13 Mart 2015 - 14:37
Ontolojik Rab ve Epistemolojik Rab

Varlık âleminde farklı rablerin var olduğunu savunan düşüncelerin var olduğu gibi bilgi âleminde de farklı rabler düşünülmektedir. Daha doğru bir beyanla varlık âlemine yön vermeye çalışan farklı iradeler söz konusu olduğu gibi bilgi ve düşünce âlemine yön veren farklı iradeler de var olmaktadır. Bu rablerin ve iradelerin bir kısmı meşru bir kısmı da gayri meşrudur.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Meşru olanı bir taneden fazla olamaz. Zira varlık âleminde birden fazla meşru rab düşünülmesi mantıksal olarak imkânsızdır. Bilgi âleminde de birden fazla rab olursa bilgide fesat gerçekleşir. Varlık âlemine yön veren rab ve irade meşru olursa tekvinde, bilgi âlemine yön veren rab ve irade meşru olursa bilgide fesat (bilgi kirliliği) gerçekleşmez. Bilgideki rabler gayri meşru oldukları için bilgi kirliliği yaşanıyor ve bilgi kirliliği, varlık âlemindeki gayri meşru rab ve iradelerin hâkimiyetini meşrulaştırır. Zalim padişahları meşrulaştıran da din bağlamındaki kirli bilgilerdir. Bilgi âleminde, bozukluk ve kirlilikler olmamış olsa gayri meşru ve zalim iradeler hüküm sürdüremez ve tekvinde yanlış iradeler tasarruf edemez olurdu. Öyleyse bilgi ve düşüncelerimize yön veren rabbi tanımak bu açıdan çok önem arz ettiği açık ve daha da açıklanması için şunu söylemek kâfidir; bilgi edinmekte insanın rabbi kim ise ontolojideki rabbi de -iddiada farklı olsa bile gerçekte- odur. Zira insanın iradesini yönlendiren insanın bilgisidir. İnsanın iradesine hüküm eden neyse insanın rabbi de odur. Bu makalede “varlık ve bilgi âlemine” yön veren rableri bahis konusu yapacağız. Varlık âlemine yön verene, “ontolojik rab”, bilgi âlemine yön verene de “epistemolojik rab” tabirini uygun gördük. 

Konunun İlham Kaynağı

Böyle bir konunun zihnimizde şekillenmesine neden olan amil, Yunus Suresi'nin 22. ayetidir. Söz konusu ayeti kerime psikolojik ve sosyolojik olarak insanı tahlil ederek iki halete; genişlik ve darlık, sahip ve her bir haletteki tavırlarının birbirinden farklı olduğunu ortaya koyuyor. Birinci halette kendini müstağni görür ve kendisinden gaflet etmemesi gereken makamdan gafil, ikinci halette ise fakir, bağımlı ve genişlikte duçar olmuş olduğu gafletten kurtulmuş, dolayısıyla ümitli ve yönelmesi gereken yere yöneldiğini diyor. İnsan daimi olarak, kendi asıl sahibine ve asıl rabbine yönelmesi ve onun iradesi doğrultusunda yaşamını düzenlemesi gerekirken genişlikte kendini müstağni görüyor ve asıl sahibinden gafil kalıyor. Ama dara düştüğü zaman, kendisini korkutan şeye galip gelmek için asıl sahibini hatırlatıyor ve ona yöneliyor. Allah u Teâlâ bu iki halete işaret ederek şöyle buyuruyor:

“O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştırandır. Öyle ki gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüzgârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada ona şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca dini Allah'a has kılarak "Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız" diye Allah'a yalvarırlar” (Yunus 22).

