Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Taksim – Gezi Parkı eylemi, Türkiye’de eylem ve protestolar tarihinde bazı ilkleri içerisinde barındırması ile birlikte çok önemli ayrıntılara sahiptir.
Türkiye birçok protesto, yürüyüş ve eylemlere şahit olmuş ve hafızalara kazınmış bir ülkedir. Taksim daha önceleri hafızalarda en çok yer tutan ‘kanlı 1 mayıs’ olarak tarihe geçen 1 Mayıs 1977 yılında 34 kişinin ölümü ve bir çok kişinin yaralanması ile sonuçlanan eylem ve eylemlere şahit olmuştu.
Fakat bu eylem, başlangıç, oluş ve gelişim süreci içerisinde kendine has bir karakterle gelişti ve kendine has bir karakter geliştirdi. İlk başlarda hemen hemen her gruptan ve meşrepten kitlelerin bulunduğu taksim, bazı grupların çekilmesine rağmen çok sesli ve çok renkliliğini muhafaza etti. Marjinal grup diye tanımlanan gruplardan tutun da toplumun her katman ve kesiminden daha çok gençlerden oluşan ‘Gezi Parkı Eylemcileri’ hem Türkiye’ye hem de dünyaya seslerini duyurdular.
Eylemin İlk günlerinde polisin sert ve kontrolsüz müdahalesi eylemi çok kısa zamanda Türkiye’nin her tarafına yayılan, ana yolların hatta boğaz köprüsünün dahi trafiğe kapatılmasına, mahalle ve sokaklara taşan eylemler ile sonuçlanmasına varan eylem ve gelişmeleri beraberinde getirdi.
‘Gezi Parkı Eylemi’, bir ideolojik birliktelik, siyasal bir hak arama, hükümet ve rejim değişikliği talepleri taşıyan bir halk ayaklanması karakterine sahip bir eylem değildir.
Gezi Parkı eylemcilerinin ortak noktası ve talebi, yaşadıkları ülkenin daha yaşanılır bir yer olma arzusundan öte bir şey değildi. Bu eylemde öne çıkan,” farklı düşünce, fikir ve ideolojik yapıya sahip gençlerin aynı amaç etrafında bir araya gelip ortak hareket edebilme kabiliyeti geliştirmeleri”, bu eylemi çarpıcı kılan unsurların başında görülmektedir.
İçerisinde az da olsa İslamcı diyebileceğimiz unsurlardan tutun, sol, laik-Kemalist, BDP çizgisinden, muhafazakar-merkez sağ olarak adlandırabileceğimiz halkın bir çok kesiminin bir araya geldiği ‘organizesiz’ teşekkül etmesi hasebi ile analistlerin üzerinde durması gereken bir olguya, harekete dönüşmesi öne çıkan gelişmelerin başındadır.
Artık bu minvalden bakınca ülke, Tayyip Erdoğan-AKP ve karşıtları şeklinde bir kutuplaşmanın içerisine girmiş görünmektedir. İşte bu yüzden Erdoğan’ın biz yüzde 50 oy aldık sözünü tekrarlaması ve bu kutuplaşmaya katkı yapması bizi haklı çıkarmaktadır. Taksim - Gezi eylemleri devam ederken, ‘Seçim Startı !’ gerekçesi ile Ankara-Sincan ve İstanbul-Kazlıçeşme mitinglerini düzenlemesi, halkın bir yarısını diğer yarısı ile bastırma, sesini kısma çabasından başka bir şey değildi.
Erdoğan’ın, son seçimlerde kendisinden oy almış olduğu bu yüzde 50’lik oy grubunun içerisinden Taksim-Gezi Parkı eylemlerine destek veren kesimlerin varlığını gözden kaçırma ve gövde gösterisi yaparak karşıtlarını bastırma telaşı sarmıştır iktidar partisini.
