Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA -Bugün Suriye’de kızışan savaş ortamında önümüzdeki dönem bölgedeki Şii-Sünni çatışması ne yönde gelişebilir? Neler olabilir. Muhtemel senaryolar size göre nedir?
Aslında halklar, inançlar ve kültürler bakımından Sünni toplumlar ile Şii toplumlar arasında herhangi bir gerilim ve çatışma ihtimali bulunmuyor. Sünni-Şii gerilimi veya çatışması farazidir ve muhtelif yararları nedeniyle gündemde tutulmaya çalışılmaktadır. Bu yararlardan mesela Başbakan Erdoğan'ınki, seçmen profilini Özal'ın ANAP'ında gördüğümüz gevşek dokulu kümeleşme gerçeğinden uzaklaştırmaktır. Erdoğan Sünnicilik veya mezhep milliyetçiliği yaparak seçmeninin yaklaşık %13'ünü oluşturan çelik çekirdeği tahkim etmek ve bu dilimi olabildiğince büyütmek istiyor. Batıdaki 'İslamofobi'den kopyaladığı modele uyup Şiafobi veya Alevifobi yaratarak sert bir kriz anında dağılmayacak seçmen profiline varmaya çalışıyor. Kuşkusuz Erdoğan'ın kanırtırcasına gündemde tutmaya çalıştığı Şiafobi veya Alevifobi'nin %13'lük çelik çekirdeğin dışındaki seçmen halkalarını korkutup kaçıracak riskler oluşturduğu hesaplanıyordur. Bu riski de, katmanına göre kimi zaman ihalelerle, kimi zaman da sosyal yardımlarla konsolide etmenin strateji içinde yeri vardır. Çünkü siyasi, iktisadi ve toplumsal rantın odağındaki çelik çekirdek dışında kalan tabakalar için istikrarsızlık ürkütücüdür. Erdoğan'ın çıkardığı her kavga ve yolaçtığı her yangında yürekleri hopluyor olmalı. Kavga gürültünün doğrudan aile ekonomilerini vuracağını sezgisel bilirler.
Bir varsayım olarak Sünni-Şii geriliminden yararlanan bir kesim de vahhabiler ve onların vurucu gücü tekfirci selefilik. Vahhabi misyonerlik Sünni toplum içinde ancak Şiafobi kampanyası sayesinde gizlenebiliyor. Bu olmasa Sünni ulema, siyasi ve sosyal liderler vahhabiliği eşikten içeri sokmaz. Vahhabiliğin kabarık bütçeli faaliyetlerle Müslüman toplumlarda mezhebi farklılıkları çatışmaya dönüştürecek fitne projeleriyle meşgul olduğunu bilmeyen yok. Çünkü ancak bu sayede kendine varlık alanı açabiliyor. Ayrıca vahhabiliğin simetrisi olan siyonizmin Müslüman toplumlarda tepkiyle karşılanmamasını sağlamak da vahhabiliğe alan açan etkenlerden. “Asıl düşman İsrail değil İran'dır” cümlesiyle özetlenebilecek bir proje bu. BOP'un İslam ülkelerinde toplumsallaşması, kültürel nüfuz edinmesini sağlamanın çabası yani. Vahhabiliğin bizim gibi toplumlara vadettiği tek şey karanlık bir çağdır. İslam'la uzak yakın alakası olmayan gerici bir zihin dünyasının egemenliği. Anadolu dindarlığıyla hiçbir şekilde bağdaşmayacak vahhabiliğin topluma sızabilmesinin münbit ortamı Şiafobi sayesinde ürüyor.
