İlahî ve İbrahimî dinler daima hak ve hakikate vurgu yapmış ve onun elde edilmesinin kendi öğretileri mecrasından olabileceğine dikkat çekmişlerdir. Tabii ki maneviyat teorisinde erişime uzak ve elde edilmesi imkânsız ideal telakki edilmiş emtiadır bu. Maneviyat, dinî öğretilerin kanıtlanabilir, hatta akılcı olduğundan kuşku duyarak hakikate ulaşılmasını bahşedilmiş bir armağan ve bu hedefe erişmek için çaba gösterilmesini boşuna bir iş olarak görmektedir. Bu yüzdendir ki nihayetinde reel olmayan bir imana eğilim duyarak din ve maneviyatın sadece işlevlerine vurgu yapmaktadır.
Öyleyse akılcı kanıtlar esas alınarak dinî itikatların zihin ve kalpte sabitlenmesi ve kökleştirilmesinin mümkün olup olmadığını aydınlatmak üstümüze vazifedir. Acaba insan, ister itikadi konularda, ister diğer alanlarda olsun kesin olan ve tereddüt kabul etmez şeylere ulaşabilecek kapasite ve kabiliyette değil midir? Esas itibariyle realistlik ve hakkı arayış günümüz insanı için gerekli ve yaraşır bir hedef midir? Bu grup soruları, fırsat dâhilinde polemiğe girmeksizin ele alıp araştıracak ve onlara uygun cevapları vermeye çalışacağız. Birkaç bağımsız değerlendirme ile bu kategoriyi incelemeye başlıyoruz.
Dinin Öğretilerinin Kanıtlanabilirliği
1. Dinî önermeler doğaötesi âlemin hakikatlerinden ve o âlemin tabiat âlemiyle ilişkisinden haber verir. Bu sebeple bu nesnel hakikatlerin incelenmesi ve anlaşılmasını bazıları kanıta dayalı akılla, bazıları kalp gözlemi ve şühud yoluyla, kimisi de tecrübe ve duyu ile takdir eder.[84] Dinî önermeler, kanıtı gösterilemeyecek keşisel eğilimler ve kendine özgü tarzlar gibi değildir. Zaten bu nedenle peygamberler davet ve iman için hüccet getirme, hikmet ve istidlalden faydalanmışlardır. Kesin olan şu ki, bir şey kanıtlanabilir değilse akılcı davete de konu olamaz.[85] Kur’an üçyüzden fazla ayette insanlık toplumunu akletmeye, tefekküre ve tedebbüre çağırmakta; Kur’an’ın çok yerinde istidlal ve kanıt göze çarpmaktadır. Tabii ki vahiy dininin genel hatlarının akılcı savunması ve delillendirmesi yapılabilir. Fakat dinin tikelleri akılla desteklenemez. Başka bir ifadeyle, ilmî, nesnel, hakiki ve itibarî gibi dinde cüz’i olanlar akılcı kanıtın erişebileceği şeyler değildir. Öyleyse aklın erişemeyeceği bir şey, rasyonel analiz ve izahın da konusu yapılamaz. Ama genel konularda ve dinin tümel hatlarında rasyonel analiz kendine yol bulabilir.[86]
Hulasa bizim açımızdan vahyin öğretileri ve akıl tamamen aynı tarafta ve tek parçadırlar. O kadar ki, dinî öğretilerde biri zâhirî hüccet, diğeri bâtınî hüccet olarak tarif edilir. Daha açık ifadeyle, akıl derunî mesajcı olarak tarif edilirken, peygamberler ve vahiy öğretileri haricî hüccet.[87]
Ama Tanrının varlığını ispatlayan kanıtların zayıf olduğu durumda ortaya atılan sorun ve eleştirilerin tek tek değerlendirilebileceği ve belirtilen kanıtların zayıflığı halinde onlara ilişkin yeni bir okumanın gösterilebileceği ve böyle yapılması gerektiğini hatırlamak lazımdır. Kısacası Tanrının varlığının kanıtlanabilir olduğu ilkesine ve dinin diğer temel önermelerine vurgu yapılabileceği ve karşıt argümanlara cevap verilebileceği açıktır.[88] Çünkü sadece kabul edilmeleri çelişki gerektiren bazı önermeler kanıtlanabilirdir ve dinî önermelerin, özellikle de Tanrının varlığının bu zümreden olmadığı kesindir. Birtakım öncüllerle ulaşılabilen her önerme, aksine ihtimal verilmediği takdirde veya çelişkiyi gideren öncüllerle (tersi kanıt) o önerme kanıtlanabilir.[89]
Tabii ki şu noktanın hatırlatılması da gerekir ki, Tanrının varlığı her ne kadar fıtrî olarak kalben gözlemlenebilirse de bu gözlem ve deist fıtrat bizi Tanrının varlığına ilişkin felsefi delillendirme ve akılcı kanıtlama ihtiyacından kurtarmaz. Çünkü birincisi, bu gözlem aktarılabilir değildir. Bu nedenle yalnızca onunla yetinilirse o gözlemin muhtevasında gerçeğini sahtesinden ayırt edecek kriter olmaksızın herkes bir iddia öne sürebilir ve meydan mülhidler ve müşriklerle dolar.[90] İkincisi, ruhun keder, kalplerin ise bencillik ve dünyaperestlik nedeniyle hastalandığı birçok durumda teoloji ve imanın izahına açık nokta kalmaz.
