17 Ağustos 2018 - 07:24
ABD’nin teröristliği yeni değil ki!..

Yaklaşık 50 yıldır gazete köşelerinde yazıyorum. Başlangıçta bir arzumu hayata geçirmek için başladığım yazı hayatım zamanla asli işim haline geldi.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Bu süre içinde en çok rahatsız olduğum husus, ‘Ben dememiş miydim’ ya da ‘Çok önceden ben bunlara dikkat çekmiştim’ anlamına gelen hatırlatmalardır. Çünkü bizim görevimiz doğru bildiğimiz hususlara okuyucunun dikkatini çekmektir, yoksa kendi doğrularımızı dikte ettirmek değil. En azından ben böyle düşünüyorum. Bir bakıma olayların görünmeyen ya da gösterilmeyen yüzüne ayna tutmaya çalışıyor, gerisini okuyucuya bırakıyorum.

Uzun yıllardan beri haftada bir gün dışında izin kullanmadım. Bu defa bir haftalık izin talebimi yönetici arkadaşlar kırmadılar, bende İstanbul’da çocuklarım ve torunlarımla yazı yazmayı düşünmeden bir hafta geçirdim. Ancak olaylar öylesine gelişti ki olay nereye gidiyor endişesi ile yazı yazmamak da ayrı bir sıkıntı kaynağı oldu. ABD’nin başlattığı ekonomik darbe ya da ekonomik terör olarak nitelendirebileceğimiz gelişmeler karşısında alınan tedbirleri ve bu tedbirler karşısında terör devletinin tutumunu ibretle izledim. Aslında bu köşenin sürekli okuyucuları biriler ki, ‘ABD bir terör devletidir. Terörün de ötesinde işgalcidir. Ana karakteri çıkar için terör ve işgal olan bir devletten gelebilecek her türlü kötülüğe karşı uyanık olmamız gerekir. Her an için karşı tedbirleri elimizin altında tutmamız gerekiyor. Özellikle de düşmanlıkları kesin olan kişi ya da devletlere karşı her an uygulamaya sokulabilecek alternatif planlarımız bulunmalı’ şeklindeki uyarılarımı bilirler.

Bu ülkeyi yönetenlerin de ABD’nin dost ve stratejik müttefik olmadığını bildiklerini düşünüyorum. Buna rağmen her fırsatta bu terör devletinin dost ve müttefik olarak nitelendirilmesini, hatta son ekonomik terörün ve darbe girişiminin ardından bile, “NATO ve AB üyeliği temel eksenimizdir” şeklinde açıklamalar yapılıyor olmasını insan anlamakta güçlük çekiyor. Bu tür açıklamalarla kim kimi kandırmaya çalışıyor bilinmez ama kimsenin kanmadığı da ortada. Kesin olan bir başka husus ise özellikle ABD tarafından oyun çok açık oynanıyor. Derdim yeniden ABD’nin ikiyüzlülüğü üzerinde durmak değil, çünkü böyle bir yaklaşım malumun tekrar edilmesinden öte bir anlam ifade etmez.

Bu noktada daha öncede dikkat çektiğim 5 kitaplık bir seriden oluşan, “Bir ekonomik tetikçinin itirafları” kitabından bahsetmiş, ABD ve küresel sermaye çevrelerinin gelişmekte olan ülkeleri nasıl sömürdüklerini en ince ayrıntısına kadar öğrenmek isteyenlerin okumasını tavsiye ettiğim bu serinin son kitabında yer alan ön sözü aktarmak istiyorum. Derdim son ekonomik darbeye netlik kazandırmaktır. Uzun yıllar ekonomik teröristlik yapan John Perkins şöyle diyor:

“Ekonomik tetikçi (ET) dediğim kişiler, birçok ülkeyi trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Bu kişiler, Dünya Bankası, Birleşik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve diğer yabancı ‘yardım’ kuruluşlarından büyük şirketlerin kasaları ile gezegenimizin doğal kaynaklarını kontrol eden birkaç varlıklı ailenin ceplerine para aktarırlar. Kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, seks ve cinayet vardır. Oynadıkları oyun imparatorluklar kadar eskidir ama günümüzün kürselleşme sürecinde yeni ve korkutucu bir boyuta ulaşmıştır.

Nereden mi biliyorum? Ben de bir ET idim.”

Sanıyorum terör devletlerinin yaptıklarını izah için bu kadarı yeterlidir. İşin daha da derinine inerek söz geçiremedikleri ülkelerde darbeler ve suikastlar tezgâhladıklarını uzunca anlatmaya gerek yok. Ancak, bu teröristlerle başa çıkmanın imkânsız olmadığını, millet olarak birlik oluşturduğumuzda üstesinden gelemeyeceğimiz bir sorunun olmayacağını söylemek isterim.

