Uluslararası Ehl-i Beyt (a.s) Haber Ajansı – ABNA: Son dönemde artan jeopolitik gerilimler, ABD’nin ekonomik ve askeri gücünün göründüğü kadar sağlam olmadığını ortaya koyuyor. Yayımlanan kapsamlı bir analize göre, Amerika’nın savaş makinesinin ve mali gücünün gerçek Aşil topuğu, iç benzin fiyatları değil, borçların finansman mekanizması ve petrodolar sisteminin temel direkleridir. Uzmanlar, bu noktaya yapılacak bir müdahalenin ABD ekonomisini doğrudan felç edebileceğini belirtiyor.
Araştırmalar, enerji fiyatlarındaki artışın yarattığı şokun bölgesel olarak son derece dengesiz dağıldığını gösteriyor. Dünya Bankası’nın ortalama senaryosuna göre enerji fiyatları yüzde 24 oranında yükselebilir. Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumunda ise Brent petrolün varil fiyatının 130 dolara fırlayacağı tahmin ediliyor. Bu depremin yıkıcı etkilerini ise Asya ve Avrupa’nın ABD’den çok daha şiddetli hissedeceği ifade ediliyor. Asya-Pasifik bölgesinin ham petrole bağımlılığının GSYH’nin yaklaşık yüzde 4’ü düzeyinde olduğu – bu oran Avrupa’nın neredeyse iki katı – vurgulanırken, petrol fiyatındaki her 10 dolarlık kalıcı artışın bölgenin büyümesini 0,2 ila 0,3 puan düşüreceği hesaplandı.
Analistler, bu asimetrik baskının ABD için bir fırsat değil, tam tersine bir zafiyet olduğuna işaret ediyor. Zira Washington’un asıl kırılganlığı, 39 trilyon dolarlık tahvil piyasasının sağladığı finansman imkânında yatıyor. Onlarca yıldır işleyen petrodolar geri dönüşüm döngüsü şöyle işliyordu: Petrol dolarla satılıyor, petrodolar ABD hazine tahvillerine yatırılıyor ve bu akış sayesinde Washington savaşlarını ve açıklarını düşük faizle finanse ediyordu. Ancak bu döngünün kırılma sinyalleri giderek güçleniyor. Doların küresel rezervler içindeki payı 1995’ten bu yana en düşük seviyesine gerilerken, son gerilimlerde ABD tahvillerinin “güvenli liman” niteliğini kaybettiği ve büyük satışlarla karşılaştığı bildirildi. 10 yıllık hazine tahvilinin faizinin yüzde 4,4’ün üzerine fırlaması, dış talebin azaldığının çarpıcı bir göstergesi olarak yorumlandı.
Geçmişe bakıldığında, Donald Trump döneminde İsrail’e verilen koşulsuz destek ve Kudüs’ün başkent olarak tanınması, ABD’nin Ortadoğu’daki tarafsızlık algısını yok etmişti. Trump’ın İran’a yönelik “azami baskı” politikaları ve savaş çağrıları, ABD kamuoyunda ve Kongre’de ciddi tepkilere yol açmış; birçok siyasi çevre bu girişimleri “pervasız bir katliam provası” olarak nitelendirmişti. Bugün ise aynı savaş yanlısı zihniyetin, İsrail lobisinin baskısıyla yeniden canlandırılmaya çalışıldığı ifade ediliyor.
Analizde, mevcut tabloya karşı İran için iki stratejik yol haritası çiziliyor. Birincisi, Çin ile kapsamlı bir “petroyuan” anlaşması yapılması. Bu çerçevede İran, yuan üzerinden petrol satışını desteklerken Pekin’in 800 milyar ila 1 trilyon dolarlık yatırım yapması ve yapay zeka, çip teknolojileri gibi ileri teknolojileri transfer etmesi öngörülüyor. İkinci strateji, enerji krizinden bunalan tarafsız ülkelerin dolardan uzaklaşmasını sağlamak. Bu ülkelere, enerji güvenliği karşılığında kendi ulusal paralarıyla ticaret yapma teklifi götürülmesi gerektiği belirtiliyor.
Uzmanlar, bu noktada önemli bir uyarıda bulunuyor: Tarafsız ülkelerde kıtlık yaratacak ekonomik baskılar, tam tersine onları ABD’ye yakınlaştırmaktan başka işe yaramaz. İran’ın kriz kaynağı değil, çözüm ortağı ve istikrar garantörü olarak konumlanması gerektiği vurgulanıyor.
Sonuç olarak, ABD’ye doğrudan ve simetrik bir darbenin yüksek maliyetli ve sınırlı getirili bir strateji olduğu; asıl hedefin petrodolar geri dönüşüm döngüsünü bozmak ve tahvil piyasasına saldırmak olduğu ifade ediliyor. Zira bedeli borçlanarak gizlenemeyen bir savaş, ilk kurşun atılmadan kaybedilmiş demektir.
yorumunuz