Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- “Türkiye, yeni iç savaş sarmalından nasıl kurtulacak” sorusu gündemin birinci maddesi…
Türkiye’nin tehdit algılaması ve bu algının bölgesel yansımaları irdelenmeden yukarıdaki soruyu cevaplamak zor görünüyor.
Türkiye’nin devlet aklı birincil tehdit olarak PKK ve Esad yönetimini görüyor. Buna bağlı olarak da sadece Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki PKK yapılanmasını değil, Suriye’nin kuzeyindeki PYD’yi de PKK etkisi nedeniyle birincil tehdit olarak algılıyor.
Buna mukabil Türkiye devlet aklı IŞİD’i yer yer ikincil tehdit, yer yer de işbirliği yapılabilecek bir örgüt olarak kabul ediyor.
IŞİD’in Musul’u işgal etmesiyle başlayan süreç, Irak’ta müttefik bir Sünni devlet kurulması beklentisiyle dolaylı olarak desteklendi. Adeta Türkiye IŞİD ile zımni bir ittifak oluşturdu.
IŞİD’in Suriye’de önemli ölçüde büyümesi ve hâkimiyetindeki toprakları genişletmesi Suriye’deki diğer grupları olduğu kadar bu gruplara destek veren Türkiye’yi de tedirgin etti. Başlangıçta, seküler bir oluşum olan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’na destek veren Türkiye bu oluşumun çökmesi ile desteğini büyük ölçüde El-Kaide ideolojisiyle beslenen Nusra Cephesi, Ahrar’uş Şam gibi gruplara kaydırdı. Söz konusu grupların tek bir cephe haline gelmeleri için Suudi Arabistan ve Katar ile birlikte büyük çaba sarf etti. Bu gruplara silah, savaşçı, finansman desteğinin sağlanmasında önemli rol üstlendi. Amaç Esad yönetiminin bir an önce devrilmesi idi.
Suriye’deki IŞİD varlığının Esad yönetiminin ömrünün uzamasına yardımcı olduğu şeklindeki algı Türkiye kamuoyunda hâkim durumda… IŞİD’in diğer muhalif gruplarla da yer yer hâkimiyet çatışmasına girmesi bu algıyı güçlendiren önemli bir faktör…
Bütün bu olumsuzluklarla birlikte IŞİD’in Suriye’de son süreçte, başını PYD’nin çektiği Kürt Hareketi ile çatışmaya başlaması yeniden bir değerlendirmeye yol açtı. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığı büyük ölçüde işletilerek “PKK ile savaşan IŞİD ehven-i şer’dir” tezi kamuoyunda ağırlık kazandı.
Diğer bir bölgesel aktör olan İran açısından ise bölgedeki birincil tehdit IŞİD olarak öne çıkıyor. Suriye muhalefetini oluşturan El-Kaide’ye yakın diğer grupları da aynı kapsamda düşünebiliriz. IŞİD ve El-Kaide türevi diğer grupların birincil düşman olarak Şiileri ve Alevileri göstermesi ve bu mezheplerin bağlılarının kanlarını helal sayması söz konusu tehdit algılamasını rasyonelleştiriyor.
IŞİD’in gerek Irak’ta gerekse Suriye’de Kürt gruplarla yoğun çatışmaya girmesi, Kuzey Irak Kürt Bölgesi de dâhil tüm bölgesel Kürt güçlerle İran arasında zımni bir ittifakın oluşmasının önünü açtı. İran’ın da PKK’nın İran kolu olarak tanımlanan PEJAK ile geçmişte yaşadığı çatışmalı süreç ve İran Kürdistanı’nda zaman zaman yaşanan bazı olaylar göz önüne alındığında söz konusu ittifakın konjonktürel olduğunu söyleyebiliriz.