2. İman, üç sütun olan bilgi, güven ve teslimiyetten oluşmaktadır. Her ne kadar bu üç sütunu sağlamlaştırmada etkiliyse de kaçınılmaz olarak imanı güçlendirmeye yardımı dokunur. Akılcı delillendirmeler ve felsefi kanıtlar bilgi öğesini takviye ettiğinden doğal olarak imanı tahkim doğrultusunda etkili rol üstlenecektir. Bu nedenle istidlalle ilgili bahislerin, eğer Allah’a itikadla sonuçlanıyorsa iman sahasının dışında kalacağına dair söz[91] temelsiz bir görüştür. Acaba inançsız bir birey, müminlerin dayanaklarını ve itikat prensiplerini incelemekle hakikati bulur ve ona iman ederse onu mümin saymayacak mıyız? Acaba Ehl-i Beyt (a.s) ve çeşitli gayri müslim fırkalar, özellikle de mülhidler arasında gerçekleşen bütün o kelam ve akaid tartışmalarının motivasyonu hakikate davet ve ona teslimiyetten başka bir şey miydi?
3. Bir inancın doğruluğu[92] ile onun izahı[93] ya da makul[94] oluşu arasında fark vardır. Şu anlamda ki, makul ve açıklanabilir her inanç mecburen doğru değildir. Özel birtakım şartlarda, gerçekte yalan olan önermelere itikat makul olabilir. Maneviyat teorisinde bu nokta üzerinde dikkatlice durulmuştur. Sonuç itibariyle maneviyatın yenilikçileri, manevî önermelerde sırf makul olmayı yeterli görmüş ve izah edilebilir olmanın bizi doğruluğa ihtiyaçtan kurtardığına inanmışlardır. Bu iddianın tanığı, onların şu açıklamasıdır: Makul oluş, doğru ve yanlış cümlesindendir ve insan makul yanlışı işleyebilir. Fakat bu yanlışın kendisi akıllıca ve akılcı oluşun göstergesi sayılabilir. Bu durumda sorulması gereken şudur ki, gerçek dünyada genellikle çoğu yalan ve yanlış olan ama sırf makul diye birtakım önermelere inanmak ve bağlanmak hiç değilse hakikati arayan zihinlerini, bu yaklaşımı başkalarına da tavsiye edecekleri düzeyde ikna etmez mi? Yoksa dine pragmatist ve işlevsel bir gözle bakılmasını, hakkı arayan ve sorgulayan yaklaşıma tercih mi etmektedirler? (galiba tercih etmektedirler). Fakat bu durumda sözkonusu tercih dikkate değer bir delil ortaya koymalıdır. Ama ne yazık ki delilsiz kalmıştır.