 

Yazar 4 Ağustos tarihli yazısında da ABD’nin Türkiye’yi teslim almak istediğini söyleyerek şöyle demişti:

ABD Türkiye’yi teslim almak istiyor

Trump’ın iki bakanımıza yaptırım uygulama kararı ile iki ülke arasındaki ilişkiler kopma noktasına geldi. Eğer bugüne kadar kopmamış ise bunda Türkiye’nin serinkanlı hareket etmesinin önemli payı var. Ancak, iki ülke arasındaki ilişkilerin kopma noktasına gelmesine sebep nedense önemli ölçüde Rahip Brunson’un tahliye edilmemesi gösteriliyor. Bu yaklaşım gerçeği yansıtmıyor. Çünkü Türkiye ile ABD’nin ilişkilerinin bozulması sadece Rahip’in tahliye edilmemesi nedeniyle ortaya çıkmış değil. Çünkü yıllardan beri ilişkilerin iyi olduğunu söylemek mümkün değil. Sadece, tek taraflı olarak Türkiye işi idare etmeye çalıştı olay bundan ibaret. İki ülke arasındaki ilişkilere geniş bir açıdan bakıldığında bu ilişkilerin Türkiye tarafından çoktan sonlandırılması gerektiği gerçeği ile karşılaşırız.

Neden böyle düşündüğümüzü geriye doğru giderek izah edecek olursak, geçmişteki tüm darbelerin arkasında ABD’nin olduğu gerçeğini bu ülkede bilmeyen yok sanırım. Hatta darbelerin arkasından siyasetin serbest bırakılması ile birlikte bir takım kimselerin soluğu ABD’de alması, orada yapılan görüşmelerin ardından Türkiye’ye dönerek siyaset sahnesindeki yerlerini almış olmalarından tutun da, 1980’li yılların başında PKK’nın ülkemizde eylemlere başlaması ve bu terör örgütüne o günden bugüne hep ABD’nin destek verdiğini düşünmek bile iki ülke arasındaki ilişkilerin dostluk temeline oturmadığını gösterir.

Yıllardan beri Gülen ve yandaşlarının ABD’de koruma altında tutulduğunu, ülkemizde darbe girişinde bulunmaları, 240 vatandaşımızın bu girişim sırasında hayatını kaybetmiş olmasına rağmen terör örgütü elebaşının iade edilmemiş olması da gösteriyor ki, ABD öncelikli olarak terör örgütlerine verdiği destek ile Türkiye’yi teslim almanın peşindedir.

İhtiyacımız olduğunda füze savunma sistemi talep etmemize rağmen bu talebimiz reddedilmiş, ülkemizin dış tehditlere karşı kendisini korumak için füze savunma sistemi kurmak isteği engellenmiş, bu engelin Rusya ile yapılan anlaşma sonucu S-400 alımı ile aşılma noktasına gelince bu anlaşmanın bozulması için her yola başvurulmuştur. Bu sağlanamayınca ortak üretimin sonucu F-35 satışının durdurulması yönünde bir yasa tasarısı kabul ediliyor. Tüm bunlar olurken ABD yönetimi sadece seyrediyor, Çünkü çıkan yasa bir ortak kararın sonucu. Yani, Türkiye, NATO üyesi ise alacağı silahları ABD’den almalıdır deniyor. Türkiye, Rusya ile yaptığı anlaşmayı bozmaya zorlanıyor.

Bu arada Suriye’de yıllardan beri Türkiye’nin tüm karşı çıkmalarına rağmen PKK/YPG terör örgütü ABD tarafından silahlandırıldı, silahlandırılıyor. Öylesine silahlandırılıyor ki, fazla gönderilen silahları terör örgütü karaborsada satıyor. Söz konusu terör örgütünün esas hedefinin Esad yönetimi değil, Türkiye olduğu son zamanlarda medyaya yansıyan haberlerle net bir şekilde ortaya çıktı. Bu haberler olmadan da PKK/YPG terör örgütünün 30 yılı aşkın bir süreden beri Türkiye’ye yönelik saldırılar yaptığı biliniyor. Yani, ABD’nin Türkiye’nin dostu olmadığı net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken Türkiye hem terör örgütleri yoluyla hem de ekonomik olarak köşeye sıkıştırılmaya çalışıldı. Bu noktada birden bire Papaz Brunson ortaya çıktı çıktı/çıkartıldı. Bu papaz bahane edilerek ülkemize yönelik yaptırım kararları alındı. Hâlbuki ABD’de yıllardan beri hayatını sürdüren bir terör örgütü elebaşı bulunuyor ve çuvallar dolusu belge gönderilmesine rağmen teslimi hususunda hiçbir adım atılmıyor. Papaz Brunson’un darbeciler ve PKK terör örgütü ile irtibatlı olduğu tespit edilmiş ve hakkında dava açılmış olmasına rağmen serbest bırakılması için Türkiye’ye yaptırım kararı alınıyor. Hâlbuki ABD’nin Türkiye düşmanlığının sebebi Brunson değildir, Brunson bir bahaneden ibarettir. Esas maksat Türkiye’yi diz çöktürmeye çalışmaktır.

Ekler