Büyük kampanyalara, televizyon dizilerine, manşetlerden kışkırtmalara karşın Sünni-Şii gerilimi veya çatışmasının toplumsallaştırılamadığı görülüyor. Suriye'de onbinlerce yabancı veya Suriyeli teröristin başlattığı iç savaşın iki yıldır mezhep savaşı olduğu propaganda edilmesine rağmen Şiafobi faaliyetinin profesyonellerinden başkası mezhep düşmanlığına katılmadı. Mısır'da askeri darbenin gerçekleşmesinden sonra Sünniliğin merkezi sayılan el-Ezher'in Erdoğan'a karşı sert eleştiriler yöneltmesi Şiafobi faaliyetinden sonuç almayı uman çevrelerde hayal kırıklığı yarattı. Sanıldığının aksine dünya Sünniliği, Erdoğan ve onun etrafındaki bir avuç tekfirci selefi gibi hareket etmiyor. Suriye Sünnileri ve âlimleri, Erdoğan'ın gerici Suudi rejimiyle elele yürüttüğü mezhepçiliğe şiddetle karşı. Lübnan'da, vahhabiliğin ve tekfirci selefiliğin etki alanındaki Sünniler hariç, Ehl-i Sünnet Müslümanlar Şii-Sünni birliğini savunuyor. Malezya, Endonezya, Mısır ve diğer İslam ülkelerinde Erdoğan'ınkine benzer mezhepçi siyasetler görülmüyor. Bu ülkelerde devletler Şii husumetini teşvik etmiyor, aksine mezheplerin birlik ve dayanışmasını özendiriyor. Mısır'da Erdoğan'ın muadili olan Mursi'nin mezhepçi ve Şia karşıtı tutumu darbeden sonra devam etmedi. Devlet aygıtından aldıkları büyük destek Mursi'den sonra kesilen selefiler bir anda ortadan kayboldular. Artık sokaklarda Şiilere saldıramıyorlar, masum insanları linç gibi girişimlere cesaret edemiyorlar. Mısır'da yaşanan bu tecrübe, devlet aygıtı desteklemese mezhepçi husumetin asla varlık gösteremeyeceğinin kanıtıdır.
Haziran 2011'de onlarca teröristin Türkiye sınırından sızıp Cisr el-Şuğur'da 120 polisi çarşıda doğramasına kadar Suriye'de toplumsal, kültürel ve iktisadi hayat aksamaksızın sürüyordu. Sorun, siyasi katılım tarafındaydı ve bu da zamana yayılmış reformlarla halledilebilirdi. Erdoğan'ın 900 kilometrelik sınırı teröristlere açması, silah ve para desteğiyle, Suriye, toplumsal hayatın da çöktüğü bir yer haline geldi. Erdoğan bunu her defasında mezhep savaşı olarak yansıttı. Böylece bölgede Sünniliğin lideri olabileceğini hayal etti. Ama ne mutlu ki hayali gerçek olmadı. Başbakan Erdoğan daha uzun süre Türkiye'nin sınırlarını bu halde tutamaz. İktidarda kalsa bile teröristlere yardım ve yataklık suçunu işlemeyi sürdüremez. Er geç sınırlar kapatılıp terörist girişi engellenecektir. Bu olup Suriye krizi sona erdiğinde hem bölgede, hem de dünyada Sünni ve Şii/Alevi toplumların elinde çok değerli bir sonuç olacak. Muhtemel bir mezhep gerilimi ya da çatışmasının ne büyük bir faciaya yolaçabileceğini artık bilecekler. Suriye'de yapılmak istenen ama başarılamayan mezhepçiliği ülkelerinden uzak tutmak için çok somut bir gerekçe oluşmuş durumda. Vahhabiliği ve onun kuralsız terörizminin enstrümanı olan selefiliği ülkelerine sokmamaları gerektiğini örnekleriyle görerek öğrendiler. Suriye krizi bittiğinde geriye dönük bütün değerlendirmeler, mezhep ya da başka farklılıkların birarada yaşamasının zarureti, birliği bozmanın zararları üzerinde duracak. Ötekileştirme ve husumetin ne feci bir sapkınlık olduğu tespit edilecek. Sünni-Şii kardeşliğinin değerini daha iyi anlayacaklar ve onu korumak için tedbirler geliştirecekler. Suriye'de tekfirci selefiliğin işlediği cinayetlerde tanık olunan ağır vahşet, İslam toplumlarındaki bütün felsefi farklılıkların varoluş hakkı konusunda net bir fikir oluşmasını sağladı. Bunu korumak için hükümetler ve toplumlar nezdinde çaba gösterilecektir.
-AKP-Erdoğan Hükümeti’nin bölgedeki Sünni-Şii çatışmasında izlediği politika nedir? Sizce bu politika doğru mudur? Bu politikaya dönük eleştirileriniz nelerdir?
