edenler ve diğer birtakım özelliklerle tanıtılmışlardır:
1- Nimete Nankörlük Edenler
Bu hususta yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey inananlar! Ne alışverişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin olmadığı gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızktan (Allah için) harcayın. Kâfirler, zalimlerin tâ kendileridir." [11]
Burada reddedilen, kâfirlerin şefaate ulaşmasıdır. el-Mizan tefsirinde de bu ayetle ilgili olarak şöyle kaydedilmiştir: Yüce Allah'ın vermiş olduğu rızklardan infak etmekten sakınmak, küfür ve zulümdür. Bu ayetin son kısmı baş kısmıyla birlikte göz önünde bulundurulursa, Allah'ın kendilerine verdiği rızktan Allah yolunda infak etmeyenlerin kâfirlerden oldukları açıklık kazanır ve şüphesiz kâfirler de kıyamet günü şefaate ulaşmayacaklardır.
Dolayısıyla, ayetin akışından belli bir grubun şefaate ulaşmayacağı anlaşılmaktadır.
2- Şeytanı İzleyenler
Bu hususta yüce Allah şöyle buyuruyor: "Önceden onu unutmuş olanlar derler ki: 'Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki, bize şefaat etsinler yahut tekrar geri döndürül(üp dünyaya gönderil)memiz mümkün mü ki, (orada eski) yaptıklarımızdan başkasını yapalım?' Onlar, kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler, kendilerinden saptı, kaybolup gitti." [12]
"Onlar ve azgınlar, tepe taklak oraya atılırlar. İblis'in bütün askerleri de. Onlar orada (putlarıyla) çekişerek derler ki: Vallahi biz apaçık bir sapıklık içinde imişiz! Çünkü sizi âlemlerin Rabbine eşit tutuyorduk. Bizi o suçlulardan başkası saptırmadı. Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de sıcak bir dostumuz..." [13]
Yukarıda geçen bu iki ayetten, dini unutanlar, şeytana uyanlar ve azgınların şefaatten mahrum olacakları anlaşılmaktadır.
3- Kıyamet Gününü Yalanlayanlar
Yüce Allah, inkâr edenler hakkında şöyle buyurmaktadır: "Ceza gününü yalanlardık. İşte böyle iken ölüm bize gelip çattı. Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez..." [14]
4- Dinlerini Oyun ve Eğlence Yerine Koyanlar
Yüce Allah, dinlerini oyun ve eğlence yerine koyanların kıyamet günündeki durumlarını şöyle açıklamaktadır:
"Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur'ân'la) (şunu) hatırlat ki, bir kişi, kendi yaptıklarıyla helâke düşmesin (böylesinin) Allah'tan başka ne bir dostu, ne de bir şefaatçisi vardır; (amelinin elinden kurtulmak için) her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte onlar, kazandıklarının eline teslim edilmişlerdir. Onlar inkârlarından dolayı kaynar su içecekler ve onlara acı bir azap vardır!..." [15]
5- Zalimler
Yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor: "...Onları, yaklaşan güne karşı uyar. Zira (o gün) yürekler, ağızlara gelir, gönüller dertle dolar. Zalimlere ne yardımı dokunacak bir dost bulunur, ne de şefaati kabul edilecek bir şefaatçi." [16]
6- Müşrikler
Kur'ân-ı Kerim'de müşriklerin, Allah'tan başka taptıkları ortakların kendilerine faydası olmayacağı kıyamet günü, şefaat edenlerin şefaatlerinden mahrum olacakları açıklanmıştır:
"Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de yarar vermeyen şeylere tapıyorlar ve, 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir!' diyorlar. De ki: 'Allah'ın göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?' O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir." [17]
"(Allah'a) ortak (koştukları put)larından da kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmaz. O zaman ortaklarını inkâr ederler." [18]
"Hani, içinizden gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda görmüyoruz! (Bakın işte) aranızdaki bağlar kesilmiş ve (şefaatçi) sandığınız sizden kaybolup gitmiştir!" [19]
"Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar, hiçbir şeye malik olmayan ve düşünmeyen şeyler olsalar da mı (onları şefaatçi edineceksiniz?)" [20]
"Ben O'ndan başka tanrı mı edineyim? Eğer Rahman (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve onlar beni kurtaramazlar." [21]
Şefaati müşriklerden reddeden ayetler iki noktayı vurgulamaktadır:
1- Allah'a ortak koşulan put veya diğer şeyler, onlara inanan kimseye, kıyamet günü koştuğu şirk nedeniyle hak ettiği azapla ilgili olarak bir fayda vermez. Dolayısıyla bu ayetler, Allah'a koşulan ortakların şefaat etme gücünü reddetmektedir.
