Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla
Bir zamanlar Türkiye’de laik kesimlerin İslamcılara karşı dillerine pelesenk ettikleri bir slogan vardı: “Türkiye, İran olmayacak!” Türkiye, ne onların kastettiği anlamda ne de hakikaten siyasal çizgi itibariyle İran olmadı. Fakat ne ilginçtir ki, zaman içerisinde “İslam İnkılabı” karşıtlığında Türkiye İslamcılığı o kadar ileri gitti ki; bir zamanlar “mollalar İran’a” diye slogan atan çevreler bile büyük bir şaşkınlık içerisinde ne olup bittiğini anlamlandırmaya çalışıyorlar.
Suriye Vekâlet Savaşı Ortadoğu’nun bütününde olduğu gibi Türkiye’de de tüm taşları yerinden oynattı. Savrulmalar, sapmalar, kaymalar, gerçek yerini bulmalar… Bir zamanlar laiklerin baş sloganı “Türkiye, İran olmayacak!” şimdilerde İslamcıların dilinden düşmüyor. Evet, Türkiye İran olmuyor ancak hızla “Pakistanlaşıyor”! Türkiye hızla “Pakistan Sendromu”na sürükleniyor!
Nedir Pakistanlaşma? Nedir Pakistan Sendromu? Pakistanlaşma: Kendi halinde, toplumun belli bir güven ve huzur içerisinde yaşam sürdüğü, etnik ve mezhebi mozaiğin barış ve huzurla birliktelik kurduğu, nispi de olsa sosyal ve siyasal istikrarın olduğu bir ülkenin birdenbire; terörün etkinlik kazandığı, şiddetin kol gezdiği, toplumdan kan ve gözyaşının eksik olmadığı, güven ve huzurun kaybolduğu, istikrarın bitip tükendiği bir ülkeye dönüşmesinin terimsel karşılığıdır.
“Türkiye Pakistanlaşıyor” tespitinin daha net anlaşılması için önce Pakistan’ın başına gelenlere kısaca bir göz atmalıyız. Her şey Rusların Afganistan işgali ile başladı. İşgal ile bir anda istikrar ve güven ortamı kayboldu. Ruslarla mücadele adına dünyanın dört bir yanından özellikle Vahhabi / Selefi zihniyetteki savaşçılar Afganistan’a akmaya başladılar. Suud’un dolarları Amerika’nın organizasyonu ile Pakistan, yabancı savaşçıların üssü haline dönüştü. İslam ülkeleri ve özelde komşu devlet “Pakistan”, Afgan merkezi hükümeti ile ilişki ve iletişim kurma yerine “Cihadi hareketler”e yoldaşlık ettiler. Rus işgali bitti ancak mücadele bitmedi. Bu sefer pastadan pay almak isteyen “mücahid (!) hareketler” birbirlerine yöneldiler.
Bu noktada Pakistan, Afganistan’ı uydu bir devlet ya da eyalet gibi kontrol edebilme hayali ile özellikle “Afgan mültecilerin” eğitilmesi ile kendi topraklarında Selefi / Vahhabi zihniyeti iliklerine kadar özümsemiş “Taliban” hareketinin doğması, gelişimi ve eğitimi için gerekli imkân ve zemini hazırladı. Bu arada anlayış kendi içerisinden özellikle yabancı savaşçılar için cazibe merkezi olacak El-Kaide gibi tüm zamanların en vahşi terör örgütlerinden birini de doğurdu. Tüm amaç ve hülya Afganistan’ı uydu olarak idare edebilmekti. Taliban, hakikaten doksanlı yılların ortalarından iki binli ilk yıllara kadar Afganistan’da iktidarı ele geçirmeyi başardı da. Ancak masada hazırlanan planlar pratikte hayat bulmadı. Terör üzerinden komşu ülkeyi “uydu devlet haline dönüştürme” istek ve emeli bir anda bumerang gibi ters tepti. Terör ve şiddet kendi yetiştirdiği Taliban ve El-Kaide eliyle Pakistan’a yöneldi. Etnik ve mezhebi mozaik bir anda dağıldı. Terör, şiddet, kan ve gözyaşı Pakistan’ın kaderi haline geldi. Güven ve istikrar kelimeleri, Pakistan için çok ötelerde kaldı.
Özetle Pakistanlaşma: İster din adına ister adı deklare edilmemiş emeller adına Selefi / Vahhabi akım ve savaşçılarla iş tutma ve onlar üzerinden kazanım elde etme peşine düşerken, bu anlayış ve örgütlerin ilk fırsatta sizi hedef tahtası ve cihat meydanı olarak ilan etmesinin adıdır!..