AKP iktidarı hegenomik ve yayılmacı bir iktidar anlayışına sahip. Diğer bir ifadeyle, teo-kapitalizm, ister istemez emperyalizme muhtaç. Kaynağa ihtiyacı var ve bunu temin etmek için göz diktiği Müslüman ülkelerin iç çelişkilerini hedef alıyor. Irak, Lübnan, Suriye, İran, hatta Afrika'ya kadar uzanan emperyal emel macerasından geriye kalan, mezhebi veya etnik farklılıkları çatıştırıp nüfuz elde etme arzusunun yarattığı yıkımlardır. Iraklıların iddiasına göre Irak'ta çıkarılmak istenen mezhep savaşının arkasında AKP iktidarı var. CHP heyetinin Irak ziyareti sırasında Irak'ın güvenlik sektörünün elindeki kozmik bilgi ve belgeleri CHP heyetine göstermek istediler. İddiaya göre bu belgelerde, Türkiye'den gitmiş sözde işadamlarının terör olaylarıyla doğrudan ilişkisi kanıtlanıyordu. CHP heyeti böyle bir faciayla yüzleşmemek için belgeleri kabul etmedi, görmek de istemedi. Yani AKP iktidarının Sünni-Şii gerilimi çıkarmak isteyen lobi ve odaklarla kriminal temas halinde olduğuna dair iddialardan bahsediyoruz. Mesele mezhepler arasındaki entelektüel ihtilafın meşru sınırları dışına taşma masumiyetini çoktan kaybetti. Erdoğan, Sünniler ve Şiilerin birlikte yaşadığı ülkelerde Sünnileri Şiilere karşı kışkırtan çatışmacı bir politika izliyor. Bunu fikir ve inanç düzeyinde başaramıyorsa kimi aşiretlerle içeriğini bilmediğimiz anlaşmalar yaparak onların isyanına destek oluyor. El-Enbar'da yaşanan olayların özeti budur. Bu ayrıştırma üslubu Erdoğan'ın Türkiye'de uyguladığı ayrıştırma ve kutuplaştırmanın aynısıdır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun doktrine ettiği AKP'nin dış politika ufku İran, Irak, Suriye ve Lübnan ekseninde bir Şii hilali oluştuğuna ve bunu kırmak gerektiğine inanıyor. Amerika, İsrail ve Suud triosunun çıkar maksimizasyonuna Türkiye'yi seferber eden bir iktidar AKP. Türkiye'nin ulusal çıkarını bila-bedel Amerika ve İsrail'in çıkarına angaje etti. Suriye'de savaş çıkararak, Irak'ta mezhepçi iç savaşı kışkırtarak, Lübnan'da iç savaş ve bölünmeyi körükleyerek Türkiye'nin yararına nasıl davranılmış olunabilir?
-Müslüman dünyada neredeyse 1400 yıldır süren Sünni-Şii kavgasının hala uzlaşmaz bir kan davası gibi sürmesinin nedenleri sizce nedir?
Doğru bir tarih okumasıyla anlaşılacak olan şudur ki, Sünni-Şii kavgası olarak görülen şey gerçekte Muaviye'nin sarayında üretilen din kültürünün, Peygamber'in mirasına bağlı kalmada kararlılık gösterenlere karşı savaşıdır. Hz. Ali'den başlayarak, oğulları Hasan ve Hüseyin, onlardan sonra da diğer önderler ve bunların etrafında toplanan Müslümanlar sarayın ürettiği din kültürüne uymayı reddettiler. Dolayısıyla ihtilaf toplum içinde yatay bir çelişki olarak gelişmedi. Hz. Ali ve Ehl-i Beyt imamlarının taraftarlığı olarak Şiilik, sarayda üretilen din kültürünün etki alanı dışında kalarak sivil toplumda Peygamber'in mirasını yaşatmaya koyuldu. Kuşkusuz sarayın askeri ve siyasi bürokrasisinin yanısıra din bürokrasisi de vardı ve bunlar, meşruiyetlerini tehdit