Daha fazla demokrasi, daha fazla insan hakları, özgürlükler ve inanca saygı konularını işleyerek ve bu konularda duyarlı oldukları mesajlarının vererek halktan oy isteyen AKP hükümeti, gelmiş olduğu nokta itibarı ile bu söylemlerine paradoks bir tutum içerisine girmiş, halkın en insani talep ve isteklerine ‘polis devleti’ refleksi içerisinde karşılık vermiştir.
Daha çok despot rejimlerde görülen tehdit ve tepki biçimini kullanan Hükümet, halkın Demokratik rejim ve toplumlarda görülebilecek meşru isteklerini en sert biçimde, gaz, tazyikli su ve mermi kullanarak bastırma yoluna gitmiştir. Şu ana kadar 4 kişinin hayatını kaybettiği ‘Taksim-Gezi Parkı’ eylemleri 15 Haziran Cumartesi akşamı itibarı ile sert bir müdahale ile Gezi Parkı alanı boşaltılarak başka bir evreye girmiştir.
Ortadoğu’da “ Arap Baharı ” ile adlandırılan, daha tutarlı bir kavramla izah edilirse “İslami Uyanış” diyebileceğimiz Müslüman halkların, daha adil, daha insani, daha hür ve özgür bir yaşam talep ettiği bir süreç yaşandı. Bu güne kadar İslami ve insani talepleri geri plana atılan halklar artık bu yönetimleri sorgular ve hesap sorar olmuştu.
Halklar yıllardır kendilerini, kendilerine sormaksızın yöneten “Kral ve Diktatörlerin” gitmesini, halkın iradesinin belirlediği mekanizmaların kendilerini yönetmesini istedi. Ve Ortadoğu’da Müslüman halk ayaklanmaların yaşandığı bir dizi gelişmelere şahit olduk.
Türkiye Devleti ve Hükümeti bu olayların başından beri halkların inanç ve iradelerine saygı duyulması gerektiği, Ortadoğu’da yükselen özgürlük ve demokrasi seslerine kulak verilmesi gerekliliğini vurgulamış ve bu yönde çağrılar yapmıştı.!!
Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin bu talep ve söylemleri, Suriye’de 15 Mart 2011 tarihinde başlayan gösterilerin akabinde çok farklı bir mecraya doğru akmaya başladı.
Daha gösterilerin başlarında, batının ve ABD’nin silahlı muhalefeti desteklemesi ile başlayan kanlı olaylarda Türkiye Hükümeti açıktan taraf olmuş, Suriye’den gelecek mülteci akınını “Mülteciler İçin Her Türlü İmkanları Sağlıyoruz” diyerek gelmesini teşvik etmiş, muhaliflerin silahlanma ve sınırlardan geçişte dahil her türlü kolaylığı ve lojistiği sağlama noktasında Suriye muhalefetini desteklemiş ve Türkiye’de Suriye muhalefetine bir dizi toplantılar yaptırmıştı..
Suriye’de mevcut yönetimi devirmek ve halka rağmen kamuyu ortadan kaldırmak için muhaliflere destek veren Türkiye hükümeti, kendi ülkesinde en basit bir isteği, halkın yaşam alanı ile ilgili kararı kendisinin vermesi isteğine çok sert ve orantısız bir şekilde tepki vermesi, sanıyorum Suriye meselesinde Tayyip Erdoğan hükümetinin nasıl bir paradoks içerisinde olduğunu anlatmaya yeter de artar bile.
- Kendi ülkende halkın sesine kulak tıkayacak, en masum isteklerini ‘Çapulcular’ deyip aşağılayacaksın… Fakat başka ülkenin devlet başkanlarına, “Halkının Sesine Kulak Ver” diyeceksin. !!
- Kendi ülke halkından devlete, kendine itaat bekleyeceksin… Fakat başka ülkenin halkından devletine, başkanına isyan etmesini teşvik edeceksin.!!
- Kendi ülkende yönetimler sandıkla gelir sandıkla giderler diyeceksin… Fakat başka ülkenin (Suriye) sandıkla başa geçirdiği hükümetini devirmek için “sandığın” değil de “silahın” işletilmesini meşru göreceksin.!!
