Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- P5+1 ülkeleri yani BM’nin beş daimi üyesi ve Almanya ile İran arasında yapılan uzlaşma –anlaşma değil, çünkü anlaşmaların imza atan ülkeler parlamentolarınca onaylanması gerekir- üzerinden zaman geçtikçe içeriği, ayrıntıları, tarafların beklentilerini ne kadar karşılayıp karşılamadığı yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.
Daha önce Kanal on4 televizyonuyla yapmış olduğumuz söyleşide bu uzlaşmada İran tarafının acele ettiğini, verdikleriyle aldıkları arasında orantı olmadığını, bu gibi uzlaşmalara İran’dan çok ABD’nin ihtiyaç duyduğunu, bir süre daha direndiği takdirde İran'ın gerçek başarılar kaydedebileceğini belirttiğim için bazı dostlardan sert itiraz mesajları almış ve Rehber İmam Hamanei’nin bile onayladığı(!) bir uzlaşmayı niçin eleştirdiğimi sorarak üzüntülerini bildirmişlerdi.
İran’daki anayasal yapının nasıl işlediği, şeffaf güçler ayrılığı, kurumların yetkileri vb konulardaki bilgi eksikliğinden kaynaklandığına inandığım bu samimi duygu ve itirazlar için teşekkürlerimi bildirirken İran’da son sıralarda olup bitenler konusunda bazı açıklamalar yapmayı gerekli görüyorum:
Benim ihtiyatla dile getirmeye çalıştığım eleştirilerin kat kat fazlası İran’da milletvekilleri de dahil çeşitli siyasal çevreler, medya organları, analistler, akademik mahfiller ve profesyonel nükleer düşünce-yorum merkezleri tarafından dile getirilmekte, görüşmeler bazılarınca savunulurken bazılarınca ülkeye yapılmış tarihi bir ihanet olarak değerlendirilmektedir. İran’da herkesin özgür ortamda görüşlerini serbestçe dile getirdikleri bir konu üzerinde İslam İnkılabı dostlarının oto-sansüre başvurmaları kabul edilir gibi değil.
İster görüşmeleri yürüten hükümet ve ister hükümetin uygulamalarını eleştiren çevreler olsun bütün kesimler kendi yöntemleriyle İran'a daha iyi hizmet ettiklerini veya edilebileceğini yüksek sesle dillendirmekteler. İran’da birbirine zıt bu görüşlerin çıkış noktasını, olaylara yaklaşım farklılıklarını anlamadan sağlıklı sonuçlara varmak mümkün değildir. Nedir bu farklı bakış açıları ve bilimsel dayanakları nedir?
Nükleer teknolojisini sürdürmede İran'ın haklılığı hususunda çeşitli kesimler arasında kesin bir görüş birliği vardır. Küçük bir grup dışında kimse İran'ın dış baskılardan dolayı bu teknolojiden vazgeçmesi taraftarı değildir. Görüş ayrılığı bu baskılara nasıl karşı durulacağı etrafındadır. Bu konuda geniş kesimleri temsil eden farklı görüşlerden bahsedilebilir. Bu farklı görüşler temsilcilerinin hepsi de güçlü, kalkınmış bir İran'ı savunurlar, ama farklı yöntemlerle.
Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin başında bulunduğu hükümet, meclisteki milletvekillerinden bir grup, eski cumhurbaşkanlarından Haşimi Refsancani ile Muhammed Hatemi, bunların fikirdaşları, taraftarları ve hükümet yanlısı çeşitli medya organlarından oluşan, ayrı bir ifadeyle kendilerini reformist diye tanıtan bu gruptaki parti ve kişiler, P5+1 grubunun başını çeken ABD ile görüşmeler yapılarak sonuca varılabileceğine inanmaktalar.
Bu gruptakilere göre kalkınmanın yegane yolu sanayileşmiş Batı ülkeleriyle işbirliğinden geçer. Batı'dan uzaklaşan, Batı ile mücadele içinde olan ülkeler modern teknolojiye ulaşamazlar ve kalkınamazlar. Buna örnek olarak ise ideolojiden vazgeçerek Batı'ya yaklaşan Çin'i, Batı'yı taklit eden Hindistan ve Brezilya'yı ve Batı ile ittifak içerisine girmiş Güney Kore'yi gösterirler. İran'ın da kalkınmış ülkeler seviyesine ulaşması için Batı ile mücadeleden vazgeçmesi gerektiğini –doğrudan olmasa da- dile getirirler.
Bunlara göre; ABD küresel köyün ağasıdır, bu köydeki sistemde layık olduğu yeri alması için İran'ın köy ağasıyla bir şekilde uzlaşması gerekir. İkinci ve üçüncü dereceden ülkelerle işbirliği, dayanışma imkanları aramak vakit kaybından ibarettir. Köy ağası ile uzlaşılırsa ötekilerle haydi haydi işbirliği yapılabilir.