eden alternatif din kültürüne tepkiliydiler. Özellikle Kerbela faciasından sonra Peygamber'in mirasına, evlatlarına ve ailesine karşı girişilen imha sabıkasını gözden kaçırmak için doktrin icat ettiler, fıkhı buna göre düzenlediler, akredite olmayan hiçbir fıkıh, tefsir ve hadis okuluna aman vermediler. Bu baskılar karşısında Peygamber'in sahih mirasını yaşatmak isteyenlerden kimisi açıktan kendi zamanındaki Ehl-i Beyt imamına tabi oldu, yani Şii oldu, kimisi bunun yolaçacağı tehlikeleri hesaba katarak bu kimlik ve aidiyeti benimsemedi ama sarayın iltifat ve taltiflerini de reddetti. Şia, sarayın güvenlik bürokrasisi veya el altından desteklediği ayak takımı için hep olağan hedef oldu. Ehl-i Beyt adına ayaklanıp Emevileri deviren Abbasiler döneminde bile bu böyleydi. Hiç şüphe yok tarih iniş çıkışlarla cereyan etti. Kimi zamanlar baskıların ve katliamların yoğunlaştığı, kimi zaman nisbi suskunluk dönemi olarak geçti. Ama zaman içinde sarayda üretilen din kültürü, çeşitli sponsorluklar ve teşviklerle kendi sosyolojisini yaratabildi. Devlet dini olarak bir tür İslami kültürün toplumlara nüfuz ettiğini reddedemeyiz. Şia ise daima bu etki alanından uzak durdu, Ehl-i Beyt imamlarının etrafında yaşatılan dini hayat, kültür, sanat, edebiyat, fıkıh, hadis, tefsir vs. birikimini geliştirdi. Sünniliğin Ebu Hanife, Malik b. Enes, Muhammed b. İdris Şafii gibi mezhep imamları da Şii olmamakla birlikte sarayda üretilen din kültüründen uzak durmuş bağımsız âlimlerdi. Fakat sonraki dönemlerde onların metodolojisini sürdüren öğrencileri veya takipçileri sivil alanda kalmada ve sarayın din kültürüne itiraz etmede hocaları kadar kararlı olamadılar. Ebu Hanife'nin en önemli talebesi Ebu Yusuf, hocasının bu konudaki tavrına rağmen devletin yargı erkinin başına geçti ve Hanefilik mezhebini devlet aygıtının içinde kurdu. Bu nedenle birçok araştırmacı günümüzdeki Hanefiliğin Ebu Hanife'ye aidiyetinden duyduğu kuşkuyu gizlemez.
Metodolojki bakımdan Sünnilik ile Şiiliği birbirinden ayıran temel fark, Şiiliğin, İslam'ı Hz. Ali ve onun halefi imamların eksende durduğu, onların önderlik ettiği bilgi ortamından öğrenmeyi tercih etmesidir. Çünkü Hz. Ali, peygamberlik öncesinden başlayarak vefatına kadar Peygamber'in hep yanında olmuş bir sahabeydi. Peygamber mealen “Aramızdaki ilişki, Harun'un Musa'yla ilişkisi gibidir. Bir farkla ki, benden sonra peygamberlik yoktur” demişti. Musa peygamberin kardeşi Harun peygamber değildi, ama Musa onu tıpkı kendisi gibi kabul edileceği yetkiyle İsrailoğullarına vekil olarak bırakmıştı. Şafii mezhebinin imamı İmam Şafii buna dayanarak “Peygamberimizin peygamberlik dışındaki bütün özellikleri Ali'de vardır” diyordu. Sünni kabul edilen mezhep imamlarının Hz. Ali'nin diğer sahabelerle mukayese edilemez olduğunda hiç şüphesi yoktur. Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed b. Hanbel'in ilk hadis kaynakları arasında sayılan Müsned isimli eserindeki rivayetler, bir Şii kaynağındakinden farksızdır.