Ayetin “gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüzgârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada” kısmı insanın rahatlık ve genişlik haletine ve bundan sonraki kısmı da onun darlık ve çıkmaza girdiği haletine işaret ediyor. Genişlik ve rahatlık içinde olduğu sırada sevinç içinde, temas halinde olduklarının dışında her şeyi unutur. Ne bağlı olduğu varlığı tanıyor ne nimetlerinden yararlandığı gerçek rabbi. Bu durumda başka rablere, iradelere tabi olmuş gidiyor. Ama dara ve çıkmaza duçar olur olmaz asıl ve gerçek rabbini hatırlar ve ona yöneliyor. Demek ki gerçek rab insanın en çıkmazlıklarda ümit bağladığı ve kendisine yöneldiği kimsedir. Dolayısıyla genişlik haletlerde de ona bağlı olmak lazım. Ama ne yazık ki rahatlık ve genişlikte olduğumuzda sahte ve gayri meşru rablere yöneliyoruz. İnsan kendi varlığını koruma bağlamında bu iki halete sahip olduğu gibi tefekkürü şekillendirme ve onu koruma noktasında da bu iki halete sahiptir. Onun düşünce yapısını koruyan tek bir asıl var, genişlikte ondan gafil ve serbest hareket ediyor. Ama düşüncesini başkalarının saldırısına maruz kaldığı vakit düşünce yapısını şekillendirmede bağlı kalması gereken asla sığınıyor. İşte bütün yanlışlıklar bağlı kalınması gereken asıldan gafil kaldığımızdan neşet ediyor. Bu asla bağlı kalmaksızın şekillenen “dünya görüşünün” yanlış olduğu gibi bu asıldan bağımsız olarak şekillenen “insan ve din anlayışları” da yanlıştır. Şekillenen dünya görüşünün, insan biliminin ve din anlayışının doğru veya yanlış olduğunu ortaya koyan asla “epistemolojik rab” diyoruz. Zira düşünce biçimini korumak için dara girildiği vakit ona sarılıyor. 

Rabbin Anlamı

Ragıbi İsfehani diyor: Temelde” Rab” terbiye ve eğitimdir. Yani bir şeyi, son haline varıncaya kadar bir halden başka bir hale sokarak inşaa etmektir… Rab fail ve özne için istiare (ödünç) şeklinde istifade edilmiş mastardır. İzafe edilmeksizin “rab” kelimesi, varlıkların maslahatlarına kefil olan Allah dışında başka kimse için kullanılamaz. “Beldeniz güzel bir belde, Rabbiniz de çok bağışlayıcı bir Rabdir” (Sebe 15) şeklindeki ayeti kerime bu hakikate delalet ediyor. “Kendisine Kitap, hüküm ve Nübüvvet verilmiş beşer… "Melekleri ve Peygamberleri rabler, yani ilahlar edinin" diye emretmez” (Al-i İmran 80) ayeti de bunu ortaya koyuyor. (Emretmiş olsaydı) onları sebeplerin sebebi ve kulların maslahatlarının sorumluluğunu üstlenmiş kimseler sanıyordunuz. İzafe edilerek rab kelimesi Allah için kullanıldığı gibi Allah dışındaki varlıklar için de istifade ediliyor. Örneğin; “Rabbi’l – alemin” (Fatiha 1) ve “Rabbekum ve rabbe abaikumu’l evelin, sizin ve geçmiş babalarınızın Rabbi'dir” (Saffat 126), denildiği gibi ev sahibine “rabbu’d – dar” ve at sahibine “rabbu’l – feres” deniliyor. “Rabbi'nin yanında beni an", dedi. Fakat şeytan onu Rabbi'ni hatırlatmayı unutturdu” (Yusuf 42) ayeti kerimesi de bu türdendir. Mecma’ul Bahreyn sahibi “O, iki doğunun ve iki batının Rabbi'dir” (Rahman, 17) ayetini zikrederek şöyle diyor: “maksat ikisinin maliki ve müdebbiridir. Rab, reis (seyid), eğitici, kâmil edici, nimet verici ve sahip anlamlarına da geliyor”.

Lügat kitaplarındaki açıklamaları dikkate alarak rab kelimesi için zikir edilen anlamı şöyle özetleyebiliriz: rab, mahiyetinde ve güdümünde bulunan varlıkların istidatlarını fiiliyata geçirmek için program yapan kimseye deniliyor. Bahçe sahibine “rabbu’l – hadike”, ev sahibine “rabu’d – dar”, deniliyor. Yani ev sahibinin mahiyetinde bulunan kimselerinin sahip oldukları istidat ve potansiyelleri fiiliyata geçirmek için program yapan kimse. Bahçe sahibine bahçe alanında bulunan toprak ve bu toprakta dikilen ağaçların sahip olduğu istidat ve potansiyelleri fiiliyata geçirmek için program yapan kimse anlamındadır. Allah c.c. için “Rabbi’l – alemin” deniliyor, yani insan olmak üzere alemlerde var olan istidat ve potansiyelleri fiiliyata geçirmek için program düzenleyendir. Rab kelimesi sadece sahip ve malikiyet anlamını vermiyor, belki bunun yanı sıra mülkünde ve mahiyetinde bulunanların istidatlarını ve potansiyellerini fiiliyata geçirmek için kanunlar ve kurallar koyma anlamını da veriyor. Rab kelimesinin ifade ettiği asıl anlamda mahiyetinde bulunanları terbiye etmek ve onlara müdüriyet yapmaktır. Allah'ın tekvine yönelik olan rububiyetine tekvini insana yönelik olan rububiyetine de teşrii rububiyet deniliyor. Teşriideki rububiyeti fiiliyat bulmazsa tekvindeki rububiyette gerektiği şekilde tecelli etmez. 