4. Maneviyatçılar, “günümüz insanı için artık hak itikadı bulabilme ve onu tasdik ederek uhrevî kurtuluşa erme” gibi bir kaygı gündemde değildir. Burada akla gelen soru şudur: İnsanın bütün alanlarda hakikati arama duygusu kör mü olmuştur ve artık insanlık hiçbir zeminde gerçeklere ve hak ilkelere ulaşmak için uğraşıp didinmeyecek midir yahut sadece din ve itikatlar sahasında mı bu meseleyle karşı karşıyayız? Eğer birinci şıkkı işaretliyorlarsa bu söz hiçbir şekilde savunulamaz. Çünkü şu anda, ister deneysel bilimler olsun, ister insani bilimler olsun, ister felsefi konular olsun, insanlığın hakikatlere ulaşmak ve onlardan yararlanmak için değişik alanlardaki düşünsel ve bilimsel gayretini gözlemlemekteyiz. Şu halde bu varsayım onları kastediyor olamaz. İkinci faraziye onların muradıysa o da doğruya yakın değildir. Çünkü dinî hakikatlerin felsefî ve bilimsel hakikatlerden ne eksiği vardır ki onlar üzerinde araştırma ve tahkik faydasız olsun. Dinî önermeler, bilimsel ve felsefî önermeler gibi realist iseler -ki öyledirler- bu durumda mantıksal ve makul bir süreçle onları ispatlamaya girişilebilir. Elbette ki maneviyatçıların realist olmayan imana eğilim duydukları hesaba katılırsa imanla ilgili önermelerin ispatlanması kaygısıyla yatıp kalkmaları beklenemez. Çünkü böyle olduğunda sözkonusu önermelerin makul olmasına pek o kadar ihtiyaç kalmamaktadır.
Kuşkuculuk
1. Birinci bölümde geçtiği gibi, maneviyatçılar, müminin imanını sürekli olarak yeniden keşfedip tecrübe edebileceğine inanmaktadır. Onlara göre imanın epistemik içeriğini sarsıntılar, şekil değiştirmeler ve tehlikelerin esiri görmektedir. Bu tanıma göre mümin, tamamen sisli bir havada ve ortamda yürümekte ve hangi tarafa gideceğini bilememektedir. Bu telakki kesin biçimde kuşkucu bir öze sahiptir. Çünkü ona göre gerçeği ve hakikati idrak, ulaşılamayacak bir arzudan ibarettir.[95] Bu telakkinin kabul edilmesi nedeniyle maneviyatçılar realist bir konum elde edememektedirler.[96] Nitekim kendileri de bazı yerlerde bunu detaylandırmışlardır.[97] Maneviyatçıların moderniteyi esas alarak ve batının fikrî ve felsefî temellerinden ilhamla sözünü ettikleri rasyonellik, modern kuşkuculuğun öne çıkan öğelerini içermektedir. Étienne Gilson şöyle yazar:
Engels’in eserlerini derleyen bir Amerikalı son dönemde kesin bir dille şöyle dedi: “Şu ana kadar İngiltere ve Amerika’da felsefe başlığı altında ortaya çıkan pragmatizm, modern gerçekçilik, davranışçılık vs. gibi felsefî akımların tümü, yalnızca agnostik okulun muhtelif gölgeleridir.”[98]
Şehid Mutahharî şöyle yazar:
Kuşkuculuk okulunun kurucusu Phyrrhon, on sebep saymış ve bu on sebebin bilginin kesinlik değerini ortadan kaldırdığını söylemiştir… Modern yüzyıllarda diğer felsefî meslekler ortaya çıkmıştır ve bunların hepsi de bu meselede sahip oldukları küçük farklılıklara rağmen sonuçta kuşkuculuk okuluyla aynıdır. Tıpkı Alman Kant’ın eleştirel ekolü ile William James’in pragmatizmi gibi.[99]
Aydınlarımız, eleştirel de olsa sonuç itibariyle realizme bağlı olup olmadıklarını açıklığa kavuşturmalıdır. Eğer realist iseler ve reel olana uygunluğu doğruluk ve hakikatin koşulu görüyorlarsa rasyonellikten ve göreceli aksiyomatikten bahsedemezler. Göreceli hakikat olmaz. Çünkü hakikati ya bulmuş ya da bulamamışızdır. Birinci durumda doğru, ikinci durumda ise yanlışızdır. Her halükarda “hakikat kişilere ve dönemlere göre farklılaşır” sözü akılcı değildir ve kuşkuculuğun bir diğer ifadesidir. Ham realizmde sözkonusu olan açıklar, aydınları akılcılıkta itidalli olmaya sevkedecek yerde modern çeşidiyle kuşkuculuğa sürüklemiştir. Bu yaklaşım onların eserlerinde net biçimde görülmektedir.
