Uluslararası Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı -ABNA- 2023 yılında Christopher Nolan’ın biyografik ve epik filmi "Oppenheimer", yaklaşık bir milyar dolar hasılat elde etti ve "Atom Bombası'nın Babası"nı karmaşık, trajik ve kahraman bir karakter olarak tasvir etti; dünyayı kurtarmak için Nazi'lerle yarışan bir vatansever, fakat sonrasında yarattığı şey, hem onu hem de dünyayı korku ve dehşet içinde bırakıp, dünyayı yeni bir çağa soktu. Parstoday'e göre, Ham-Mihan gazetesinde şöyle yazıldı: Gerçek dünyada, birkaç on yıl sonra, İran topraklarına açık bir şekilde saldırılmış ve İran'ın nükleer bilim insanları birer birer İsrail rejiminin kör suikastlarının kurbanı olmuştur.
Dünyayı Kurtarmak İçin Büyük Bir Keşif
"J. Robert Oppenheimer"ın kahramanlık tasviri, onun çalışmalarını gerçekleştirdiği tarihi ve etik bağlamdan, yani II. Dünya Savaşı'ndan ayrılmazdır. Batılı bilincinde, II. Dünya Savaşı, sadece bir savaş değil, Nazi faşizminin karşısında verilen, temelde ahlaki bir savaş olarak görülür ve "iyi savaş" olarak anlaşılırdı. Bu algı, "Manhattan Projesi" için mantıklı ve ahlaki bir gerekçe sağlamıştır. Gerçekte, Manhattan Projesi'nin anlatısı, zamanla yarışan bir hikayeye dönüşmüştü. En büyük korku, Albert Einstein’ın 1939 yılında Roosevelt’e yazdığı mektupta belirttiği gibi, Almanların, ünlü bilim insanları Werner Heisenberg gibi, müttefikler bir araya gelmeden önce atom bombasına ulaşma tehlikesiydi.
Eğer filmi izlediyseniz, Oppenheimer'ın atom bombasını başarıyla yapmasının ardından vicdan azabına kapıldığını ve dünyayı yok edici olarak anılmasından dolayı acı çektiğini bilirsiniz. Batılı anlatılarda ve Nolan’ın filminde, atom bombası yapmanın korkunç sonuçları ve yaratıcısının etik çıkmazları tasvir edilmez ve Oppenheimer, içsel çatışmaları ve gizli pişmanlıklarına rağmen, asla kötü bir karaktere dönüşmez. Aksine, olağanüstü zekası, benzersiz yeteneği ve vatanseverlik tutkusuyla, tarihi bir uluslararası zorluğa doğru bir yanıt vermiş trajik bir kahraman olarak tanımlanır.
Burada başarı o kadar öne çıkar ki, zaman içinde anlaşılması, yorumlanması ve yansıtılması, kahramanın korkunç başarılarının yüküyle yaşamayı tamamen önemsiz kılar ve belki de kınanır. Bu anlatısal dönüşüm çok hassas bir şekilde işlenmiştir. 1954’teki güvenlik yeterliliği değerlendirme toplantısında Oppenheimer, ülkesinin kendisinden istediği bir şey yaptığı için, kriz anında parlak bir adam olarak takdir edilir ve şimdi etik sonuçlarla boğuşuyor olması önemli değildir.
Güvenlik Sözlerle İnşa Edilir
Birinin bir konuyu kelimelerle varoluşsal bir tehdide dönüştürebilmesi yeterlidir ve sonrasında, yaptırımlar, askeri saldırılar, suikastler ve hatta toprak bölünmeleri gibi her türlü harekete geçiş yolu açılır. Burada, teknik olarak bir konu olan bir şeyi varoluşsal bir tehdide nasıl dönüştürebileceğimizi gösteren bir çerçeve vardır; bir konu, güvenlik tehdidi olarak şekil almaya başladığında, güvenlik uzmanlık ve görev tanımlamalarıyla donanmış bir aktör, kelime gücüyle, izleyicileri mevcut düzenin ve değerli varlıkların ciddi bir tehdit altında olduğuna ikna eder. Bu anlatıdan doğan, uluslararası siyasi kuralların ve normların dışındaki hareketler, mantıklı ve hatta gerekli bir seçenek olarak sunulur.
İran’ın nükleer programı hakkında, güvenlik yaratma faktörlerinin başında ABD ve İsrail bulunmaktadır. Onlar, yıllar boyunca siyasi liderler ve güvenlik yetkilileri olarak, bu "sözel eylem"de aktif bir şekilde yer almışlardır. Sürekli olarak, İran’ın programını, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın kurallarına uygun teknik bir konu o değil, İsrail ve küresel düzen için tehdit olarak tasvir etmişlerdir. Amerika ve İsrail, bu anlatıyı oluşturdular; sürekli olarak diğerini dışlayarak. İran, akılcı olmayan, yalnız ve güvenilmez bir devlet haline geldi. Geleneksel caydırıcılığın burada işlemediği, çünkü mantığı ve akıl yürütmesi başkalarından farklı olduğu söylendi.
Bu anlatının temeli, çok kritik bir dilsel yapı inşasına dayanır; çünkü bu varsayım üzerine kuruludur: Normalde devletlerin nükleer strateji verimliliğini destekleyen caydırıcılık, İran’a karşı apokaliptik bir tehdide dönüşmüştür. Oppenheimer, dünya savaşına ilan edilmiş bir çatışmada devlet düşmanına karşı çalışırken, İranlı bilim insanları daha belirsiz bir zeminde gizli programlar ve uluslararası şüphelerle çalışmaktadır. Bu İsrail ve Batı anlatısının temel unsuru, elektriği...
Kahraman Yapma ve Kurbanlaştırma Çerçeveleri
Eğer bu iki anlatıyı medya çerçevesinde karşılaştırırsak, farklar daha da belirginleşir. Oppenheimer’ın anlatısı ve İranlı nükleer bilim insanlarının anlatısı, medya çerçevelerinin klasik bir örneğidir; burada medya sadece haberi aktarmakla kalmaz, aynı zamanda gerçeğin belirli bölümlerini vurgulayarak belirli bir anlatı oluşturur. Çerçeveleme teorisi, her hikayenin anahtar bileşenlere ayrılabileceğini söyler; sorun tanımı, sebep, ahlaki değerlendirme ve önerilen çözüm. Bizim tartıştığımız konu olan ikili değerler ve nükleer bilim insanlarının suikastle öldürülmesi bağlamında, iki ana çerçeve vardır.
Oppenheimer tarafında, "ulusal güvenlik", "zalimlik karşısında savunma", "bilimsel başarı", "ahlaki sorun" gibi anahtar kelimeler öne çıkarılmıştır. Ancak İran söz konusu olduğunda, genel anlayış bu kelimelerle şekillendirilir: "nükleer silah", "şeytan ekseni", "varoluşsal tehdit", "gizli faaliyet" ve "terörizme destek". Bu şekilde, bu tür çerçevelerin tarafsız olmadığını hatırlamak önemlidir. Devletler, güvenlik ve istihbarat yetkilileri bu tür kavramları seçip teşvik ederler ve bu kavramlar, ana akım medya ve uyumlu medya organları tarafından güçlendirilir. Örneğin, İsrail hükümetinin yetkilileri, İran’ın nükleer faaliyetlerine işaret etmek için sürekli olarak "varoluşsal tehdit" çerçevesini kullanır ve bu çerçeve, Amerikan ve Avrupa haber ajansları tarafından da kolayca kabul edilir. Buna karşılık, İran’ın programını bilimsel ve barışçıl bir hareket olarak çerçeveleme çabaları, şüpheyle karşılanır ve "propaganda" ya da "dünya yanılması" etiketine tabi tutulur.
Anlatıların Anlaşılmasında İnsanî Ajanlıklar
Çelişkili anlatılardan söz ettiğimizde, bu anlatıların tarihi, siyasi ve güvenliksel bağlamlarındaki farklılıklar kadar, bu anlatıların alıcıları da belirleyici bir rol oynar. Batılı izleyiciler için, Oppenheimer hikayesi, zafer kazananların tarihinin bir parçasıdır ve ulusal kimlik ve vatanseverlik duygusunu pekiştirir. Bu, tarihi ve mevcut gerçekliklerin özel bir yorumudur ve bu ortamda izleyiciler, özgürlük ve güvenliklerini sağlamak için çalışan birinden kahraman yaratmaya hazırdırlar. Elbette, bu kahraman çerçevesinin içinde ahlaki belirsizlikler de yer alır. Aynı izleyici, İran hakkında bir medya izlediğinde, kafasında başka bir şey canlanmaz; o da, sadece bir düşman imgesidir.
Ancak İsrailli izleyici için bu tehdit doğrudan ve varoluşsal bir tehdit olup, topraklarına yapılan bir saldırı ve bilim insanlarının öldürülmesi, ulusal hayatta kalma meselesi olarak görülür. Holokost hikayesi ve bölgedeki sürekli jeopolitik istikrarsızlık, nükleer programa bakışta güçlü bir lens oluşturur. Birçok İsrailli için, bu program üzerinde çalışan bilim insanları, düşmanın savaşçılarıdır ve onları ortadan kaldırmak, kendini savunma adına meşru bir eylemdir. Kamuoyu, bu tür operasyonları kesin bir şekilde destekler çünkü anlatı, yok edilmek üzere ant içmiş bir düşmana karşı hayatta kalma anlatısıdır.
İranlı izleyici ve diğerleri için ise anlatı, iki yüzlülük ve yeni sömürgecilik anlatısıdır. Onlara göre, Amerika Birleşik Devletleri, bugüne kadar nükleer silah kullanan tek ülke olup, İsrail ise nükleer silahlar konusunda önemli, ancak açıklanmamış bir cephaneliğe sahiptir ve Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'na (NPT) katılmayı reddetmektedir. Bu bakış açısına göre, bilim insanlarının öldürülmesi, teknolojik ilerleme ve kendini savunma hakkından mahrum bırakmak amacıyla yapılan devlet terörizminin bir suç eylemidir. Bu anlatıda, öldürülenler kötü insanlar değil, aksine, bir yabancı devletin, kendi çifte standartlarıyla onları öldürdüğü şehitlerdir. Bu anlatı, özellikle ABD ve İsrail’in dış politikasına karşı şüpheci olan dünya bölgesinde büyük yankı bulmaktadır.
yorumunuz