Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- ABD ve Batılı güçler, Varşova Paktı çöktükten sonra, onun karşıtı Nato’yu ortadan kaldırmadı. Nato’nun yeni düşmanı, artık İslam dünyası idi. Çatışmada Batı ile İslam dünyası arasında olmayacaktı. İslam ile yine İslam arasında olmalıydı, yani iç çatışmalar yoluyla İslam dünyası parçalanmalı ve zayıflatılmalıydı.
Ruslara karşı Cihad yapan Afgan mücahitleri destekleyen ABD ve Pakistan, Suudi Arabistan’ın katkılarıyla bu güçlerden başka yerlerde de kullanmaya başladılar. Afgan cihadında büyük hizmetler yapan mücahit guruplar ve partiler, Ruslar’dan sonra kendi aralarında çatışmaya başlamışlardı. Ortaya çıkan boşluk da oluşan Taliban güçleri de, zamanla farklı dış güçlerle iş birliği yapmaya başlamışlardı.
11 Eylül’ü bahane eden ABD Afganistan’ı bombalarken, Irak’ı da işgal etti. Tüm bunlara sebep olan akım ise, düşünce kuruluşlarında üretilen, Suud parasıyla beslenen, Pakistan istihbaratının kontrolünde olan Afganistan’daki Tekfirci, Taliban El Kaide güçleriydi. Pakistan’dan sonra Irak’ı da mezhep ayrıştırması ve çatışmasıyla bölüp, parçalamak ve zayıf düşürmek istediler. Artık ABD güçlerinin Batı dünyasını korkutacak bir canavarları vardı, El Kaide güçleri.
Bu akım, hem İslam’ın çehresini karalıyor, hem İslam dünyasını çatıştırıp parçalıyor ve hem de Batı dünyasını İslam’dan soğutup, korkutuyordu. Irakta yeterli gücü bulamayan ve İran sayesinde Irak’ı parçalayamayan ABD ve Batı dünyası, İsrail’e en büyük tehdidi oluşturan Hizbullah’ı ortadan kaldırmak amacıyla, Suriye üzerine oyunlar oynamaya başladılar. Hizbullah, İsrail’i tehdit eden gerçek güçtü. İsrail’i tehdit eden İran’ın, İsrail sınırındaki karakolu ve mevzisiydi. Hizbullah’a yapılan tüm yardım ise Suriye üzerinden ve Suriye imkanları kullanılarak yapılıyordu. Öyleyse Hizbullah’ı çökertmenin en iyi yolu ve İran’ın ileri mevzilerini yok etmenin en iyi çaresi, Suriye’yi parçalayıp zayıflatmaktı.
Bunun için ilk yapılan iş, Suriye askeri kuvvetlerinin Lübnan’dan çıkartılmasıydı. İkinci adım, Hizbullah’ı silahsızlandırmak. Bahane bulamayınca, Hizbullah’a destek veren Suriye’ye savaş açıldı. Hariri suikasti ile Suriye teslim alınmak istendi. Ama yaptıkları komplolar istedikleri gibi olmadı, Hariri süikastini Suriye üzerine ve Beşşar Esad’a yıkamadılar. Geriye kalan tek kozları ise, Arap Baharını bahane ederek yıllardır çalıştıkları, iç çatışma ve kışkırtma olayları oldu. Özellikle Irak’da, Ürdün’de ve Lübnan’da kuvvetlenen Tekfirci El Kaide güçleriyle iş birliği yapan ve bunları kışkırtan ABD ve İsrail, Suudi Arabistan, Ürdün, Katar ve Türkiye’nin yardımlarıyla, Suriye’yi Tekfircilerin cihat karargahı haline getirdiler.
Bir ülkeyi ve toplumu yıkmak için her türlü güç ve imkanı, fırsatı kullandılar. Ama başarılı olamadılar. Suriye devleti ve halkı bu oyuna gelmedi. Hizbullah’ın stratejik kararları ve önemli yerlerde ve anlardaki fiili çatışmalarıyla, Tekfirci güçler Suriye’de istediklerini başaramadılar. Batıdan aldıkları, tüm destek ve imkanlara rağmen yüzde 95’i Sünni olan Halep’te bile başarılı olamadılar, Şii - Sünni ayrışmasını gerçekleştiremediler.
Suriye halkı, Arap, Kürt, Türk, Sünni, Şii, Alevi, Hristiyan, Dürzi, Ermeni’siyle ayrımcılığı karşı çıktı ve üç yıldır tüm baskı ve yıkımlara rağmen direnmeye devam ediyor. Medeniyetin ve ilahi dinlerin merkezi olan Kudüs ve Filistin toprakları, El Kaideci Tekfirci güçlere teslim olmadı, olmayacak.
Suriye’de tek çözüm yolu siyasettir. Başında Beşar Esad’ın bulunduğu Suriye devleti ile ya siyasi bir çözüm yapılacak, anlaşılacak ya da Tekfircilere verilen destek bitene ve bunların kendi aralarında olan çatışmalar sayesinde, sonları gelene kadar bu çatışmalar devam edecek.
Üç ayda devlet çöker, Esad Kaddafi gibi kaçar veya öldürülür dediler, ama hiçbirisi olmadı. Aradan üç yıl geçti. Devlet bölünmezken, ordu daha da güçlenirken, Tekfircilere verilen dış destek azaldı. Muhaliflerin destekçilerinde yönetimsel değişiklikler olmaya başladı. Katar çark etti, Suud çatırdıyor. Fransa, Suriye’de tek çözüm siyaset dedi. Rusya ve Çin, BM’de ilk günkü gibi kararlı bir şekilde siyasetlerinin arkasında duruyor. İran ilk gün dediği gibi, Suriye kırmızı çizgimizdir, tek yol siyasi müzakere yolu diyor. İnanıyorum ki, çok yakın bir zamanda, Suriye’de silahlı militanlara her türlü desteği veren ve Suriye’deki çatışmalarda taraf olan Türkiye’nin siyaseti de temelden değişecek. Hükümet ve devletlerin siyaseti gelip geçicidir, baki olan ise halkların kardeşliği ve İlahi Din’deki doğrulardır.
Murat Nazlı / tahahaber