Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla
Miladi 1956 yılında Mısır devlet başkanı Süveyş Kanalı’nı millileştirmesiyle bölgede patlak veren gerilim sonucu Siyonist İsrail Sina Yarımadası’nı işgale koyuluyor. “Arz-ı Mevud” adına kendisini işgale ve katliama kitlemmiş olan İsrail yaptığı acımasız bombardımanlarla 5 gün içerisinde Gazze, Refah ve el-Ariş’i ele geçirip kanalın doğusunu işgal etmiş oldu.. Aralık ayında ise göstermelik olarak BM gücü bölgeye konuşlandırıldı. 1957 yılında ise İsrail taktik icabı da olsa kerhen bölgeden çekilmek zorunda kaldı.
Miladi tarih 5 Haziran 1967’ye geldiğinde ise İsrail Birleşmiş Milletlerin gizli onayı ile geniş kapsamlı bir işgal harekatına koyulmuştu. ABD’li uzman pilotların nezaretinde büyük bir hava saldırısı başlattılar. Hedef başta Kudüs olmak üzere Filistin’in işgal edilmemiş diğer bölgeleridir. Ayrıca Mısır, Ürdün ve Suriye de aynı menzilde, aynı hedef kapsamındadır. 6 gün süren bu saldırıda Ürdün’ün elindeki Doğu Kudüs ve Batı Şeria, Mısır’ın elindeki Gazze ve Sina Yarımadası, Suriye’ye ait Golan Tepeleri işgal edilmiş oldu. Rusya tarafından tahkim edilen Mısır’ın güçlü hava kuvvetleri savaşın ilk günü bertaraf edilmişti. Öyle ki ABD’li uzman pilotlar yaptıkları bombardımanla henüz havalanmamış uçakları yerle bir ettiler. Bu savaşta işgalci İsrail iki misli kadar büyümüş oldu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ise formalite icabı bu işgalin akabinde 242 sayılı kararla İsrail’in son saldırıda ele geçirmiş olduğu toprakları terk etmesini talep ediyor. Ediyor etmesine de dinleyen kim? Nasıl olsa yaptırım yok.
Ne yazık ki ve ne acıdır ki, bu tek taraflı saldırı savaşında 500 bin dolayında Filistinli bölge ülkelere sığınarak mülteci durumuna düşmüştü. 1948’den 1967’ye kadar toplam 3,5 milyon Filistinli yurtlarından sürülmüş veya göçe maruz bırakılmıştı. İslâm ümmetinden ise ses seda çıkmıyordu. Müslüman ülkeler bu insanlık ayıbını, bu trajediyi kahredici bir vurdumduymazlık içerisinde sadece seyrediyorlardı. Bu suskunluk Siyonist katiller sürüsüne ise cesaret veriyordu.
15 Şubat 1968 yılında Ürdün nehri boyunca toplam 15’ten fazla Filistin köyü hava bombardımanıyla yerle bir edildi. Aynı yılın haziran ayında İmbit şehrini bombalayan canavar İsrail katliamlarına bir yenisini daha eklemiş oldu.
Bakınız 1969 yılında bu eşkıya sürüsü Mescid-i Aksa’yı kundaklayıp yaktıklarında dönemin işgal Başbakanı Golda Meir şu çarpıcı sözleri dile getiriyor: “O gece sabaha kadar korku ve endişe içerisinde uyuyamadım. Zannediyordum ki Müslümanlar dört bir taraftan üzerimize çullanacaklar. Lakin sabah oldu ve korkulan olmadı. İşte o zaman idrak ettim ki: ‘Biz bu topraklar üzerinde dilediğimizi yaparız. Düşmanlarımız uyuyan bir millettir.”
Bölgede en güçlü denilen Mısır’dan bile ses çıkmıyordu. O sadece kaptırdığı Sina Yarımadası üzerinden hesaplar yapmaktaydı. Bu amaca matuf Mısır “Altı Gün” savaşında kaybetmiş olduğu topraklarını geri alabilmek için ateşkesi tanımayıp saldırıyı başlatan taraf olmuştu. Bu nedenle 1968-1970 yıllarında Mısır ile İsrail arasında düşük yoğunlukta yıpratma savaşı yaşandı. Ancak bu çatışmalarda Mısır bir ilerleme kaydedemedi. Mısır bir karış toprağını geri alamadan 7 Ağustos 1970 yılında kerhen ateşkes imzalamak zorunda kaldı.
Bu dönemde ise Filistin toprakları içerisinde Müslümanlar küçük gruplar halinde Siyonist işgalcilere karşı mücadele vermekteydiler. 2 Şubat 1969 yılında Yaser Arafat Filistin Kurtuluş Örgütü’nün başına atanmış oldu. Arafat’la birlikte Filistin davası büyük bir ivme kazanmıştı. Arafat bir taraftan diplomasi alanında bir takım kazanımların peşinde koşarken diğer taraftan mukavemet hareketine önderlik ediyordu. Elbette ki vermiş olduğu bir takım ödünlerden dolayı da belirli bir kesim tarafından eleştiriliyordu. Hiç kuşkusuz günahıyla sevabıyla 25 yıl boyunca FKÖ’nün karizmatik lideri olarak Filistin’in özgürlüğü için canla başla mücadele etmiş bir şahsiyettir Yaser Arafat. (O yıllarda yaşamış olduğum bir anımı aktarmadan geçemeyeceğim. Zürich’te bir grup arkadaşla büyük satış mağazalarının önünde stant açıp resim, broşür ve afişlerle mazlum Filistin halkının uğramış olduğu zulmü insanlara anlatmaya çalışıyorduk. Diğer taraftan da İsrail mallarının İsviçre’ye girmemesi için hassasiyet ve vicdan sahibi insanlardan imza topluyorduk. Aramızda sol kesimden İsviçreliler de vardı. Bunlardan biri ateistti ve bana “Bir gün bir din tercih edecek olursam o İslâm olacaktır. Çünkü sosyalizmdeki eşitlikçi adalet anlayışının daha mükemmelini İslâm dininde görüyorum. Ama Müslümanlar İslâm’dan çok uzak” diyordu. Asıl aktarmak istediğim bu değildi! Bu arkadaş öylesine Filistin davasına gönül vermiş ve öylesine Arafat hayranı idi ki, evi Ernesto Che Guevara’nın resimlerinin yanı sıra Yaser Arafat’ın posterleriyle doluydu… Bu duygusal ve bir o kadar da cefakâr olan arkadaşım Arafat vefat ettiğinde intihar ederek yaşamına son verdi. Nasıl ironik bir durum değil mi? Müslüman olsaydı elbette böyle bir şey yapmazdı!)
Kan içici İsrail dur durak bilmeden mazlum Filistin halkına yönelik katliamlarına devam ediyordu. 12 Şubat 1970 tarihinde Mısır sınırındaki Abu Za’abel katliamını gerçekleştirmiş oldu. Bu katliamda yerleşim birimlerinin yanı sıra bir fabrika da hedef alınmıştı. Fabrikadaki 100 dolayında işçi bu insanlık dışı bombardımanda hayatını kaybetmişti… 8 Nisan 1970 tarihinde ise Mısır’ın başkenti Kahire’ye 80 km mesafedeki Şa’a eyaletinde bir okulun bombalanmasıyla 49 tane çocuk feci şekilde katledildi… 8 Eylül 1972 yılında ise canavar İsrail bu sefer Suriye’yi hedef almış, tekrar oralarda da kan dökmeye yeltenmişti. Hava saldırısı ile gerçekleştirilen bu bombardımanla 7 yerleşim birimi harabeye çevrilmiş ve yüzlerce masum insan katledilmişti.
Ne Birleşmiş Milletler, ne bir başka ülkeden hiçbir yaptırım ve tepki almayan İsrail artık kan içmekte sınır tanımıyordu. “Sarhoş olana kadar onların kanını içeceksin.” (Hezekiel:39/18-19) Dünyanın suskunluğu kan içen canavara cesaret veriyordu. Buna istinaden cani İsrail 19 Şubat 1973 tarihinde farklı bir cinayete imza atmış oldu. Libya hava yollarına ait bir yolcu uçağını kalkıştan kısa bir süre sonra roket atarak düşürdü. Bu katliamda uçaktaki 107 yolcu ve mürettebat hayatını kaybetti… (Büyük şeytan Amerika 3 Temmuz 1988 yılında İran’a ait bir yolcu uçağını düşürerek benzeri bir katliama imza atmıştı. Düşürülen uçakta 66’sı çocuk toplam 290 yolcu vardı.)
1973 yılında Suriye ve Mısır “6 Gün Savaşı”nda (1967’de) kaybettikleri topraklarını geri almak ve son saldırılara had bildirmek maksadıyla gizli bir anlaşma yaparak birlikte “Yom Kippur” (Yahudilerce kutsal addedilen “Kefaret Günü”) işgalci İsrail’e saldırdılar. Bu çarpışma “Ramazan Savaşı” olarak da anılmaktadır. Taarruz başlayınca Suriye Golan Tepeleri’nde, Mısır Sina Yarımadası’nda bir hayli ilerleme kaydetmişlerdi. Üç hafta süren bu savaşta sona doğru ise dengeler İsrail’in lehine değişmeye başlamış oldu. İsrail 1967’de işgal ettiği toprakların da ötesine geçmişti. İsrail birlikleri Golan Tepeleri’ni aşarak bir müddet Suriye’nin içerisine doğru ilerlemişti. İki cephede savaşan İsrail Sina Çölü’nü aşarak Süveyş Kanalı’nın batı yakasına da geçmiş oldu.
Bu hezimetten sonra ABD, Sovyetler Birliği ve BM’nin diplomatik girişimleriyle ateşkes sağlandı. Bu savaşta Mısır ve Suriye toplam 8 bin 500 askerini kaybetmişti. İsrail’in can kaybı ise 6 bin dolayındaydı. BM Güvenlik Konseyi’nin 338 nolu kararıyla yapılan baskılar sonucu İsrail kısmî geri çekilmede bulunmuştu. Ancak 67’deki işgal büyük bir yekün tutuyordu. Bu son savaştan sonra İsrail adeta özgüven tazelemişti. İşgalci İsrail bu özgüvenden sonra artık “Arz-ı Mevud” (vaad edilmiş topraklar) dedikleri Mezopotamya’nın tümüne saldırmayı dile getirmeye başlamıştı. Şöyle ki, 1977’de Irgun ve Lehi örgütlerinin mirasçısı Likud temsilcileri seçimleri kazandığında iktidar sarhoşluğu ile şu sözleri dile getiriyordu: “Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak topraklarının tümü, Türkiye ve İran topraklarının bir kısmı Arz-ı Mevud sınırları içerisindedir, buralar kurtarılmayı bekliyor. Yüce Rab huzurunda mesulüz. Bir an evvel sorumluluğumuzu yerine getirmek için harekete geçmeliyiz.”
Bu fikri dile getirenlerden biri de o zamanki tarım bakanı Ariel Şaron’du. Söz konusu ülkeleri kast ederek, “Tarım arazilerimiz işgal altındadır, buraları geri almalıyız” diyordu. (Sonrasında GAP bölgesinden binlerce dönüm arazi satın almaları bu emellerine istinaden olsa gerek!) Siyonistlerin hedefinde “Büyük İsrail” vardı. Ancak işgal ettikleri toprakları da doldurmanın telaşındaydılar. Menahem Begin’in proje ve talimatıyla 67’de işgal edilen topraklara yeni yeni yerleşim birimleri kurulmaktaydı. Göç bütün hızıyla devam ediyordu…
Siyonist çetelerin şeytanî plânlarından biri de barış yolu ile bir takım kazanımlar elde etmektir. Bu nedenle Mısır’la barış anlaşması yapmaya koyuldular. Bunu yapmalarının sebeplerinden biri de bir başka yere saldırmanın hazırlığı içerisinde olmalarıydı. (Siyonistler gerçek manada asla barış ve mütareke yapmazlar. Zira bunu onlara dinleri yasaklamaktadır: “Onları tamamen yok edeceksin. Onlarla ahitleşmeyeceksin. Onlara acımayacaksın.” (Tesniye:7/1-3) Faraza İsrail’e % 1 toprak karşılığında bir barış önerisinde bulunulsa buna bile asla yanaşmaz. İsrail “Allah’ın Zorlu Ordusu” ile karşılaşmadığı süre Arz-ı Mevud” dedikleri toprakların tümünü işgal edene kadar hedefinden ve işlediği cinayetlerden asla vazgeçmeyecektir. İsrail bu nedenle dünyada sınırlarını deklare etmeyen tek işgal devletidir.)
Siyonistler büyük İsrail’e giden yolun Lübnan’dan geçtiğine inanmaktaydılar. Bu nedenle niyetleri Lübnan’ı işgal etmekti ancak arkalarındaki Mısır’la karşı karşıya gelmek istemiyorlardı. Şu halde Mısır’ı bir şekilde ekarte ve elimine etmek gerekiyordu! Barış tamamen şeytanî bir plâna dayanıyordu. Sonuçta Enver Sedat ile Mehahem Begin 1979 da atmış olduğu imzalarla (sahte) barış antlaşması gerçekleşmiş oldu. (Yukarıda Muharref Tevrat’tan örnek verdiğimiz gibi Siyonistler için asla ahitleşme söz konusu değildir.) Camp Devid adını verdikleri bu anlaşma ile Mısır’ın garantörlüğünde olan Gazze Filistinlilere verildi. (Neden? Çünkü Gazze’yi daha rahat yutulur lokma haline getirmek için.) Öte yandan İsrail şartlı olarak Sina Yarımadası’ndan çekilme taahhüdünde bulundu. Şart ise Sina Yarımadası’nı yerleşime açmamak ve orada hiçbir askerî birim konuşlandırmamak. Yani bu anlaşmayla orası İsrail için son derece güvenli bir tampon bölge olmuştu. Bu mütareke ile Mısır hiçbir kazanım elde edememişti. Ayrıca bu sözleşme ile Mısır İsrail’i tanıyan ilk Arap ülkesi oldu. Sedat bu ihanetini Yüzbaşı Halid İstanbulî tarafından infaz edilerek ödemiş oldu.
Siyonist İsrail bu anlaşma ile sırtını sağlama aldıktan sonra asıl hedefine yönelmiş oldu. Siyonist çete iki yıllık bir hazırlıktan sonra 20 Temmuz 1981 senesinde Beyrut’a çok şiddetli hava saldırısı başlattı. İsrail jetleri bu yoğun bombardımanla Beyrut üzerine adeta ölüm kusuyordu. Yüzlerce savunmasız insan bu hava saldırısında katledildi. Bütün bu bombardımanlar işgal için bir ön hazırlıktı. Bu nedenle canavar İsrail 15 – 16
Eylül 1982 yılında Lübnan’ı işgale koyuldu. Karadan, havadan ve denizden başlatmış olduğu çok yönlü bombardımanlarla İsrail tam bir katliama girişmişti. Günler ve haftalar boyu bombardımanlar sürmüş, mazlum ve savunmasız Lübnan halkı katliama tutulmuştu. Öylesine gözü dönmüş bir şekilde toplu cinayete, topyekûn imha hareketine girişmişti ki, hiçbir ayırım gözetmeden cami, kilise, okul, hastane demeden Lübnan üzerine mütemadiyen bomba yağdırıyordu. Güzelim Lübnan adeta enkaz yığınına dönmüştü. Ve bu enkaz yığınları binlerce masum insana mezar olmuştu… İlk iki gün içerisinde 991 kişi katledilmişti. Bunlardan sadece 328 kişinin kimliği tespit edilebilmişti. Saldırganlar katlettikleri kişilerin cesetlerini tanınmaz hale getirdiklerinden çoğunun kimliği tespit edilemedi.
Bu nedenle diyebiliriz ki, Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında Hıristiyan Falanjistlerle işbirliği yapan canavar İsrail’in işlemiş olduğu cinayetler insanın kanını dondurucu nitelikteydi. Çoluk-çocuk, hamile kadın, yaşlı, genç, ihtiyar ne varsa hiçbir ayırım gözetmeksizin 3500 dolayında mazlum insanı kurşuna dizilmişlerdi. Bu insanlık dışı katliamın baş mimarı Ariel Şaron’dan başkası değildi. Bu canavar ruhlu şahıs aynı zamanda “Beyrut Kasabı” olarak anılmaktadır. Zira bu kan içici vampir Güney Beyrut’ta da korkunç cinayetler işlemişti. (Sabra ve Şatilla katliamı Miladî 16 Eylül 1982’de vuku bulmuştu. Bugün 16 Eylül 2014 yani bu korkunç cinayetin üzerinden tam 32 yıl geçmiş.)
(Devam edecek)
Ali Erdem