2- Allah'a ortak koşanlar, şefaati hak etmedikleri için şefaat edecek olanların şefaatinden mahrum olacaklardır.
Dolayısıyla yukarıda geçen ayetlerde tüm çeşitleriyle küfür ve şirkin şefaate engel olduğu ve kıyamet günü kâfir ve müşrikin, Allah'ın şefaat etmelerine izin verdiği kimselerden kendilerine şefaat etmesi için hiçbirini bulamayacağı ifade edilmiştir.
İşte buradan anlaşılıyor ki, Kur'ân-ı Kerim'de şefaat mutlak olarak reddedilmemiş, sadece özellikleri ve durumları belirtilen belli bir kesimden reddedilmiştir.
Hadislerde Şefaat
Şefaat konusu, tartışma konusu olan diğer inançsal meselelerden farklıdır. Çünkü şefaat konusu Kur'ân-ı Kerim'de açık ve net tabirlerle kaydedildiği gibi Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt'ten nakledilen hadislerde de aynı açıklık ve netlikte beyan edilmiştir. Örneğin:
1- Cabir b. Abdullah'tan, Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Bana, benden öncekilere verilmeyen beş şey verilmiştir... ve bana, benden önceki hiçbir peygambere verilmeyen şefaat verilmiştir..."[22]
2- Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Kim benim için vesile isterse, şefaate ulaşır."[23]
3- Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki: "Benim şefaatim, ümmetimden büyük günahlar işleyenlere ulaşacaktır."[24]
4- Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Şefaat edin ki, şefaat edilesiniz ve yüce Allah Peygamberinin diliyle istediğini yapsın."[25]
5- Enes b. Malik Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakleder: "Cennette ilk şefaat edecek olan benim."[26]
6- Kâ'b b. Ahbar ve Ebu Hüreyre Resulullah'tan (s.a.a) şöyle naklederler: "Her peygamberin ettiği bir duası var; ben ise duamı, kıyamet günü ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum."[27]
7- Ebu Nazre'den rivayet edilmiştir ki: İbn-i Abbas Basra'da minberin üzerinde bize Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu açıkladı: "Her peygamberin dünyada gerçekleşen bir duası vardır; ben ise duamı, ümmetime şefaat için sakladım. Ben kıyamet günü Adem oğullarının efendisiyim... Sonra denilecek ki başını kaldır; söyle, kabul edilsin; iste, verilsin; şefaat et, şefaatin kabul edilsin." Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Bunun üzerine ben başımı kaldırıp diyeceğim ki: 'Ey Rabbim! Ümmetim! Ümmetim!' Bunun üzerine bana; 'Kalbinde şu ve şu olanları cehennemden çıkar' denilecek; ben de onları dışarı çıkaracağım."[28]
8- İbn-i Abbas Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakleder: "Bana, benden önceki hiçbir peygambere verilmeyen beş şey verilmiştir ve ben bunları onlara karşı övünmek için söylemiyorum:
1) Ben siyahıyla, beyazıyla bütün insanlar için gönderildim.
2) Düşmanın bir aylık mesafeden korkuya kapılmasıyla yardım edildim.
3) Benden önce hiç kimseye helal edilmeyen ganimetler bana helal edildi.
4) Yeryüzü benim için secde yeri ve tertemiz kılındı.
