29 Ekim 2014 - 11:52
Batının asıl sorunu, İran’ın devlet modelidir!

Batılılar için bölgede devlet modelinin büyük bir önemi vardır. Krallık modeli, bölgede Batılılar'ın çıkarlarıyla daha uyumlu bir modeldir. İran’ın aracılığıyla dini-demokrasi modelinin zuhur edip bölgede güçlenmesi, doğal olarak ABD’nin ve bu modele muhalif olan ülkelerin tepkilerini çekmektedir. Bu devlet modeline verilen tepkilerden biri, nüfuz edebileceği alanları kapatma yönünde gösterilen çabalardır.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- İran İslam İnkılabı'nın zaferinden bu yana, ABD ve genel olarak Batı cephesi, İnkılabın akamete uğraması için çeşitli yollara başvurmuşlardır. Yaptırımlar ve ekonomik baskı, son yıllarda kullandıkları en önemli araç olmuştur. Ancak üçüncü bin yılın başından itibaren, terörizm aracından yararlanmak da ABD’nin İran’a karşı kullandığı araçlar koleksiyonuna eklenmiş oldu. Bu bağlamda, İslam İnkılabı Rehberi defalarca bu konuya açıklık getirmişlerdir.

Örneğin, Ayetullah Hamaney, Gadir Hum Bayramı'ndaki konuşmasında tekfirci hareketin Irak, Suriye ve diğer bazı ülkelerde ortaya çıkışını müstekbirlerin Müslümanlar arasında ihtilaf çıkarmak amacıyla yaptıkları planların bir sonucu olarak nitelendirip şunları beyan etti: Tefrika çıkarmak ve “İslam Cumhuriyeti'yle mukabele” etmek için El-Kaide ve IŞİD’i kurdular fakat bu örgütler şimdi kendilerine yönelmiş durumdadır. Gelişmelere analitik ve dakik bir bakışla yaklaşılması, ABD ve müttefiklerinin IŞİD’e karşı mücadele adı altında yürüttükleri çalışmalarında, bu hareketi büyümeden önce yok etmekten ziyade Müslümanlar arasında tefrika çıkarmak ve düşmanlık tohumlarını ekmek peşinde olduklarını göstermektedir. Ayetullah Hamaney, ister Şii ister Sünni olsun İslam’a bağlı olan ve Kur'an’ın hakimiyetini kabul eden her kesin Amerikan-Siyonist politikaların İslam ve Müslümanlar'ın gerçek düşmanı olduğunun farkında olması gerektiğini vurguladı. Diğer fırkaların duygularını tahrik etmekten bütünüyle uzak durulması ve bu hususta dikkatli olmanın bütün Müslümanlar'ın önemli vazifesi olduğunu dile getiren İslam İnkılabı Rehberi, şöyle devam etti: Şii ve Sünni bilsinler ki birbirinin kutsallarına hakaret sayılacak her türlü girişim ve söylem kesinlikle bütün Müslümanlar'ın ortak düşmanına yarayacaktır. Konuşmasının sonunda, son 35 yıl içinde küresel zorbacılığın bütün komplolarının boşa çıkarıldığına değinen Ayetullah Hamaney, şu vurguyu yaptı: Bu milletin düşmanları, Allah’ın izniyle bu sefer de hezimete uğrayacaklardır ve İran’da yaşayan bütün Müslümanlar eskide olduğu gibi basiret ve farkındalıkla vazifelerini yerine getireceklerdir.

Bu yazıda, IŞİD’in kurulması ve daha genel olarak İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı terörizmin icat edilmesinin nedenleri inceleme konusu olacaktır.

Şayet bazı araştırmacılar için ABD’nin bölgede terörizmin icat olunmasında aldığı rolün vurgulanması pek kabul edilir olmayabilir, ancak ABD’nin IŞİD’in şekillenmesinde yaptığı işbirliğine ilişkin Hillary Clinton’ın itirafları, belki de son yıllarda bu konu hakkında bulunan en iyi kanıt olarak öne sürülebilir.

Amerika’nın eski dışişleri bakanı, “Zor Seçenekler” adlı kitabında şunları yazmıştır: Ben 112 ülkeyi ziyaret ettim ve bazı dostlarla IŞİD’in kurulması ilam edilir edilmez bu gurubun resmi olarak tanınması konusunda anlaşma hasıl oldu. Ancak her şey aniden çözüldü. İslam Devleti'(!)nin (IŞİD) 2013/05/07 tarihinde ilam edilmesi üzerinde anlaşmaya varılmıştı ve Avrupa ile birlikte resmi olarak hemen tanımak için bu devletin kuruluşunun ilan edilmesini bekliyorduk.

Fakat temel soru şudur; Rehberliğ'in ifadelerine binaen, neden Batlılar İran’a karşı IŞİD’i kurdular? Bu sorunun yanıtını, İran’ın devlet sistemi modelinin düşmanlarını, bu modeli yenilgiye uğratmak için çare aramalarına neden olan İslam Cumhuriyeti'nin konumu ve rolünde aramak gerekir. Burada söz konusu nedenlerin bazılarına değineceğiz.

1. İran’ın üstün bölgesel konumu

İranlı yetkililer 1404 vizyon belgesini tersim edip bu vizyon çerçevesinde İran’ın konumunu bölgenin ilk sırasında tanımladıklarından beri, bu önemli hedefe varmak için yeni çalışmalar ve planlamalar gerçekleştirilmiştir. Asya’nın batısındaki ülkelere karşılaştırmalı olarak bakacak olursak, İran’ın sahaların çoğunda üstün konumu kendini hissettirebilmektedir. Bu hususta zikredilebilir olan en önemli gösterge, bu ülkenin iç istikrarı ve güvenliğidir.

Bölgede kendini üstün konumda bilen Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkeler, halihazırdaki şartlarda problemler ve derin güvenlik tehditleri ile karşı karşıya gelmişlerdir. Arabistan, teröristleri destekleyerek ve IŞİD gurubunun şekillenmesinde yer alarak şimdilik kendisini bu gurubun tehlikesine maruz kaldığını görmektedir. Bu ülke, doğu eyaletlerindeki Şiilerin ayrılıkçı isyanıyla karşı karşıya gelmiş ve hem içerde hem dışarıda derin güvenlik tehditlerine duçar olmuştur.

Amerika’nın eski dışişleri bakanı, “Zor Seçenekler” adlı kitabında şunları yazmıştır: Ben 112 ülkeyi ziyaret ettim ve bazı dostlarla İŞİD’in kurulması ilam edilir edilmez bu gurubun resmi olarak tanınması konusunda anlaşma hasıl oldu. Ancak her şey aniden çözüldü. İslam Devleti'(!)nin (IŞİD) 07/05/2013 tarihinde ilam edilmesi üzerinde anlaşmaya varılmıştı ve Avrupa ile birlikte resmi olarak hemen tanımak için bu devletin kuruluşunun ilan edilmesini bekliyorduk. 

2.İran’ın sömürgecilikle mücadelenin örneği ve direniş ekseninin öncüsü olması

İran Devrim'den sonraki yıllarda sömürgeciliğe karşı ve anti-emperyalist bir ülke olarak kendi rolünü bölgede kurumsallaştırabildi ve bu yönde kendini başarılı bir örnek olarak sundu. Tarih boyunca istikbar ve sömürgecilikten en çok hasar gören bir ülke olarak İran, bu ikisine karşı mücadeleyi kendi anayasasında bir ilke ve kanun haline getirmiştir.

Öte yandan İran, bölgede direniş eksenini teşkil ederek son yıllarda yumuşak gücünü daha da pekiştirebildi. Direniş ekseninin varlığı, son yıllarda Batı'nın en büyük kabusu olmuştur; çünkü, İran’dan başlayıp Suriye’ye uzanan ve İsrail sınırlarında biten bu eksen, bölgenin hassas ve stratejik noktalarını kapsamaktadır. Bu nedenle, ABD ve diğer bölge dışı güçler bu noktalara müdahale ederek söz konusu eksenle çatışmaya girmişlerdir ve şu ana kadar geri çekilenler onlar olmuştur ve kazanan ise direniş ekseni olmuştur. Bariz örneği de Suriye ve Lübnan’da yaşandı. 2000 yılından bu yana, Lübnan Hizbullahı'nı silahsızlandırılma çalışmalarına daha önce görülmemiş şekilde hız verildi; çünkü bu gurup İsrail’e yakın en büyük tehdittir. Ancak Hizbullah’ın silahsızlandırılması bir yana, belki Lübnan’ın güç katmanlarının içine nüfuz ederek kendi konumunu daha da güçlendirdi ve 2006 yılında ise 33 gün savaşında İsrail ordusunu büyük bir yenilgiye uğrattı.

Öbür yandan, şu an bile devam eden diğer bir örnekte, Suriye iç savaşıdır. Direniş ekseninde köprü rolünü gören bu ülke, 2011 yılından beri direniş ekseninin düşmanları tarafından saldırı hedefi olmuştur. Dünyanın 80 ülkesinden teröristlerin bu ülkeye akın etmesine rağmen, buradaki hakim rejimi devirebilmiş değiller ve geçen seneden itibaren, teröristlerin Suriye bölgelerinden çekilmeleri başlanmıştır.

3. Liberal demokrasiye alternatif bir modelin bölgede sunulması

Ortadoğu, şimdiye kadar demokrasi dalgalarının ciddi olarak etkilemediği dünyanın yegane bölgesi olarak bilinir. Bu bölgede hala diktatör ve baskıcı rejimler ya da en olumlu durumda Lübnan tipi yarım demokrasi modelleri geçerlidir. Ancak İran’ın hicri 1357 yılındaki devrimi, İslami değerlere dayalı bir demokrasi modelini dünyaya tanıttı.

Siyasi uzmanlar, bu modelin fazla devam etmeyip birkaç on yılın geçmesiyle birlikte etkinliğini yetireceğini ve en sonunda yerini başka bir modele –ki muhtemelen Batı'nın nazarındaki liberal demokrasidir- bırakacağını öne sürmüşlerdi. Ama birkaç on yılın geçmesine rağmen, değil sadece dini demokrasi modeli zayıflamadı belki dinamik Şii fıkhına dayanarak günümüzün modern meselelerine uygun yanıtlar ortaya koyabilmiş ve bu yönetim tarzını bölgede etkili bir model olarak tanıtabilmiştir.

Buna karşılık, ithal bir demokrasi olan Lübnan’daki demokrasi modeli, bu ülkede güvenliği ve istikrarı sağlamada başarısız olmuş ve hatta ilk sıradaki ilkelerini, yani seçimlerin yapılması ve seçkinlerin dolaşımını uygulamakta sorunlarla karşı karşıya gelmiştir. Örneği de, Lübnan cumhurbaşkanlığı makamının boş kalmasıdır; ki şimdiye kadar defalarca aynı sorun yaşanmış ve birkaç ay önceden beri de siyasi partiler cumhurbaşkanını belirleme konusunda uzlaşamadılar ve bu ülke, cumhurbaşkansız kalmıştır.

Üzerinde düşünülmesi gereken ilginç bir örnek de, Irak’tır. Amerikan güçleri, 2003 yılında diktatör rejimi yıkıp yerine demokrasi yönetim modelini geçirmek amacıyla bu ülkeyi işgal ettiler. Şimdi diktatör rejimin yıkılması üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen bu ülke demokrasiye ulaşmadığı gibi bölünme tehlikesine dahi maruz kalmıştır.

