22 Ekim 2014 - 09:00
Kabe’nin Gözyaşları

Şehir emin olmadığı gibi Kabe de garip kalmıştı. Kabe mahzun, Kabe sessiz, Kabe durgundu. Kâbe mazlumdu; Beytullah’ın Rukn-u Yemani denilen köşesinin karşısına büyük bir gökdelen dikmişti İblis. İblis’in gözlem yeri Saat Kulesi denilen bir eser.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla

Bu yıl bir kez daha Yüce Yaradan, Kabe’yi, Beytullah’ı yani evini ziyaret etmeyi nasip eyledi. Aylar öncesinden hazırlamıştım kendimi bu ziyafete, bu misafirliğe. Ne de olsa “Zuyufurrahman” diyordu ziyaretcilerine. Halilullah’a da emre etmişti, evimi temizle misafirlerim gelecek, ruku edenler, secde edenler, tavaf edenler gelecek.

Allah’ın emin şehir olarak adlandırdığı huzur, emniyet, güvenin hakim olduğu şehre giriyoruz. Ama Emin Şehirde huzur ve emniyetten haber yoktu; Emin şehirde kendimi tedirgin, korku dolu, garip hissetmeye başlamıştım. Yıllar önce de ilahi davete Lebbeyk demiş, Beytullah’ı ziyarete gelmiştim o zaman da emanda hissetmemiştim kendimi.

Peygamberlerin şehrinde, evliyaların diyarında kendimi garip görmek, emniyette hissetmemek ağrıma gidiyordu. Tevhid’in merkezinde şirkten korkmak, velayetin merkezinde tağuttan korkmak zoruma gidiyordu.

Kalbimizdeki tedirginlik ve korkuyla birlikte Kabe’ye, huzur evine, tevhidin merkezine, velayet kaynağına ilerliyoruz. Huzuru, emniyeti Buytullah’ta buluruz ümidiyle hareket ediyoruz.

Büyük bir heyecan, tanımlanamayan bir aşk ile adımlarımızı atıyoruz. İlerliyoruz Rahman’ın evine doğru, ilerledikce heyecan artıyor, kalp huzurunu kaybetmiş, vuruşları hızlanmış kontrolu elimden çıkmıştı; sanki çıkıp benden önce gidecekti Rabbin ziyaretine. Adımlarımıza biraz daha hızlı dercesine çarpıp duruyordu.

Derken muvahhidlerin kiblesi Beytullah’a adımlarımızı atıyoruz. Halil’in bina ettiği Habib’in şirkten temizlediği asırlardır müvahhidlerin kiblesini canlı görüyorduk, hayal değildi, resim değildi, filim değildi gerçekten canlı Kabe’ydi gördüğümüz; Makam-ı İbrahim, Hicr-i İsmail, Zemzem, Sefa-Merve hepsi hepsi gerçekti.

Yer emin şehir, ev Rabbin evi ve biz ise Rahman’ın misafiriydik.

Şehir emin olmadığı gibi Kabe de garip kalmıştı. Kabe mahzun, Kabe sessiz, Kabe durgundu.

Kabe mazlumdu; Beytullah’ın Rukn-u Yemani denilen köşesinin karşısına büyük bir gökdelen dikmişti İblis. İblis’in gözlem yeri Saat Kulesi denilen bir eser. Hem de milyonlarca muvahhid tavaf esnasında Hicr-i İsmaili geçtikten sonra tam karşılarında İblisin kulesini görüyorlar. Kabe’nin azametini kırmak, hacıların Rabbe yönelişinin istikametini değiştirip dikkatleri kendi üzerine çekmek için dimdik duruyor karşıda.

Kabe etşan, Kabe susuz; gerçek tavaf edenlere susamış Kabe. Bağıranlar, dua edenler, Kur’an okuyanlar tıklım tıklım doldurmuş Kabe’yi, ama Kabe hiçbirini duymuyor, hiçbirini dinlemiyor, bütün bu kalabalığın arasından sessiz, sakin, hazin bir sesle Rabbe yakarışı özlüyor, gerçek yalvarışı duymak istiyor.

Kabe giryan, Kabe ağlıyor; kulun Rabbine isyanına ağlıyordu.

Kulun kalbindeki putlarla tavaf edişine ağlıyordu. Habibullah Kabe’den putları temizlemişti ama İblis putları kulların kalplerine gizleyip sokmuştu Tevhid’in merkezine.

Günahkar gözlerin cumudluğuna ağlıyordu, katılaşan ağlayamayan kalplere ağlıyordu Kabe.

Günahkar ellerin günah kiriyle Kabe’ye sürülmesine ağlıyordu.

Müşriklerden beraat etmeyen dillerin Lebbeyklerine ağlıyordu.

Kabe ağlıyordu, için için, sessiz ve yüreği yanarcasına. Kabe benim yerime ağlıyordu, benim halime ağlıyordu.

Ben Kabe’nın ağladığını gördüm, ben Kabe’nin gözyaşlarını Zemzem kuyusuna akıttığını gördüm, ben milyonlarca Lebbeyk diyenlerin seslerinin arasından Kabe’nin sessiz ağlama seslerini duydum.

Kerbela’da İmam Hüseyin’nin mazlumluğunu anlamaya çalışırken Makam-ı İbrahim’de İmam’ın mazlumluğunu gördüm, cemaatsiz imamın garipliğini, yanlızlığını gördüm.

Yaradan ile kulun ahidleşme, biatleşme sembolü olan “Yedullah-il Yumna” diye tabir edilen Hacer-ül Esved’e uzanan eller arasında Hacer-ul Esved’in gözyaşlarını gördüm, nasıl da mahzun mahzun, için için ağlıyordu. Hacer-ul Esvet, Rahman’a uzanan ellere ağlıyordu; tağutla biatleştikten sonra hayasızca Rahman’a uzanışına ağlıyordu. Zalime tokat vurmayan ellere “ tebbet yeda ebi leheb ve tebb” feryadını yükselttiğini, duydum.

Kabe’nin gözyaşlarının akıttığı Zemzem’den doyasıya içip günhlardan arınmaya, nefsimi, kalbimi, ruhumu temizlemeye çalışıyorum. Zemzem de ağlıyordu benim halime.

Hac Emiri İmam’ın eliyle Kabe”nin mazlumiyetten, gariplikten kurtulması ümidiyle…

Abdullah Özgür

Ekler