Ontolojik rab:

Dikkat edildiği gibi rab’da iki unsur öne çıkmaktadır; sahip/malik ve program. Sahip ve malik ya hakikidir veya mecazidir; yani geçici olarak mahiyetine verildiği için kendisine sahip deniliyor, hakiki malik ve sahip olabilmek için yaratıcı olmak lazım. Yaratıcı değilse malik deniliyorsa mecazen deniliyor. Mecazen kendisine sahip denilmesi için de asıl sahibi ve maliki olan kimse tarafından belirtilmiş kurallar çerçevesinde sahiplenmesi gerekiyor. Mecazen sahip olan kimseler, mahiyetlerindeki varlıkların terbiyesini asıl sahibi olan; yani yaratıcısı tarafından belirtilmiş kurallar çerçevesinde eğitiyorsa eğitimi meşru, aksi takdirde gasıp konumuna düşmüş olur. Yaratıcılık, sahip ve malik olmayı meşrulaştırırken istidat ve potansiyellerin fiiliyata geçirmek için yapılan programı meşrulaştıran bilgi yeterliliğidir. Terbiye ve potansiyelleri fiiliyata geçirmek için yapılan programlar bilgiye dayalı olmayan hiçbir program meşru değildir ve olamaz, zira bilgiye dayalı olmayan programlar, programın hedefini temin edemez. Programdan hedeflenen hedef programcının mahiyetinde bulunanların istidat ve potansiyellerini fiiliyata geçirmektir. Mahiyetinde bulunanların hakikatini tanımayan ve ne gibi istidat ve potansiyellere sahip olduğunu bilmeyen bir kimse tarafından yapılan programın hiçbir meşruiyeti olamaz. Buna binaen mantıksal olarak programcı yeterli bilgiye sahip değilse program koyma hakkına sahip değil ve olamaz. Bu nedenle sahip ve malik olmayı meşru kılan niteliğin aynısı programı da meşrulaştırıyor. Sahip ve malik olmayı meşrulaştıran nitelik yaratıcılık ise programı meşrulaştıran nitelikte yaratıcılıktır. Zira yaratıcı yaratıklarının hakikatini ve taşıdıkları istidat ve potansiyellerini herkesten çok daha iyi biliyor. “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbiniz'e ibadet edin ki, (akibetinizin kötü ve zararlı olmaktan) korunmuş olasınız”. (Bakara 21) İbadet etmek rab tarafından sunulan programa tabi olmaktır. Bu ayeti kerime sizi yaratanın programına tabi olunuz emrini verirken sizi en çok ve en iyi tanıyan bir kimsenin programına tabi olmayı da bildiriyor. Zira yaratıcı olanının programına tabi olmaya davet ediyor. Tabii olarak yaratıcının yaratıklar hakkında yapmış olduğu program bilgiye dayalıdır. Ama yaratıcı olmayanların programları zanna ve ihtimale dayalıdır. Program, program sahibinin iradesinin tecellisidir. İnsan kimin programına tabi olmuşsa onun iradesine tabi olmuştur. Yaratıcı bir olduğuna göre meşru olan rab da birdir. Rab bir olunca program da bir ve böylece hâkimiyette tek bir iradenin hâkimiyeti ve dolayısıyla tevhid geçekleşmiş olur. Yaratıcı olmayan hiç kimse meşru rab olamayacağına göre yaratıcı olmayan hiç kimse, insan olmak üzere varlıkları terbiye ve sahip oldukları istidatları fiiliyata geçirmek için program yapma hakkına sahip değildir. Peygamberler, melekler bile rab (programcı) olamazlar. Zira onlar yaratıcı değildirler. Melek ve Peygamberler yaratıcının programını insanlara sunmak ve kendilerine fırsat verildiği oranda o programı, program sahibinin belirttiği çerçevede uygulamakla mükelleftirler. Bu nedenledir ki peygamberler insanları yaratıcı olmayanların programına tabi olmaya davet etme hakkına sahip değildirler. “Allah'ın, kendisine Kitab'ı, hükmü (hikmeti) ve peygamberliği verdiği hiçbir insanın, "Allah'ı bırakıp bana kul olun" demesi olamaz… Onun size, "Melekleri ve peygamberleri rabler edinin." diye emretmesi de imkânsızdır. (Al-i İmran 79-80).