İran ile bölgesel Kürt güçler arasındaki zımni ittifaka bağlı olarak, İran’ın Türkiye’deki son olayları tetiklediği şeklindeki bir yorumun irrasyonel ve yanlış olduğu açıktır. İran Kürdistanı’ndaki ayrılıkçı güçler ve hassas ortam göz önüne alındığında, İran’ın söz konusu hatayı yapmasının kendi ülkesini de sarabilecek bir ateşe benzin dökmesi anlamına geleceğini fark etmemesi mümkün değildir. Türkiye’de iktidara yakın bazı medya silahşörlerinin Türkiye ile İran’ı düello noktasına getirmek için bu tehlikeli iddiayı gündemleştirmeye çalıştığını ibretle izliyoruz.
Amerika ve müttefiki olan diğer Batılı devletlerin Ortadoğu denklemindeki pozisyonuna gelince… Küresel güçler bölgenin yeni dizaynını gerçekleştirebilecek bir satranç müsabakası organize etmiş durumdalar…
Bu bağlamda Amerika bölgenin kaynaklarına hâkim olmayı ve İsrail’in güvenliğini sağlamayı garanti altına alacak bir projenin gerçekleşmesini hayati olarak görüyor. Sınırların değişmesi, ülkelerin bölünmesi, mezhep çatışmalarının çıkması, kaosun hakim olması gibi tehlikeli birçok adımın öncülüğünü milyonlarca insanın ölümü, on milyonlarca insanın mülteci konumuna düşmesi pahasına yürütmeyi göze alıyor. Diğer bir deyişle Amerika ve Batılı yandaşları kendi menfaatleri için tüm insani değerleri ayaklar altına alarak bölgeyi ateşe vermekten en ufacık bir rahatsızlık duymuyorlar.
Ne Yapmalı?
Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız algılar çerçevesinde aşağıdaki değerlendirme yapılabilir:
- Türkiye’yi yöneten iktidar ve PKK, küresel güçlerin geliştirdiği denklemlerin içinde yer aldıkları sürece çözüm imkânsız hale gelmektedir. Amerika’nın bir üst akıl olmaktan çıkarılması lazımdır.
- Siyaset kanallarının açık olduğu, sivil toplum reflekslerinin önünün tıkalı olmadığı zeminlerde silahların baskı aracı olarak devrede tutulması kabul edilemez bir durumdur. PKK, bu açmazın içine düşmüştür. Meclise güçlü bir şekilde giren ve tezlerini yüksek sesle seslendirme imkânına sahip olan HDP’nin varlığına rağmen, mevcut problemlerin şiddet içermeyen sivil reflekslerle (sivil direnişle) çözülme şansının mevcut olduğu bir zeminde PKK’nın silaha sarılması ve kan dökmeye başlamasının hiçbir izahı yoktur. PKK’nın Türkiye’nin polis/asker özel harekât birimlerine kırsalda ve şehirlerde üstünlük sağlaması kısa ve orta vadede imkânsızdır. Bu gerçeğe rağmen PKK’nın silaha sarılmasının Türkiye’de halkları karşı karşıya getirmekten başka hiçbir sonucu olmayacaktır. PKK’nın bu haliyle sadece Türk halkı nezdinde değil Kürt halkı nezdinde de mahkûm olması kaçınılmazdır. PKK, acilen Türkiye’de silah bırakmalıdır.
- PKK’nın şehir örgütlenmesi olan KCK üzerinden Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin kurtarılmış bölge haline getirilmesi ve muhalif tüm seslerin baskı ile susturulmaya çalışılması kabul edilemez bir durumdur. Özellikle de dini hassasiyetleri nedeniyle PKK’ya karşı çıkan tüm Kürt unsurların baskı altına alındığı bir süreci yaşıyoruz. Kuzey Irak Kürt Bölgesi Lideri Barzani’nin de bu gerçeği ifade ederek PKK’yı eleştirdiği son açıklaması manidardır. Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki muhalif kitleler üzerindeki faşizan baskı ortadan kalkmalıdır.