5) Bana şefaat verildi; onu ümmetim için erteledim ve şefaatim ancak Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayana ulaşacaktır."[29]
9- Abdullah b. Amr b. As Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakleder: "Birisinin ezan okuduğunu duyduğunuzda onun söylediklerini tekrarlayın. Sonra bana rahmet dileğinde bulunun; kim bana rahmet dileğinde bulunursa, bunun karşılığında Allah ona on kez rahmet eyler ve sonra benim için vesile isteyin; bu, cennette Allah'ın özel kullarından birine yakışan bir makamdır ve ben Allah'ın o kulu olmayı arzuluyorum; öyleyse kim benim için vesile isterse, şefaate ulaşır."[30]
10- Ebu Hüreyre, Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakleder: "Belki böylece Rabbin seni, makam-ı mahmuda (övülmüş bir makama) ulaştırır.[31] buyruğundan maksat, şefaattir."[32]
11- Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Benden sonra ümmetimin karşılaştığı şeyi gördüm... Bunun üzerine, (Rabbimden) kıyamet günü onlar hakkında şefaat etmeye sahip olmayı istedim ve bu isteğim verildi."[33]
12- Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki: "Ümmetimden 'cehennemlikler' denilen bir grup benim şefaatimle ateşten dışarı çıkacak."[34]
13- Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "İnşaallah, benim şefaatim Allah'a bir şeyi ortak koşmayarak ölen kimseye ulaşacaktır."[35]
14- Hz. Ali'den (a.s) şöyle nakledilmektedir: "Bizim şefaatimiz var; bizi sevenlerin de şefaati vardır."[36]
15- İmam Zeynelabidin (a.s) bir duasında buyuruyor ki: "Allah'ım! Muhammed ve Ehlibeyti'ne rahmet eyle, kurucusu olduğu dini yücelt, delilini (Kur'ân'ı) ulula, terazisini ağırlaştır ve şefaatini kabul buyur."[37]
16- Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki: "Ey Abdulmuttalip oğulları! Sadaka bana ve size helâl değildir; fakat bana şefaat vaadi verilmiştir."[38]
17- İmam Zeynelabidin (a.s) yine bir duasında şöyle buyuruyor: "Allah'ım!... Bağışın ve keremin hürmetine bana şefkatli ol, benim fasit olan yönümü ıslah et, benim salih amelimi kabul buyur, Muhammed ve Ehlibeyti'nin şefaatini benim hakkımda kabul et, duamı icabet et, niyaz ve yakarışıma merhamet et... "[39]
18- İmam Sadık'tan (a.s) şöyle nakledilir: "Mümin iki kısımdır: Birisi, yüce Allah'ın kendisi için koştuğu şartlara Allah rızası için vefa eder; böyle bir kişi peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve salihlerle birlikte olur; onlar ne güzel arkadaştırlar! Böyle birisi şefaat eder, ona şefaat edilmez. Böyle birisini dünya ve ahiret dehşeti sarmaz. Diğerinin ise ayağı sürçer; böyle birisi bitkisi yeni yeşeren tarlanın otu gibidir; her durumda rüzgar onu sarsar; dünya ve ahiret dehşeti onu kapsar ve ona şefaat edilir; bu da hayır üzeredir."[40]
19- Ebu Hamza Sumali, İmam Zeynelabidin'den (a.s) şöyle nakleder: "Peygamber efendimiz Arafat'ta güneş batmak üzereyken Bilal'a, 'Ey Bilal! İnsanlara susmalarını söyle.' diye buyurdu. Halk susunca Resulullah şöyle buyurdu: "Rabbiniz bugün (Arafe günü) size lütufta bulunmuştur, iyilerinizi bağışlamıştır, iyilerinizi günahkârlarınız hakkında şefaatçi kılmıştır; öyleyse bağışlanmış olarak dağılın."