Sade bir dille anlatmaya çalıştığımız bu hususlar yıllardan beri Haşimi Refsancani ve Hasan Ruhani'nin kontrolünde faaliyet gösteren Nizamın Maslahatını Teşhis Kurulu'na bağlı Stratejik Araştırma Merkezi yayınlarında açıkca dile getirilmekteydi. Cumhurbaşkanı Ruhani'nin baş danışmanı Dr. Mahmud Seriulkalem bu merkezin önemli teorisyenlerinden olup yıllardır eserlerinde "bağımsızlık" kavramının eskidiğini, boş yere bağımsızlık kavramına sarılmak yerine "küresel köy" sistemine katılmanın yollarını aramak gerektiğini, bu katılım için ABD ile uzlaşmaktan başka çare kalmadığını perdesiz bir biçimde vurgulamakta ve görüşleri bu kesimde kabul görmektedir. Cumhurbaşkanı tarafından baş danışman olarak seçilmesi de bu kabulün göstergesidir. Seriulkalem'e göre nükleer program populist siyasetlere alet edilmeden akademik çevrelerde tartışılmalı ve sokaktaki taksi şoförü veya manava sorularak kamuoyu oluşturulacak bir konu değildir. (Bu ifadelerinden dolayı Pazartesi(16 Aralık) günü cumhurbaşkanlığı önünde toplanan şoförlerin protesto gösterisi düzenlediğini ve Cumhurbaşkanı Hasan Ruhaniden bu baş danışmanını azletmesini istediklerini hatırlatayım.)
Böyle bir paradigma ve bakış açısına sahip Hasan Ruhani'nin nükleer meseleyi çözüme kavuşturmak için "köy ağası" ABD ile görüşmeler başlatmaktaki acelesi daha iyi anlaşılmaktadır. Hasan Ruhani halkı psikolojik olarak bu görüşmelere hazırlamak için "Santrifujlar dönsün ama ekonominin çarkları da dönsün" sloganını ilke derecesinde gündemde tutarak ne yapmak istediğinin işaretlerini veriyordu. Ruhani ve ekibi kalkınma yolundaki baş engelin dış yaptırımlar olduğunu, bu yaptırımlar kaldırılmadığı sürece ekonomik sıkıntıların devam edeceği görüşünden hareketle hükümetin ilk teşebbüsü olarak "küresel köyün ağası" ABD'nin başını çektiği P5+1 grubuyla hızlı bir şekilde nükleer görüşmeleri başlatma kararı aldı. BM'in Genel Kurulu için New York'a giden İran heyeti burada yapılan görüşmelerin aralıksız olarak Cenevre'de sürdürülmesini istedi ve bu talep P5+1 ülkelerince de kabul gördü.
Ruhani ve ekibi bu görüşmelerden sonuç alarak yaptırımları bir süre sonra kaldırabileceklerine inanmaktaydılar. Bunlara göre; Batı İran'ın sunduğu bu fırsatı değerlendirmek zorundadır. On yıldır sürdürülen görüşmelerde uygulanan her yaptırım ve baskı ardından İran'ın nükleer teknolojide yeni ilerlemeler katettiğini gören Batı, şimdi gösterilen bu esnekliği dikkate almazsa bu fırsatı kaçırmış olacak, Ruhani ve güçlü destekleyicileri kadar uzlaşmacı bir ekibi belki bir daha karşılarında bulamayacaklardır. Öyleyse ABD ve müttefikleri Ruhani hükümetiyle bir çözüme gitmek zorundadır.
Baş müzakereci Dr. Muhammed Cevad Zarif bu konuda herkesten daha çok hevesli olduğunu Newyork ve Cenevre'deki görüşmeler sırasında ortaya koydu. Ülke ekonomisinin geleceğini dış faktörlere ve yaptırımların kaldırılmasına kilitlemenin tehlikelerine dikkat çekenlere sert tepkilerde bulunan Dr. Zarif'in, Tahran Üniversitesi öğrencilerinin direnişe dair bir sorusuna verdiği cevapta " Amerika bir iki bombayla savunma sistemimizi darmadağın eder" ifadesini kullanması ise tartışmalara tuz biber ekti.
Bu düşünceyle görüşmelere oturan İran heyeti "küresel köyün ağası" ABD'den beklediğini buldu mu acaba?
Yukarıda özetlemeye çalıştığım görüşü eleştirenlere göre Hasan Ruhani ve ekibi birkaç stratejik hata yaptı:
Birincisi; "Santrifujlar dönsün ama ekonominin çarkları da dönsün" ifadesi ülkedeki bütün sıkıntıların suçunu nükleer programa yüklemek olur ki, bu birkaç yönden yanlıştır. Birincisi ülkedeki ekonomik sıkıntıların sadece %30'u dış baskılar ve yaptırımlardan dolayıdır. İkincisi bu ifadeleri kullananlar görüşme masasına bir sıfır yenik olarak başlamış olur ve rakibi alacaklı ve güçlü konuma sokar, üçüncüsü ekonomik sıkıntılar içindeki halka nükleer programın ne kadar zararlı olduğu telkin edilmiş olur. Bu görüş rakibin on yıldır "İranın nükleer teknolojiye ihtiyacı yoktur" diye tekrarlayıp durduğu propagandaları onaylamak demektir.