Hulasa rab her ne kadar sahip ve malik anlamını veriyor ise de asıl ifade ettiği anlam, mülkündeki varlıkların istidatlarının doğru bir şekilde fiiliyat bulması için program düzenleyendir Bu anlamdaki rabbi meşrulaştıran temel nitelik, mülkünde bulunanlar hakkında sahip olduğu detay bilgidir. Mülkünde bulunanlar hakkında detay bilgiye sahip olmasını sağlayan nitelik yaratıcılıktır. Zira yaratıcı yaratıkları hakkında en detay bilgiye sahiptir. Dolayısıyla varlık âlemini ontolojik olarak değerlendirdiğimizde rabliği meşru olarak tanıyabileceğimiz rab mantıksal olarak bir taneden fazla olamaz. Zira yaratıcı olan varlık bir tanedir; “De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Yer ve yerde bulunanlar kime aittir. Allah'ındır" diyecekler” (Muminun 84-85). “De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, kendisi koruyan, kendisine karşı korunulamaz olan kimdir. "Allah'ındır" diyecekler. "öyle ise nasıl aldanıyorsunuz?" de” (Muminun 88-89). “De ki: "Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da işitme ve görme yetisi üzerinde kim mutlak hâkimdir? ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? İşleri kim yürütüyor?" "Allah" diyecekler. De ki: "O hâlde, Allah'a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız” (Yunus 31). Yaratıcıyı rab edinmeyip başkalarını rab edinmek mantıksızlıktır. Zira yaratıcıyı bırakıp başkasını rab edinmek bilgiyi bırakıp kendini cehle teslim etmek anlamındadır. Kendini cehle teslim etmenin mantıksızlık olduğunda hiç kimsenin şüphesi yok. Yaratıcı olan varlık aynı zamanda ilahtır, yaratıcının ilahlığı da rabliğiyle fiiliyata geçer. Müslüman’ım diyen topluluklar gerçekten Allah'ı rab edinmişler mi? Noktasında ciddi bir şekilde kendilerini sorgulamalıdırlar. Eğer Allah, rab edinmiş olsaydı Allah'ın iradesi hâkim olacaktı, Allah'ın iradesi hâkim olmuş olsaydı Müslümanlar ne bilgide, ne siyasette, ne mantıkta, ne felsefede, toplumsal hayatta, ne bireysel yaşamda zillet yaşamayacaklardı. Zira Allah'ın iradesi, Allah'ın programıdır, Allah'ın programı Allah'ın sahip olduğu detay bilgisi doğrultusunda düzenlenmiştir. Detay bilgiye kendilerini teslim edenler hiçbir alanda zillete maruz kalmazlar. Diğer taraftan Allah'ın iradesi tek bir irade olduğu için bu iradeyi kendilerine hâkim kılmış olanlar arasında çekişmeler olmazdır. Zira birbiriyle uğraşlar tezatların olduğu yerlerde olabiliyor, Allah'ın iradesinde tezatlık olmadığına göre bu iradenin hâkim olduğu kimseler arasında çekişmeler de olamaz. Bütün bunlara neden olan temel amil art niyetliliği kenara koyarsak bilgi edinmedeki rablerin müteaddit oluşundan kaynaklandığı kanısındayım. Yani bilgi edinme yöntemimizdeki yanlışlıktan kaynaklanılıyor. Bu nedenle bir sonraki makalemizi “epistemolojik rab” unvanı altında bu konuyu açıklamaya çalışacağız. (inşallah)

Murat Aydoğdu

Ekler