Bir başka kanalla da, Resulullah'ın (s.a.a) bu sözün de vamında şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ancak üzerinde kul hakları olanlar hariç; Allah adildir; zayıfın hakkını güçlüden alır." Resulullah (s.a.a) Meş'ar'de bulunduğu gece sürekli Rabbiyle münacat eder, üzerinde kul hakları olanlar için dua ederdi. Resulullah Meşar'de vakfe edince, Bilal'a; 'Ey Bilal! İnsanlara susmalarını söyle' diye buyurdu. İnsanlar susunca şöyle buyurdu: "Rabbiniz bugün size ihsanda bulunmuştur, sizin iyilerinizi bağışlamıştır, iyilerinizi günahkârlarınız hakkında şefaatçi kılmıştır; -öyleyse bağışlanmış olarak dağılın.- Üzerinde kul hakları olanlar için kendi katından hak sahiplerini razı edeceğine kefil olmuştur."[41]
20- Emir-ül Müminin Ali (a.s) Kur'ân'ın fazileti hakkında şöyle buyurmuştur: "Doğrusu insanlar yüce Allah'a Kur'ân'la yöneldikleri gibi hiçbir şeyle yönelemezler. Bilin ki, Kur'ân şefaati kabul edilen bir şefaatçidir; onaylanan bir konuşandır; kıyamet günü Kur'ân kime şefaat ederse, şefaati kabul edilir."[42]
Bu ve benzeri birçok hadisten şefaat meselesinin ilk dönem Müslümanlarla birlikte ortaya çıktığı, onların kültür ve İslâmî inançlarının bir parçası olduğu ve bu hususta hiçbir şüphe olmadığı, Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamlarının (onlara selâm olsun) bunu iman ve inancın bir gereği olarak değerlendirdikleri anlaşılmaktadır.
Müslümanların kıyamet günü o hazretten kendilerine şefaat etmesini istemeyi önemsediklerini gösteren deliller vardır. Bu konuda Enes b. Malik'ten ve o da babasından şöyle nakledilir: "Resulullah'tan (s.a.a) kıyamet günü bana şefaat etmesini istedim, o hazret, 'şefaat edeceğim' buyurdu. Bunun üzerine, 'Ya Resulallah, seni nerede arayayım?' diye sordum. O hazret 'İlk olarak beni sırat köprüsünde ara.' buyurdu."[43]
Metn-ul Vâsitiyye'de şöyle geçer: "Cennetin kapısını açacak ilk kişi Hz. Muhammed'dir ve cennete girecek ilk ümmet ise onun ümmetidir. Kıyamet günü Hz. Muhammed (s.a.a) üç yerde şefaat edecektir:
"Birincisi Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa b. Meryem şefaatten döndükten sonra sıra kendisine gelince, mahşerde duranlara şefaat edecektir."
"İkincisi cennet ehlinin cennete girmeleri için şefaat edecektir; bu iki şefaat sadece o hazrete hastır."
"Üçüncü şefaat ise cehennemi hak edenlere edeceği şefaattir; Hz. Muhammed (s.a.a) dışında diğer peygamberler, sıddıklar ve diğerleri de böyle bir şefaatte bulunabilecekler; onlar, cehennemi hak edenlerin cehenneme girmemeleri için ve cehenneme girenlerin de cehennemden çıkmaları için şefaat edecekler."[44]
Halebi'nin "Siret-un Nebeviye" adlı kitabında ise şöyle geçer: Ebubekir, Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra gelip hazretin yüzündeki örtüyü açtı ve kendisini o hazretin üzerine atarak şöyle dedi: "Anam-babam sana feda olsun! Sen hayatında da güzeldin, öldüğünde de güzelsin. Ey Muhammed! Rabbinin yanında bizi hatırla; biz de senin yanında olalım."[45]
ŞEFAATLE İLGİLİ GÖRÜŞLER VE ELEŞTİRİLER
İslâm ulemasının büyük çoğunluğu, şefaatin aslı ve müminlere ulaşacağı hususunda ittifak etmiştir. Tartışma, şefaat kavramının kapsamıyla ilgili olarak yapılmıştır. Yine fırka ve mezhep imamlarının çoğu şefaatin zarar ve azabı gidermede faydalı olduğu hususunda görüş birliği içerisindedirler.
Şefaatle İlgili Görüşler
1- Şeyh Müfid Muhammed b. Nü'man Akberi (d:413 h.) "Evail-ül Makalat" adlı eserinde şöyle der: "İmamiye Şia'sı Hz. Resulullah'ın (s.a.a) kıyamet günü ümmetinden büyük günahlar işleyen bir gruba şefaat edeceği; Hz. Ali (a.s) ve diğer Ehlibeyt İmamlarının (hepsine selâm olsun) kendi izleyicilerinden bir gruba şefaat edecekleri ve yüce Allah'ın onların şefaatiyle birçok günahkârı kurtaracağı hususunda ittifak etmiştir."