Mezhep imamları döneminden sonra kurumsallaşan Sünnilik, İslam'ın bilgi kaynakları bakımından giderek Hz. Ali ile diğer sahabeleri eşitleyen bir tutumu benimsedi. Bu kırılma, geç dönem Sünniliğini sarayın ürettiği din kültürüne yaklaştırdı. Eleştirel ulemadan yoksunluk Sünnilik içinde böyle bir damarın gelişmesine yolaçtı. Fakat herşeye karşın, siyasetin ve devletlerin işin içine karışmadığı yerlerde Şiilik ile Sünnilik arasındaki ihtilaflar entelektüel ihtilaf olarak kaldı ve toplumların birbirine düşmanlığına dönüşmedi. Geçen yüzyılda Sünnilik ve Şiiliğin seçkin âlimleri tarafından başlatılan “mezhepleri yakınlaştırma” faaliyet boyunca görüldü ki, aradaki fıkıh ve düşünce farklılıkları sanıldığından çok daha az. Politik bir akım olarak Vahhabiliğin Sünnilik ile Şiilik arasında uzlaşmaz ve ancak çatışmayı besleyecek farklar bulunduğu yolundaki propagandası kasıtlıdır. Şiddet yanlısı ve kriminal vaka olarak selefiliğin kendini Sünni göstererek işlediği cinayetler de yine Sünnilik ve Şiiliği savaştırmayı amaçlıyor.
Şiilik hiçbir zaman Hz. Ali veya oğullarının yaşadığı felaketleri Sünniliğin suçu olarak görmez. Sünnilik de Hz. Ali ve oğullarına yönelik zulüm ve cinayetlerde kendini suçlu hissetmez. Bu zulümleri zalim sultanların yaptığını bilir, onlarla arasına mesafe koyar. Suriye krizinde bir kısım Sünni ulemanın, özellikle Türkiye'dekilerin Suriye'deki terörist faaliyete destek vermesi veya suskun kalması, selefi vahşetle arasına mesafe koymaması ve hatta Amerika'nın Suriye'ye saldırısını desteklemesi mezhebi farklılıkla ilgili değildir. Bu tür din adamları zaten tarih boyunca sarayın yanında olmuş, hak ve hakikatle ilgilenmemiş kapıkullarıydı. Çoluk çocuk demeden farklı inanç ve düşünceden Müslümanlar için katil fetvaları verenler yine bu tür mollalardı. Şimdi de Suriye'de terör faaliyetine karşı çıkıp sorunların barışçı yolla çözümü için çağrı yapacaklarına şiddeti, silahı, öldürmeyi destekliyorlar. Bu tür din esnafının istikbali yoktur. Kriz sona erdiğinde onların isimlerini bile hatırlamayacağız.
-Hıristiyan dünyada Katolik-Ortodoks kavgası bile ortak zeminlerde buluştuğu halde Müslüman dünyada bu akımlar neden bugün Suriye’de görüldüğü gibi, birbirinin can düşmanı gibi vahşi bir çatışma ortamında?
Suriye'de savaşan taraflarını mezhep kategorisiyle anlamak gerektiğini baskın medyatik propaganda söylüyor. Oysa gerçek bu değildir. Nusra ve diğer terör örgütleri selefi radikalizminin militanlarından oluşuyorsa da ÖSO içinde laik Sünniler de var. Terörle mücadele yürüten Suriye ordusu ve güvenlik güçlerinin çoğunluğu Sünni. Ama Aleviler, Şiiler, Hıristiyanlar, Dürziler de terörle mücadelede sahada. Bunun yanısıra Şam'ın müttefikleri arasında sosyalist Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Genel Komutanlık da var, Sünni Filistin İslami Cihad'ı da, Şii Hizbullah da. Lübnan'da Sünni Tevhid Hareketi ve Dürzi Hizbuttevhid de bu ittifakın içinde. Bunların karşısında Suud bağlantılı selefiler var. Aslında Suriye'deki karşıtlığı mezheple değil, tutumla tarif etmek daha doğrudur. Bir yanda silahtan başka yolu kabul etmeyen tekfirci selefi terörizm, diğer yanda ise tekfiri reddeden ve barışçı müzakere yolunu savunan her mezhep ve dinden örgüt var. Suriye'deki savaştan yansıyan aşırı şiddet fotoğrafları selefi vahşetin katlanılmaz kuralsızlıkla giriştiği cinayetlerle ilgili. Meşhur kafa kesme sahneleri, çocukları veya gariban TIR şoförlerini acımasızca infaz etmeleri, büyük âlim Ramazan Said el-Buti'yi Şam'ın bir mahallesinde küçücük bir mescitte Kur'an öğretirken katletmeleri gibi olaylar, güvenlik güçlerinin ve Şam'ın müttefiki örgütlerin selefi teröre karşı kararlı davranmasını gerektiriyor. Bazı yerlerde halkın tahliye edilerek selefi grupların havadan bombalanması ve bu yolla imha edilmesi gibi aşırı uygulamalar, saydığım türden olaylarla demoralize olmuş halkın hayata tutunması ve gelecekten umut duyması için gerekli görülüyor. İki yıllık çatışmalara ve yoğun propagandaya rağmen Suriye halkının mezhep veya din çatışmasına prim vermemesi, Suriye krizinin, selefi terörizm ile güvenlik güçleri ve halk milislerinin savaşı olarak sınırlı kalmasını sağladı. O nedenle Suriye'de yaşanan çatışmalara iç savaş denmiyor.