-Türkiye’deki tüm siyasi aktörlerin etnisite merkezli siyaset yapmaktan vazgeçmeleri gerekmektedir. Ulus-devlet mantığının yerine çeşitli etnik unsurların bir arada eşit şartlarda yaşadıkları, tüm hak ve özgürlüklerden eşit şekilde faydalandıkları devlet anlayışının hâkim kılınması zorunludur. Devlet organizasyonunun federatif veya konfederatif olması gibi hususlar müzakere edilerek çözüme bağlanmalıdır. Türk Hükümeti’nin Ortadoğu’daki Kürt hareketlerine karşı ön yargılı tutumunu değiştirmesi elzem olduğu kadar, HDP ve aynı ideolojiye yakın duran Kürt oluşumların da kavmiyetçilik kokan anlayışlarını gözden geçirmeleri elzemdir. Kürt halkı kadar Türkiye’deki diğer halkların da hassasiyetleri önemlidir.
Tam bu noktada Müslüman olan halklar arasındaki kardeşliğin tesisinde ümmet bilincinin önemi ortaya çıkmaktadır. Seküler bakış açısının dürttüğü kavmi hassasiyetler üzerinden ayrışmanın yerine, ümmet bilincinin olmazsa olmazı olan “Müslüman halkların kardeşliği” tezinin birleştiriciliği ön plana çıkarılmalıdır.
- Türkiye’deki tüm siyasi aktörlerin mezhep eksenli siyaset yapmaktan vazgeçmesi gerekmektedir. “Hak olan benim, diğerleri sapkındır” anlayışı terk edilerek, tüm mezheplerin birbirini dinin zenginliği olarak kabul ettiği ve kimsenin kimseyi ötekileştirmediği bir anlayış yaygınlaştırılmalıdır. Bu noktada özellikle âlimlere, siyasi liderlere, kanaat önderlerine büyük görev düşmektedir. Tekfirci anlayış halklar nezdinde mahkûm edilmelidir. Ak Parti iktidarının son dönemlerde takındığı Sünni(ci) tavır hem Türkiye’yi hem de Ortadoğu’daki diğer ülke halklarını ciddi manada germektedir. Mezhepçi tavırlar terk edilmelidir.
- Halen vekâleten iktidar olan Ak Parti’nin Kürt halkının nefretini kazanmış, kanını dökmüş IŞİD’e yakın bir görüntü vermekten kaçınması şarttır. Kendisine muhalif olan herkesi tekfir eden ve katlini caiz gören IŞİD’in hem felsefesi hem de uygulaması yönünden tüm bölge ülkeleri açısından ne denli büyük bir tehlike oluşturduğu ortada iken, Türkiye’deki mevcut iktidarın bu noktadaki zaafiyeti dikkat çekecek seviyededir. Bu zaafiyet mutlaka giderilmelidir.
- HDP’nin seçim öncesi başlattığı kampanyanın ana temasını “Kürt Sorunu” yerine “Ak Parti’nin çökertilmesi” şeklinde belirlemesi çözüm sürecinde siyasi risk alan Ak Parti yönetimini ve tabanını derinden etkiledi. Özellikle Selahaddin Demirtaş’ın çözüm sürecine karşı olan MHP ve çözüm süreci ile ilgili kafası karışık olan CHP’ye karşı bırakın muhalefeti, yer yer söylem birliği yapması Ak Parti için ciddi bir travma oluşturdu. Bu irrasyonel politikanın bir benzerini de AK Parti HDP’ye karşı yürütünce, çözüm sürecinin tüm dinamikleri yara aldı.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Ak Parti ve HDP’nin halkların kardeşliği ve bu ülkenin geleceği için çözüm sürecini devam ettirme iradesini göstermeleri gerekmektedir. Bu süreçte Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde %80 oy alan HDP ve bu oluşuma yakın organizasyonların, kanaat önderlerinin birincil muhatap alınması kaçınılmazdır. Ancak; başta Hüda-Par olmak üzere HDP’ye muhalif Kürt oluşumlarla, kanaat önderleriyle de görüşülerek geniş tabanlı bir çözüm süreci çalışması yapılması doğru olacaktır.
Silahların sustuğu ve barışın hâkim olduğu bir ortam için, tarafların sorumlu davrandığı ve aksaklıkların müzakere edilerek aşıldığı bir ortak zeminin oluşması temennisiyle…
Serdar Duman