Başka bir yerde de diyor ki: "İyi bir mümin, günahkâr mümin arkadaşına şefaat edecek, onun bu şefaati arkadaşına faydalı olacak ve Allah onun şefaatini kabul edecektir. Az bir grubu dışında İmamiye Şia'sı bu konuda ittifak etmiştir."[46]
2- Şeyh Muhammed b. Hasan Tusî (d:460 h.) "et-Tibyan" adlı tefsirinde der ki: "Bizce şefaat, fazladan bir yarar ulaştırmadan zararı engelleyecek, Resulullah (s.a.a) müminlere şefaat edecek, Allah Teâla da onun şefaatini kabul ederek azabı hak eden sırat ehlinden azabı düşürecektir; bu konuda Resulullah'tan (s.a.a) şöyle rivayet edilmiştir: Şefaatimi, ümmetimden büyük günahlar işleyenler için sakladım."
"Bizce şefaat, Resulullah (s.a.a) ve ashabından bir çoğu için ve yine Ehlibeyt İmamlarıyla (hepsine selâm olsun) birçok salih müminler için sabittir..."[47]
3- Allame Muhakkık Fazl b. Hasan b. Tabersi (d:548 h.) "Mecma-ul Beyan" tefsirinde der ki: "Bizce şefaat, Resulullah (s.a.a) ve seçkin ashabı, tertemiz Ehlibeyt'inden olan imamlar ve salih müminler için sabittir; Allah onların şefaatiyle birçok günahkârı kurtaracaktır..."[48]
4- Allame Muhammed Bâkır Meclisî (d:1110 h.) "Bi-har-ül Envar" adlı hadis mecmuasında der ki: "Şefaatin dinin zarurî (tartışma götürmez) konularından olduğu, Resulullah'ın kıyamet günü kendi ümmetine ve hatta diğer ümmetlere şefaat edeceği hususunda Müslümanlar arasında ihtilaf yoktur. Ancak şefaatin anlamı, etkileri veya sevapların artmasına mı, yoksa günahkârların günahlarının düşmesine mi sebep olacağı konusunda ihtilaf vardır."
"Şia, şefaatin büyük günahları işleyenlerden azabı düşürdüğü görüşünü savunmakta ve şefaatin sadece Resulullah'la (s.a.a) ve ondan sonraki İmamlarla (onlara selâm olsun) sınırlı olmadığına, yüce Allah'ın izniyle salihlerin de şefaat edeceklerine inanmaktadır..."[49]
Buraya kadar şefaatin anlamı ve sınırları konusunda İmamiye Şia'sı ulemasının görüşlerinden birkaç örnek sun duk. Diğer İslâm fırkaları uleması da şefaatin varlığını ve şefaat inancını itiraf etmişlerdir. İşte onların görüş ve sözlerinden birkaç örnek:
1- Mâturidî Semerkandî (d:333 h.), "O gün kimseden şefaat kabul edilmez..." [50] ve "(Allah'ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler." [51] ayetlerinin tefsirinde şöyle der: "Her ne kadar birinci ayet şefaati reddediyorsa da, ancak -Enbiyâ suresinin 28. ayetine işaret ederek- bu ayet, İslâm'da kabul edilecek şefaatin olduğunu vurgulamaktadır."[52]
2- Ebu Hafs Nesefî (d:538 h.) meşhur "Akaid-un Nesefiye" adlı kitabında diyor ki: "Mustafiz (sayıları çok olan) hadisler gereğince, Resulullah (s.a.a) ve iyi kişilerin şefaat edecekleri sabittir."[53]
3- Nasirüddin Ahmed b. Muhammed b. Munir İskenderî el-Malikî, "İntisaf" adlı eserinde der ki: "Şefaati inkâr eden şefaate ulaşmamaya layıktır. Ancak şefaate inanıp onu doğrulayan Ehlisünnet'tir. Onlar Allah'ın rahmetini umar ve şefaatin günahkâr müminlere ulaşacağına ve şefaatin onlar için ertelendiğine inanırlar..."[54]
4- Kadı Ayaz b. Musa (d:544 h.) şöyle der: "Ehlisünnet, net ayetler ve doğru hadislere dayanarak aklî ve naklî açıdan şefaatin varlığına ve olabilirliğine inanır. Tümü tevatür haddine ulaşan hadisler, ahirette mümin günahkârlar için şefaatin olacağı doğrultusundadır. Ehlisünnet'in selef-i salihi ve onlardan sonra gelenlerin tümü, şefaatin varlığında icmâ (ittifak) etmişlerdir..."[55]
İslâm ulemasının birçoğu şefaatin varlığını vurgulamışlardır. Fakat kitabımızda onların hepsine değinmemiz mümkün olmadığından şimdilik bu kadarıyla yetiniyoruz.
Buraya kadar söz konusu edilen şeylerden şu sonuç ortaya çıkar: Şefaat kelimesinin anlamında görüş farklılıkları olmasına rağmen bu inanç -Kur'ân-ı Kerim'in sarih ayetlerine, Peygamberimiz Hz. Muhammed'den (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamlarından nakledilen hadislere dayanılarak- İslâm fırkalarının çoğu tarafından kabul edilmiştir.
Ancak, Mütezile fırkası şefaati reddederek bu konuda münakaşa etmişlerdir. Mütezile'nin ileri gelenlerinden biri olan Ebu Hasan Hayyat, "Üzerine azap kelimesi hak olana ne dersin? Sen mi ateşte bulunanı kurtaracaksın?..." [56] ayetinin tefsirinde diyor ki: "Bu ayet açık bir şekilde, Resulullah'ın (s.a.a), azabı hak eden birisini cehennemden çıkaramayacağını vurguluyor..."
Şeyh Müfid (r.a) bu görüşün reddinde şöyle diyor: "Şefaatin varlığını savunanlar Resulullah'ın (s.a.a) cehennemi hak edenleri cehennemden kurtaracağını iddia etmiyorlar; aksine onları, yüce Allah'ın Resulullah'a (s.a.a) ve onun tertemiz Ehlibeyti'ne ikramda bulunarak cehennemden kurtaracağını savunuyorlar."
"Ayrıca müfessirler, 'Üzerine azap kelimesi hak olan' ifadesinden maksadın kâfirlerin olduğunu ve Resulullah'ın (s.a.a.) onlara şefaat etmeyeceğini vurguluyorlar."[57]
Buradan, yukarıdaki ayetle şefaatin reddi için getirilen delilin ne kadar isabetsiz olduğu anlaşılmaktadır.
Muhammed Hadi ESEDÎ
ABNA.İR
[1]- Şefaat, lügatta "şefea, şef'an" kökünden türemiştir. "Şefea'ş şey'e şef'an" denilince bir şeye bir mislini daha ekleyerek çift kıldı ve ikili yaptı anlamına gelir. "Kane vitren şefeahu bi-aher" denilince, "Tekti onu başkasıyla birleştirdi" kastedilmektedir.
"Şûfia liyel eşhas" denildiğinde, "Gözüm zayıf olduğundan bir kişiyi iki kişi gördüm" anlamına gelir. Ve "şefea şefaaten li fulanin ila Rıza" veya "şefee şefaaten fiyhi ila Rıza" denildiğinde, "Rıza'dan ona yardım etmesini istedi" ve "şefea aleyhi bi'l-adave" denildiğinde ise, "Düşmanına karşı ona yardım etti ve düşmanıyla muhalefet etti" anlamına gelir.
"Teşeffeâ lî ve ileyye bi-fulan" veya "fî fulan" denilince, "Benim şefaatçi ve aracı olmamı istedi." anlamına gelir.
[2]- Bkz. Corcani'nin et-Ta'rifat adlı eseri, s.56. İbn-i Esir'in en-Nihayet-u Fî Garib-il Hadis - adlı eseri, c.2, s.485. Ebu Beka'nın Kulliyat adlı eseri-, s.536; bu son eserde şöyle geçer: "Bizce şefaat edilecek olan büyük günaha sahiptir."