-Batı dünyasında ‘Radikal İslam, radikal İslam’a karşı dişe diş savaşta!’ gibi haber ve analizler çıkıyor. Bu konuda ‘inanç ve din’ temelinde veya farklı bakış olarak ne diyebilirsiniz? Yani yaşanan bu kavga Müslümanlar için ne ifade ediyor?
Söylediğimiz gibi, bir yanda tekfirci selefi radikalizm, diğer yanda ise Suriye'nin savunmasını yürüten meşru silahlı kuvvetlerin bulunduğu savaşa “radikal İslam radikal İslam'la savaşta” denilemez. Başını Amerika'nın çektiği, İsrail'in istihbarat ve lojistik sağladığı, Suud ve Katar'ın finanse ettiği, Türkiye'nin ise kara cephesi olarak rol üstlendiği savaşta Suriye'de dünyanın dört bir yanından silahını kapıp gelmiş çok uluslu terör lejyonu Suriye halkına karşı vahşi cinayetler işliyor. Suriye'de batılıların hükümet darbesi gerçekleştirme projesine seferber olmuş haldeler. Bu savaşın medya kampanyası tarafında ise akıl almaz yalanlar üreten bir propaganda aygıtı var. Suriye'de İslam'lar savaşmıyor, simgeler ve söylemler öyle olsa bile. Suriye halkı eline silah alıp ayaklanmış da karşısında halkın diğer kısmı savaşıyor değil. Profesyonel teröristler uluslararası güçlerin ajandalarına göre eylem yapıyor. Amaçsızlar, hedefleri yok, gelecek tasavvurları yok. Suriye için hiçbir şey düşünmüyorlar. Sadece öldürüyorlar. Bir gün düdük çaldığında paydos edip ortadan kaybolacaklar. Suriyeli muhalif isyancılar ise, bir kısmı silahlı isyana katıldığına bin pişman, içine girdikleri anaforda sürükleniyor. Eskiden siyasal katılım konusunda sorunları ve eleştirileri vardı ama iki yıldır artık bir sosyal hayatları bile yok, iktisadi ve kültürel hayatları yok. Çarşılarında dolaştıkları şehirler yok. Oturup kahve ve nargile içecekleri ünlü Halep kahvehaneleri yok. Silaha sarılarak isyan etmenin yolaçtığı sonuç budur. Suriye için bunu mu istiyorlardı? Bu durumun şu veya bu mezheple ilgisi ne? Dünyanın farklı yerlerinden üşüşmüş soğukkanlı seri katiller Suriye'ye insan safarisine geldi. Operasyon bittiğinde dönecekler. Ama Suriyeli nereye gidecek? Vatanları şimdi bir harabe. Suriye yönetiminin güvenli bölge haline getirdiği yerlere de onlar gidemiyor. Bu tablonun dinle, mezheple açıklanabilecek bir yanı yoktur. Mesele bedevilik ile medenilik arasındadır ve İbn Haldun'un söyledikleri geçerlidir. Bedevi selefiler yoketmekten başka bir şey bilmiyor. Suriyeli muhalifler iradelerini bu vahşetin eline teslim ettiğinde zaten hayatla bağlarını kesmiş oldu. Bedeviliğe teslim olan bir Müslümandan geriye ne din kalır, ne vicdan, ne insaf, ne insanlık.
19 Eylül 2013 - 19:30
News ID: 464873
Bağımsız dergisinin son sayısında benimle yapılan söyleşinin tam metnini aşağıda bulabilirsiniz: