27 Ekim 2013 - 14:02
Iğdır’a… Yalnızsın Ey Halkım! Unutma bunu

Allah'ın adıyla Iğdır’da yaşananları az çok biliyorsunuz. “Ötekileştirme” olarak adlandırılan bir üslupla ele alınan devlet raporuna konu olan Şii Azeri Türklerinin serencamı…

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- 90 yıldan fazladır bu ülkenin sınırları içerisinde yaşayan bir halkın ilginç talihi.

Sınır boyunda Kürtlerle beraber, önce çoğunluk şimdi ise gittikçe azınlığa doğru ilerleyen nüfus potansiyeliyle bir uçtan diğerine savruluşun öyküsü…

“Suçlu ayağa kalk!” diye yüksek sesle bağıran devlet karşısında, “Sensin” diyecek, ama 90 yıllık geçmişinde hiç söylemediği bu söze kendisi de yabancı.

Nasıl diyecek, ne yapacak, herkes birbirine soruyor.

Son on yıldır itilmişliğin kakılmışlığın doruk noktası. İpler kopma noktasında. Hayatlarında ilk defa yaptıkları protesto gösterisi…

Herkesin ayaklarını sürüye sürüye gittiği. Ama gittiği, gidebildiği Belediye meydanında avazı çıktığı kadar bağırdığı, bir anlamda birikmiş öfkesini sunduğu “Raporu da al git!” protestosu.

Gençlik günlerinde vücudunu, zenginliğinde ise parasını hor kullanan bir kişiliğin geçmişe dair yakınmalarına eşdeğer bir yakınmayla edilen kahvehane sohbetleri.

Ya da zarar görmesin diye düşmanından, sakınanı evinde saklayanın, barınağının bu şahısça yakılması misali.

Şaşkın bir halk!

Suçunun tarifi karşısında öfkeli…

Boğazı, vatan, bayrak diye yırtılmış ancak aynı boğaz, devletin elinden kurtulamamış şimdi.

Kürtleri alabildiğine aşağıladığı dönemlerde devlete verdiği “kayıtsız, şartsız” desteğin bu gelenekte bir değerinin olmadığını iliklerine kadar hissediyor artık.

Pişman, ama para etmiyor.

“Potansiyel suçlu” olarak kayıtlara geçişi, Kürt ikliminde eski günlere götürüyor zihinleri.

 “Sen değil miydin, devletin bize ceberut olduğu günlerde ona açık çek veren” diye kükrüyor şimdi Kürtler.

“Biz ki, ellerin silahta olduğu günleri yaşarken sana ne oluyordu ki, dökülüyordun meydanlara” diye başlayan alay ve aşağılama dolu cümleler.

“Sana mı kalmıştı, sıvazlanan sırtını bize dönmek, dursaydın bir kenarda. Şimdi avazın çıktığı kadar bağır, tonlarca kötek ye, zırnık alırsın bizden.” diyenler ana çoğunluğu temsil etse de;

“Protesto öyle olmaz. Hani cam kırmalar, nerde taş atmalar. Gaz yemeden, gözaltına alınmadan olmaz bu işler” diye latifeyle takılan “kirveler ”in sonrasında ciddileşen “biz demiyor muyduk Şii’siniz kardeşim, sakıncalı yani” tespitleri yanında

Muhatabını en şaşkın en savunmasız anda yakalayan hınç dolu bakışların arasından sıyrılıp “Düzen bu! Alışmalısın, dayanmalısın” diye teskin eden Kürtler de var elbet.

Devletin düzeninden bahsedip, geçmişte Azerilere açtığı Kürtlere kapadığı, şimdi ise tersyüz ettiği bu alanların şu anda da “geçici” olduğundan bahsedip büyük fotoğrafla beraber bilgeliğe davet edişler…

Acıyı paylaşıp, bilince davet eden mektubunda şöyle seslendi aynı zamanda eski bir parlamenter olan Atilla Hun adlı Kürt:

  “İki sayfalık ve İçişleri Bakanlığınca da imzalanmış bu rapordaki dil Iğdır’da ötekileştirilmiş, ayrıştırılmış hiçbir kesime yabancı değildir. Iğdırlılar bilmektedir ki Devletin, Türklük üzerinden kurucu kimlik politikaları ürettiği dönemlerde Kürtler “tehlikeli” sayılmışken, Sünni İslam üzerinden politika üretilirken tehlike ibresi Azerilere dönmüştür.
    Yukarıdaki alıntıdan da sezileceği üzere her ötekini ötekileştiren yerel bir koalisyon vardır. Kürtlerin etnik kimlikleri üzerinden ötekileştirilmeleri Iğdır’daki Türk unsurlara iktidar sahasının açılması anlamına geliyorken, Alevi-Şii din ve inanç gruplarının çevreye itildiği günümüz koşullarında ise Sünni-Müslüman Kürtler siyasal iktidarın güç merkezine yaklaşmışlardır. Yani ortada kontrolü devlette olan bir “ötekileştirme” mekanizması vardır ve bu mekanizma şöyle çalışır: Devlet asli kurucu kimlikler üzerinden önce herkesi biçimlendirir. Türk, Sünni-Müslüman gibi başat kimlikler üzerinden bir “garanti” hattı kurar. Zaman, mekân ve koşullar değiştikçe devlet bu kimlikler üzerinden manipülasyona başlar. Her kim kendini bu hattın içine dâhil edebilirse o iktidarın koruyucu şemsiyesinden yararlanır. Dışarda kalanlar ise her türlü baskı, ayrımcılık ve şiddet karşısında savunmasız kalırlar.
    Ayrıca bu garanti hattı mekanizması ötekileştirici ve ayrımcı dilin de güçlenmesini ve katmerlenmesini sağlar: Devlet, hattın dışındakileri hedef göstererek, aynı Iğdır müftüsünün Iğdırlı Caferi vatandaşlarımıza yaptığı gibi onları “tehlikeli” olarak yaftalayarak, onların dini pratiklerini ya da politik eylemlerini “devlet karşıtı” ya da “terörist” olarak etiketlendirerek “anormalleştirir”. Böylelikle kimlikler arasında kapanmayacak mesafeler doğar, halkların birbiriyle dayanışması, kollektivizm ve devletten hesap sorma ihtimali de kendiliğinden ortadan kalkar.
    Yine bu mekanizma insanları hayatta ve politik temsiliyette tek boyuta indirger: Devlet, tarihsel olarak emek-sermaye çelişkilerinden doğan sosyo-ekonomik eşitsizlikleri, yoksulluk ve sosyal sınıflar çerçevesinde gelişen kimlikleri unutturmak için etnik-dini kimliklerimizi ön plana çıkarır. Bu yüzden, örneğin, Kürt ve aynı zamanda işçi bir vatandaşın garanti hattının içinde kalıp kalmayacağına ancak Kürtlüğü üzerinden karar verilirken, zengin bir Azeri vatandaş da zenginliği (sermaye birikimi) üzerinden değil Azeriliği üzerinden konumlandırılır. Hâlbuki hiç birimizin tek bir kimliği, tek bir şapkası yoktur. Herkes aslında ötekidir ve biz insanları insan kılan da işte bu daimi ötekiliğimiz ve çoklu kimliklerimizdir. Tek kimlikli yaşamaya evet demek ve buna alışıyor olmak devletin ayrımcı, şiddet içeren politikasına zımnen evet demektir.

Bu satırlar Iğdır’ın Kürd’ünün de Azeri’sinin de birbirlerine bakışlarını yeniden gözden geçirmeye davet eden tespitler.

Katılmıyor musunuz?

MUHAMMED AK