Küresel Emperyalizm ve Gasıp Siyonizm’in bu senaryoyu son on yıldır ve özelde de Suriye Vekâlet Savaşı ile birlikte Türkiye için sahneye koyduğunu gözlemlememek için ya kör ya da basiretin bağlanmış olması gerekiyor!
Önce “Irak işgali ve Suriye Vekâlet Savaşı” ile bölge belli bir oranda güvensiz ve cihat(!) için uygun hale getirildi. Ardından Rusya’ya sığınmış olan eski ABD’li istihbaratçı Edward Snowden’in tanımlaması ile “Eşek Arısı Kovanı Projesi” ile dünyanın 93 farklı ülkesinde ne kadar vahşi ve canavar ruhlu mağara adamı Selefi/Vahhabi cihadist(!) varsa Türkiye üzerinden bölgeye toparlandı. Bölge bir cihat(!) cennetine dönüştürülürken, aynen Afganistan örneğinde olduğu gibi bu vahşi cihadistlerin bölgeye giriş kapısı; sağlık, eğitim ve lojistik için yaslandıkları merkez ise “komşu ülke” oldu!
İkinci merhalede ise, yine aynen Afganistan genel cihadının özellikle yabancı savaşçıları toparlamak için; “öncül, sembol, cezbedici” El-Kaide’yi doğurması gibi; Irak-Suriye cihadı(!)da Vahhabi/Selefi savaşçılar için aynı özellikleri taşıyan nur topu gibi yeni bir vahşet örgütü doğurdu: IŞİD.
Afganistan’da Taliban, yönetimi ele geçirmişti. Irak ve Suriye’de IŞİD ise kendi devletini kurmakla kalmayıp, bir adım daha ileri atarak “halifelik” kurumunu tesis ettiğini deklare edip, biat toplamaya başladı. Bazıları için komik bir şaka gibi gözüken bu durumun ciddiyetini şu ana kadar IŞİD halifesi Bağdadi’ye Mısır, Ürdün, Libya, Cezayir, Lübnan, Tunus, Filistin, Bahreyn, Nijerya, Yemen, Sudan, Pakistan, Hindistan, Filipinler, Endonezya ve Özbekistan’dan örgüt ve toplulukların biat etmiş olması ile ortaya koymuş olalım.
Az dakik bir şekilde konuya yoğunlaştığımızda 1980-2000 yılları arasında Afganistan-Pakistan hattında yaşananlarla, 2000 sonrası Irak/Suriye-Türkiye hattında yaşananların birebir örtüştüğünü görebiliriz. Afganistan-Pakistan hattında sahnelenmiş ancak henüz Irak/Suriye-Türkiye hattında oynanmamış tek bir sahne kaldı: Terörün ikincil ülkeye yani “komşu devlete” yönlendirilmesi!
Milyonlarca mültecinin Türkiye’ye yönlendirilmesi, Irak/Suriye cihadistlerinin cephe gerisi merkezi olarak Türkiye’yi kullanıyor olması, Suriye muhaliflerinin Türkiye’de eğitiliyor olması, Türkiye İslamcılığı’nda “Selefi” dalganın bilinçli bir şekilde yükseltilmesi, etkin yetkin şahsiyetlerin mezhep taassubuyla şekillenmiş bir söylem kullanıyor olmaları, Güney sınırlarının kontrol edilmiyor ya da edilemiyor olması… Hepsini alt alta yazdığımızda aklı selim bir insanın içinin ürpermemesi mümkün değil!
Türkiye hızla Pakistanlaşıyor! Bu yol çıkmaz sokak! Bu yolun sonunda kan ve gözyaşı var! Bu yolun sonunda insanın düşünmek bile istemediği örneklikler var!
Türkiye, bir an önce hem kendi ülke ve milleti ve hem de tüm Ortadoğu coğrafyasının hayrı için bu yolda yürümekten vazgeçmelidir. Komşu ülkelerde hüküm süren teröre karşı net ve kararlı bir çizgi edinmeli ve orada sabit kalmalıdır. İran ile ilişkiler geliştirilmeli; gerek Irak, gerek Suriye ve gerekse Kürt meselesinin çözümünde birlikte hareket edilmelidir. Suriye’de Esad’ı, Irak’ta Şii hükümeti devirme sevdasından bir an önce ve kati olarak vazgeçilmelidir. Hem Esad ve hem de Irak merkezi hükümeti ile iyi ilişkiler geliştirilmeli ve bölgede terörün kökünü kazımak için işbirliği yapmaya yönelmelidir. İçeride ise Selefi/Vahhabi akım ve yapılanmalara fırsat verilmemeli, ülkedeki tüm inanç, mezhep ve etnik gruplara eşitlik, adalet ve liyakat ilkeleri çerçevesinde yaklaşılmalı, mezhepçi politika ve söylemlerden acil ve kati olarak vazgeçilmelidir.
MuntazarMusavi / Rasthaber