[3]- Muhsin Emin Amilî'nin Keşf-ul İrtiyab adlı eseri-, s.196
[4]- En'âm, 70
[5]- Bakara, 254
[6]- el- Mizan Tefsiri -Muhammed Hüseyin Tabatabaî- c.2, s.323
[7]- A'râf, 53
[8]- Meryem, 87
[9]- Tâhâ, 109
[10]- Zuhruf, 86
[11]- Bakara, 254
[12]- A'râf, 53
[13]- Şuarâ, 94-101
[14]- Müddesir, 46-48
[15]- En'âm, 70
[16]- Mü'min, 18
[17]- Yûnus, 18
[18]- Rûm, 13
[19]- En'âm, 94
[20]- Zümer, 43
[21]- Yâsîn, 23
[22]- Sünen-i Nesaî, s.211. Sahih-i Buhari, c.1, s.86-113
[23]- Sünen-i Nesaî,c.2, s.26
[24]- Men La Yahzuruh-ul Fakih, c.3, s.376
[25]- Sünen-i Nesai, c.5, 87
[26]- Sahih-i Müslim, c.1, s.130
[27]- Sahih-i Müslim, c.1, s.130-132. Sahih-i Buhari, c.7, s.145 ve c.8, s.193. Müsned-i Ahmed, c.2, s.313, 396
[28]- Hadisin tamamı için bkz. Müsned-i Ahmed, c.1, s.295-296
[29]- Müsned-i Ahmed, c.1, s.301
[30]- Müsned-i Ahmed, c.2, s.168
[31]- İsrâ, 79
[32]- Müsned-i Ahmed, c.2, s.444
[33]- Müsned-i Ahmed, c.6, s.428
[34]- Sünen-i Tirmizi, c.4, s.114. Sünen-i İbn-i Mace, c.2, s.1443
[35]- Müsned-i Ahmed, c.2, s.426
[36]- Emali -Şeyh Seaduk- s.291
[37]- Sahife-i Seccadiye, 42. dua
[38]- el-Kâfi -Kuleyni- c.4, s.58
[39]- Sahife-i Seccadiye, c.2, s.282; Muhakkıka basımı.
[40]- el-Kâfi -Kuleyni- c.2, s.248
[41]- el-Kâfi, c.4, s.258
[42]- Nehc-ül Belaga, 176. hutbe
[43]- Sünen-i Tirmizi, c.4, s.621, Sıfât-ul Kıyamet kitabı, 9. bab
[44]- Metn-ul Akidet-il Vasitiyye -İbn-i Teymiye- 58-59, Arabistan Mektebet-us Sevadi basımı
[45] - Siret-un Nebeviye -Halebi- c.3, s.474
[46]- Evail-ul Mekalat fil Mezahib-i ve'l Muhtarat -Şeyh Muüfid- s.29, Mehdi Muhakkık incelemesi.
[47]- et-Tibyan Tefsiri, -Şeyh Tusi- s.213-214
[48]- Mecma-ul Beyan fi Tefsir-il Kur'ân -Şeyh Tabersi- s.103
[49]- Bihar-ul Envar -Allame Meclisî- c.8, s.29-63
[50]- Bakara, 48
[51]- Enbiyâ, 28
[52]- Tevilat-u Ehl-is Sünne -Ebiu Mensur Maturidi Semerkandi- s.148
[53]- Akaid-un Nesefiye -Ebu Hafs-i Nesefî- s.148
[54]- "İntisaf fi mâ tezemmenet-hul Keşşaf'u min'el İ'tizal" Na-sirüddin İskenderi el-Malikî, -Keşşaf'ın haşiyesinde basılmıştır- c.1, s.214
[55]- Sahih-i Müslim'in Şerhi'nden naklen -Nevevi-, c.3, s.35
[56]- Zümer, 19
[57]- eş-Şiat-u Beyn-el Eşaire ve'l Mü'tezile -Hasenî diye meşhur olan Haşim'in eseridir-, s.212-213; Fusul-ul Muhtare, s.50'den naklen.