Demokrasiyi şimdiye kadar Ortadoğu’ya getiremeyen ve denedikleri birkaç örnekte ağır bir yenilgi alan Batılılar, krallık ve monarşi modelleri desteleme peşindeler; zira bu tip yönetim tarzları, Batılılar'ın bölgedeki çıkarlarıyla uyuşmaktadır ve Arap kralları son yıllarda Amerika’nın asli müttefikleri haline gelmişlerdir.

Son nokta: İslam Cumhuriyeti; IŞİD’in kuruluş gerekçesi

İran’ın bölgedeki üstünlüğü ve güçlü olmasının bazı nedenleri yukarda zikredildi. Gerçekte bu özel konumu itibariyle İslam Cumhuriyeti, kesinlikle düşmanlarının saldırı hedefi olacaktır; zira bu ülke kendisini, dünyaya hakim olan mevcut sistemi değiştirmek isteyen revizyonist bir ülke olarak tanımlamaktadır. Ve mevcut sistemi muhafaza eden güçlerin tepkilerini çekmesi de doğaldır. Bu nedenle, İslam İnkılabı Rehberi'nin de dediği gibi müstekbir güçler, Şii bir ülke olarak İran’ın artan gücüyle mukabele etmek için tefrikacı ve bölücü girişimlere yönelmişledir ve Şii-Sünni meselesini kızıştırarak İslam ülkelerinin gücünü İran’ın güvenliğine karşı kullanma çabasındalar.

Bu yüzden, IŞİD terör örgütünü bu projenin sembolü olarak tanıttılar. Onu, mutaassıp, bağnaz ve tekfirci öğretilerle mücehhez yaptılar ve bu silahla, geçen otuzbeş yıl boyunca müstebir güçlere karşı bağımsızlığını vurgulayan İran İslam Cumhuriyeti'ni zayıflatma çabası içindeler. Şüphesiz bu tür ülkeler, stratejik bir bölge olan Ortadoğu’yu kolay kolay elden veremezler; bu bölgenin önemi sadece petrolünden kaynaklamıyor, çok eski yıllarda yani Roma İmparatorluğu ve İran İmparatorluğu dönemlerinde de bu bölge sürekli çatışma alanı olmuştur. Bu husus, “heartland” ya da “dünyanın kalbi” diye haklı olarak zikredilen bu bölgenin siyasi coğrafyasından ileri gelmektedir.

İran kendisini, istikbar ile mübarezenin, sömürgecilik ve dış güçlerin bölgedeki varlığıyla mücadelenin öncüsü olarak tanımlamaktadır. Bu yolda başarılı da olmuştur. Bu, müstekbirleri rahatsız ediyor. Onlar, askeri yollarla bu ülke için bir problem çıkaramadılar. Dolaysıyla, terörizm aracını gündemlerine aldılar. Ve mevcut koşullarda terörizmin en büyük ve en uç simgesi, IŞİD gurubudur.

Öte taraftan, Batılılar için özellikle Amerikalılar için önemli olan şey, hükümranlık tarzı, diğer deyişle bölgedeki yönetim modelidir. Ortadoğu’ya demokrasi getiremeyen ve denedikleri örneklerde de büyük bir yenilgi alan Batlılar, Arap dünyasındaki kraliyetleri himaye etmeye yöneldiler. Mevcut Arap yönetimleri, Batılıların çıkarlarına oldukça uygundur. İran’ın dini demokrasisinin bölgedeki zuhuru ve nüfuzu doğal olarak ABD’nin ve bu modele muhalif diğer devletlerin tepkilerine maruz kalmaktadır.

Son olarak Rehberliğin deyişle, müstekbir güçlerin amacı İslam Cumhuriyeti'ni IŞİD, El-Kaide ve diğer terörist guruplar aracılığıyla zayıflatmaktır. Bu ise, onlar için hiçbir sonuç getirmediği gibi İran bu yolla kendisini terörizmle mücadelenin de öncüsü olarak tanımlayabilmiş ve yumuşak gücüne güç katmıştır. 

Lütfullah Perendin – borhan.ir

Çev: Mehmet Gönül – Welayet News

Ekler