- Kendi ülkende, devlete itaat etmiyorlar diye silahsız halka pervasız ve orantısız bir şekilde şiddet uygulayacaksın… Fakat başka bir ülkede devlete silahlı bir şekilde! isyan edenlere gösterilen müdahalede şiddet var deyip kınayacaksın.!!
- Kendi ülkende, Suriye Devleti aleyhinde ABD ve Batı ile birlikte Suriye dostları adlı oluşumlar tertip edecek, bunu meşru göreceksin… Fakat Taksim-Gezi Parkı eylemlerinin arkasında batının, Faiz lobilerinin olduğunu iddia edip bundan şikayet edeceksin.!!
- Kendi ülkende huzur ve sakinlik isteyeceksin.. Fakat başka bir ülkenin iç işlerine karışıp oradaki sorunları kaşıyıp, “bizim bakiye toprağımızdır” diyerek o ülkeyi huzursuz ve yaşanmaz bir hale getirmek için gayret göstereceksin.!!
AKP iktidarının ilk yıllarından bu güne, uygulama ve icraatları itibarı ile gelmiş oldukları çizgisi, üzerinde bulunmuş olduğu İslamcı geçmişi, Milli Selamet, Refah tabanından gelmesi ve Erbakan’a kendini nispet etmesi hasebi ile nasıl bir savrulma ve kırılma yaşadıklarına dair bu konu da bir çok paradoksal örnek verip çoğaltabiliriz.
Artık Türkiye’de AKP iktidarını parlak günlerin beklediğini söyleyemeyiz. Özellikle son seçimlerden sonra gelmiş oldukları İktidarda, ortaya koymuş oldukları Dünya ve Ortadoğu politikalarıyla, Batı ve ABD’nin çıkarları doğrultusunda paralel politikalar geliştirmeleri bu hükümetin batı ve ABD yanlısı görüntüsü, önümüzdeki seçimlerde halkın AKP hükümetine olan güvenini sarsan ve sandığa yansıyan bir gelişme olarak ortaya çıkacaktır.
Halkının en basit isteklerini, tam bir “Despotik Algı Refleksi” içerisinde değerlendiren bu hükümet kendi partisinin içinden ( Ertuğrul Günay ) bakanlık seviyesinde görev yapmış kişilerin dahi “ Bunları bıraksanız Sultan Ahmet’e bile AVM yaparlar.” Sözü ile artık AKP içerisinde yaygın ve baskın olan “Rantiye Zihniyetin” ifşası ve itirafı olarak göze çarpmaktadır.
Hatay – Reyhanlı patlamalarında ölenleri; “ Benim Sunni vatandaşlarım “ diyerek mezhebi bir okumaya tabi tutan, ötekileştiren, ayrıştıran, kamplaştıran, aşağılayan, hakir gören, tepeden bakan ve ‘benim valim’, ‘benim polisim’ ( Vali ve polis, halkın valisi ve polisi olmalıdır) diyerek devlet kamu ve görevlilerini kendi şahsi emir erleri konumuna indiren bir anlayış ancak totaliter ve otoriter rejimlerde görülebilir..
Demokrasiyi, sandıktan sandığa anlayışı ve yanılgısı ile okuyan, bana sandıkta cevap verin diyerek sandığa kadar istediğini yapma hak ve yetisini, yetkisini kendinde görmek ve elde tutmak isteyen Erdoğan, “ Ey Halife eğer yanlış yaparsan seni kılıçlarımız ile düzeltiriz” diyen bir gelenek ve öğretiden gelen birisidir. Daha henüz kendisine kılıç çekmeyi bırakın sadece istek ve görüşlerini dillendiren bu halkın, daha ne kadar irade ve taleplerine karşı bu kadar katı ve sert bir tutum içerisinde olabilir ve bunun neticesine ne kadar dayanabilir bunu bekleyip hep birlikte göreceğiz...
Selam ve Dua İle…