Şu noktanın da hatırlatılması gerekir: Modern maneviyat taraftarlarının sözünü ettiği şüphe ve tereddüt dalgası ve belirsizlik ortamı, batının felsefî atmosferinde düzeltilebilirdir. Bu önemli nokta, önyargılara ve epistemolojik prensiplere temel bakışı değiştirme yoluyla gerçekleştirilebilir. Bu, ulaşılmaz bir temenni değildir. Çünkü batılı teologlar aynı zamanda bir temenni de taşımaktadır. Étienne Gilson şöyle yazar:
Bizzat kendim bu felsefenin tamamen ortadan kalkmasını umuyorum. Çünkü bugün felsefe adı verilen şey, sadece şu ikisinden biridir: Ya kollektif zihnin esareti ya da kuşkuculuk. Bu ikisinden şikâyetçi olup nefret duyan, herhangi birinin ölümünde yas tutmayacak kimseler hâlâ var… Kuşkuculuğun meydan okuyuşu ve mücadeleciliğine karşı koymak için daha akılcı, kapsayıcılık ve kuşatıcılık bakımından daha yaratıcı bir felsefe lazımdır, daha zayıf değil. Artık “belki”ler ve “sanki”ler dönemi geçmiştir. “Böyledir”e ihtiyacımız var ve o da, öncelikle, doğaötesi akla itibarla sahip olduğumuz ama kaybettiğimiz güveni geri kazanmadıkça takdirle olacak iş değildir.[100]
Elbette ki bu hedef, maneviyatçılar, önermelerin kesin olmadığını esas alan görüşlerine rağmen kendilerinin ve seleflerinin görüşlerini dogmatik ve kesin gördüğünde net biçimde ortaya çıkmaktadır.
2. “Dinî düşüncelerin kesin olarak kanıtlanmasının devri geçmiştir” sözü ve “Dindarlığın şekli her çağda farklı bir içerik kazanır. Bu nedenle geçmiştekilerin dellileri bugün artık işe yaramamaktadır.” iddiasının kökeni bilgi ve rasyonelliğin göreceliliğindedir ve batı felsefesine hâkim kuşkuculuk atmosferinin etkisi altındadır. Deneyselci felsefelerin zuhurundan sonra, özellikle de Tanrının varlığını ispatlayan klasik kanıtların Kant tarafından eleştirilmesinden sonra tedricen batıda, tabii ilahiyatı reddetmeyi hedeflerin başına yerleştiren modern inkârcı akım biçimlendi. O kadar ki fideistlere ilaveten deist rasyonalizmin filozofları[101] bile Tanrıyı ispatlayan delil ve kanıtlara çok sayıda eleştiri yöneltti. Colin Brown şöyle der:
Günümüzde birçok felsefî mahfilde, Aristocu kadim akılcılığın delillendirmeleri artık makbul bulunmadığından Tanrıya imanın tüm akılcı temellerinin ortadan kalktığı tasavvuru şaşırtıcı görülmemelidir.[102]
Bu kuşkuculuk ve görecelilik her ne kadar tenkit potasına atılmışsa da burada kısa bir cevap vermeden geçmemek gerekir. Esasen bütün insanî durumlarda akıl ve zekâ yegane şoför olarak direksiyonda oturuyor, sözcülük yapıyor ve başarıları makbul kabul ediliyorken, bu âlemdeki birtakım gerçekleri anlatan iman ve din sahasında bu aracın işe yaramaması, kesinlik taşımaması ve her defasında kontrol ve onarıma ihtiyaç duyulması nasıl mümkün olabilir?
3. Maneviyatta, modern düşünce ortamında felsefî ve bilimsel kesinliğin kaybedildiği ve tüm alanlarda belirsizliğin beşer düşüncesine hâkim olduğu iddia edilmektedir. Bu iddia, paradoksal ve kendisiyle çelişen[103] bir sözdür. Kesinlik içeren alanların tamamı kaybedildiyse böyle bir önermeyi bu kadar kesin ve dogmatik biçimde nasıl dile getirebiliyorsunuz? Tek başına bu önerme kesin olsa ve sonuç itibariyle o hükmün hiç kapsamı olmasa bu, sözünüzle çelişen bir şey olmayacak mıdır? Mevlana’nın söyleyişiyle:
Senin örneğin kapıyı çalanınki gibi / İçerideki Hâce der ki, “Hâce yok”
Kapıyı çalan bu “yok”tan anlar ki aslında var / Bunun üzerine elini halkadan çekmez
Öte
yandan, maneviyatta hafif metafizik üstünlük telakki edilir. Soru
şudur: Birincisi, ağır metafizikin zaaf, hafif metafizikin ise üstünlük
kabul edildiği bu çerçevenin kriteri nedir? İkincisi, acaba maneviyat,
metafizik, antropolojik ve ahlakî görüşlerinin analiz ve izahına hiç
girmiyor mu? Bu iş, maneviyatçıları yeni bir ağır metafizikle karşı
karşıya getirmiş olmuyor mu?[104]
....................................