İkincisi; İran'a yönelik uluslararası kuşatma, baskı ve yaptırımlar yeni olmayıp nükleer programın sınırlandırılması veya hatta durdurulmasıyla da bitmeyecektir. Bu baskıların sebebi İran'ın dünyaya hakim sulta sistemine entegre ve teslim olmamasından dolayıdır. Nükleer program konusu çözüme kavuşturulsa bile, sulta sistemi ilahi hükümleri uyguladığından dolayı "insan haklarını çiğneme", direniş güçlerini desteklediği için "terörizme destek" vb bahaneler bularak İran'a karşı düşmanlıklarını sürdüreceklerdir. Ve nitekim ABD üst düzey yetkililerinin ülke içindeki muhaliflerini görüşmelerde izledikleri yönteme ikna ettirmek için, İran'a yönelik yaptırımların nükleer programıyla sınırlı olmadığını, Suriye ve Hizbullah'a desteğinden dolayı da yeni yaptırımlara maruz kalacağını dile getirmeleri bu görüşü onaylar niteliktedir.
Üçüncüsü; Görüşmelere katılan ekibin her neye malolursa olsun görüşmelerden sonuç almaya dair kararlılığı karşı tarafı cesaretlendirmiş ve İran'ın geri adım atmasına yolaçmıştır. Bazı uzmanlara göre İran heyetleri iki yıl önceki görüşmelerde şimdi verilen ödünlerin onda birini verselerdi aynı sonuca ulaşılabilirdi. Ayrı bir ifadeyle verilen tavizlerle kazanılanlar orantılı değildir.
Dördüncüsü;Verilen ödünlerin hepsi nakit, alınan ödünlerin hepsi veresiyedir. Nükleer programda uygulanacak sınırlamalar hemen başlatılması gerekirken, alınacak ödünler karşı tarafın insafına bırakılmış ve zamana yayılmıştır. Altı ay sonra P5+1 grubu veya ABD yaptırımları azaltmaya yanaşmazsa hiç birşey kaybetmeyecek ama İran nükleer programını sınırlandırmak ve kısmen durdurmakla birkaç yıl geri gitmiş olacak, NPT'de(Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması) olmamasına rağmen teknolojik sırları, barışçıl nükleer planları ve bilim adamlarını ifşa etmiş olacaktır.
Beşincisi; İran Cenevre görüşmelerinde bütün kozlarını ortaya koymuş olup altı ay sonraki daha ciddi görüşmelerde kullanacak kozu kalmamıştır. Bunun için de ABD'nin yeniden görüşme masasına üst seviyede oturmak yerine uzmanlar düzeyinde İran'ı uzun süre oyalaması mümkündür. Bu durumda İran başa dönerse uzlaşmasız konumuna düşeceği yetmiyormuş gibi yanında eski müttefiklerini de bulamayacaktır. Çünkü İran'ın vermiş olduğu ödünlerden geri dönmesi daha ağır yaptırımların uygulanması demektir. ABD ve müttefikleri zaten bahane peşindedir.
Altıncısı; Gelinen noktada ABD'nin uzlaşmaya olan isteği daha fazladır. Çünkü yapılabilecek bütün baskıları uygulamıştır ve son seçenek askeri saldırı yapmaktır. Buna ise ABD'nin mevcut şartlarda ne gücü vardır ne debunun riskine katlanabilir. Bu durumda İran'ın dış satıma bağlı ekonomi yerine yerli direniş ekonomisini oluşturması daha faydalıdır. Bu duruma ABD tahammül etse bile Avrupalı müttefikleri ve Rusya ve Çin gibi P5+1'deki ortakları daha fazla dayanamaz ve ABD'nin peşinden giderek tüfeyli durumuna düşmeyi, anlamsız baskılara alet olmayı kendi halklarına ve dünya halklarına anlatamazlar. Kaldı ki, İran ekonomisi bu baskılarla iflas etmeyeceği gibi bu tip uzlaşmalarla, sınırlı açılımlarla ilerlemesi de mümkün değildir.
İran'da nükleer görüşmelerin kendisi ve sonuçları konusunda ileri sürülen farklı görüşlerle ilgili söylenecekler bunlarla sınırlı olmayıp değerli okuyucuların yönlendirmeleri ve sorularına göre yine de İran'daki farklı görüşleri aktarmaya devam edeceğiz inşallah.
Ziya TÜRKYILMAZ/Rasthaber