[84] Cevâdî Âmûlî, Dinşinâsî, s. 176 ve 177.
[85] A.g.e., s. 181.
[86] A.g.e., s. 174.
[87] Kuleynî, el-Usül mine’l-Kâfî, c. 1, Kitâbu’l-Akl ve’l-Cehl, rivayet 12, s. 16.
[88] Muhaliflerin bazı delillerini ve onlara verilmiş cevapları görmek için bkz: Süleymânî Emirî, Nakd-i Burhân-i Nâpezirî-yi Vücûd-i Hoda, fasl-i dovvom ve sevvom.
[89] Süleymânî Emirî, a.g.e., s. 155.
[90] Cevâdî Âmûlî, Tebyîn-i Berâhin–i İsbât-i Hoda, s. 113.
[91] Müctehid Şebisterî, “Pervâz der Ebrhâ-yi Nedânisten”, Kiyân, sayı 52, s. 11.
[92] Truth.
[93] Justification.
[94] Rationality.
[95] Müctehid Şebisterî, Hermenötik, Kitab ve Sünnet, s. 175.
[96] Realist olmayan imanın detaylı eleştirisi için bkz: Davis, “Aleyhi İman-i Nâvâkı’gerâyâne”, Kiyân, sayı 52, s. 45-47.
[97] Örnek olarak bkz: Müctehid Şebisterî, Nakdî ber Kıraat-i Resmî ez Din, s. 382 ve 383.
[98] Gilson, Nakd-i Tefekkür-i Felsefî-yi Garb, s. 269 ve 270.
[99] Mutahharî, Usül-i Felsefe ve Reveş-i Realizm (Mecmua-i Âsâr, c. 6), s. 100.
[100] Gilson, Nakd-i Tefekkür-i Felsefî-yi Garb, s. 273.
[101] Mesela 1968’de basılmış Hoda ve Diger Ezhân kitabında Plantinga.
[102] Brown, Felsefe ve İman-i Mesihî, s. 277.
[103] Self contradictory
[104] Nasrî, Goftemân-i Modernite, s. 220.
[85] A.g.e., s. 181.
[86] A.g.e., s. 174.
[87] Kuleynî, el-Usül mine’l-Kâfî, c. 1, Kitâbu’l-Akl ve’l-Cehl, rivayet 12, s. 16.
[88] Muhaliflerin bazı delillerini ve onlara verilmiş cevapları görmek için bkz: Süleymânî Emirî, Nakd-i Burhân-i Nâpezirî-yi Vücûd-i Hoda, fasl-i dovvom ve sevvom.
[89] Süleymânî Emirî, a.g.e., s. 155.
[90] Cevâdî Âmûlî, Tebyîn-i Berâhin–i İsbât-i Hoda, s. 113.
[91] Müctehid Şebisterî, “Pervâz der Ebrhâ-yi Nedânisten”, Kiyân, sayı 52, s. 11.
[92] Truth.
[93] Justification.
[94] Rationality.
[95] Müctehid Şebisterî, Hermenötik, Kitab ve Sünnet, s. 175.
[96] Realist olmayan imanın detaylı eleştirisi için bkz: Davis, “Aleyhi İman-i Nâvâkı’gerâyâne”, Kiyân, sayı 52, s. 45-47.
[97] Örnek olarak bkz: Müctehid Şebisterî, Nakdî ber Kıraat-i Resmî ez Din, s. 382 ve 383.
[98] Gilson, Nakd-i Tefekkür-i Felsefî-yi Garb, s. 269 ve 270.
[99] Mutahharî, Usül-i Felsefe ve Reveş-i Realizm (Mecmua-i Âsâr, c. 6), s. 100.
[100] Gilson, Nakd-i Tefekkür-i Felsefî-yi Garb, s. 273.
[101] Mesela 1968’de basılmış Hoda ve Diger Ezhân kitabında Plantinga.
[102] Brown, Felsefe ve İman-i Mesihî, s. 277.
[103] Self contradictory
[104] Nasrî, Goftemân-i Modernite, s. 220.