23 Temmuz 2011 - 05:32

Lübnan Hizbullah’ı Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah özelde Hizbullah’ı ve genelde tüm direnişi gözden düşürmek, mümkünse hukuki, siyasi ve askeri açıdan baskı altına almak için kurulan uluslararası mahkeme ile ilgili fikirlerini açıklarken diplomatik ziyaretlerin birisine de yer veriyordu.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Katar Başbakanı ve aynı zamanda Dışişleri Bakanı olan Hamad bin Casım bin Cabir Al Tani ile Nasrallah’ın buluşması. Nasrallah o buluşmanın ayrıntılarının bir kısmını aktarırken; “14 Mart güçlerinin sevgili liderleri Türk dışişleri bakanı ve Katar başbakanının –ikisi birlikteydi ve bana bu raporu verdiler ve bu belgenin Saad Hariri tarafından imzalandığını söylediler, biz de onun yanındaydık, 4-5 saat kaldık ve yazdık, çizdik, işte belgenin son hali bu- bana verdiği raporun bir nüshasını incelemek isterlerse Mikati’den önce Hariri’nin neyi kabul ettiğine baksınlar. O günlerde biz Hariri’yi hükümet başkanı olarak kabul etseydik bu belge imzalanmış olacaktı. Çünkü belgenin altında başkanların imzası var. Kabul ederseniz bu üç başkan buna imza atacak. Hariri de bunlardan biri. Türk, Katarlı, Suudlu, Fransız ve Suriyeliler bize böyle söylediler. Hatta Sayın Clinton’un bu belgeyi imzalayarak tebrik edeceğini söylediler. Ama o gün ulusal hesapları kabul etmedik ve ben onlara benim derdim mahkeme değil ülkedir dedim. Benim düşünceme göre Hariri’nin başkanı olduğu hükümet ülkenin krizlerine ve sorunlarına çözüm getiremez. Bu nedenle tavır aldık ve başka bir seçenek benimsedik. Ama o gün bunu kabul etmiş olsaydık ve belge imzalansaydı, belgenin içinde mahkemeyle ilgili olan her şey resmiyet kazanacaktı. Hükümet buna oy verecek ve devletler de benimseyecekti.” ifadelerine yer veriyor. Clinton’un imza garantisi ile hazırlanmış bir belge için Türk ve Katar dışişleri bakanlarının kendiliklerinden hareket ettiklerini, inisiyatif aldıklarını söylemek saf dilliktir. Anlaşılan o ki, Türkiye Nasrallah’ı ikna için görevlendirilmiş ve fakat bu görevi başaramamıştı.

Türkiye’nin görevlendirildiği ikinci bir konu ise Suriye olaylarıdır. Batı’nın taşeronluğuna soyunan Ankara, Suriye muhalefetine kapılarını sonuna kadar açmış haldedir. Suriye muhalefetinin üst üste yaptığı toplantıların görünen yüzünde yer alanların Türkiye’de hangi istihbarat teşkilatları ile temasa geçtikleri ise şu an için muammadır. Türkiye’deki bazı yardım kuruluşlarının tüm yoğunluğuyla devam eden istihbarat savaşında kimlere malzeme taşıdıkları ise ayrı bir merak konusudur. Suriye olayları Türkiye’nin resmi ve sivil unsurları ile istihbarat ve propaganda cephesine sürülmesinin nadir örneklerindendir. Bu görevin yerine getirilmesi sırasında açığa çıkan bazı hakikatler ise üzeri ne kadar örtülmeye çalışılsa da kapanacak gibi değildir. Misal, İslami ilimler okumuş Suriyeli birisinin, Halid Kendu’nun İran ve Hizbullah’ı Siyonistler ile aynı cepheye koyan sözleri bunlar arasındadır.

Wow Otel’de toplanan Suriyeli âlimler İran ve Hizbullah’ı kınadıklarını açıklarken şecaat arz etmek isteyen birisi sirkatini açığa vurur. Halid Kendu, “Filistinli kardeşlerim, Baas rejimi devrilmedikçe gerçek özgürlüğü, gerçek onuru, gerçek adaleti göremeyecekler. 50 yıldır, Filistin davasını kullanıyorlar. Ne yaptılar Filistin için? Daha dün, 2009'da Hamas ve Gazze vuruldu. Karadan, denizden ve havadan bomba yağdırıldı. Binlerce kişi öldü, yaralandı. Yardıma en çok muhtaç olduğu bu dönemde, direniş ya da red cephesi, Filistinli kardeşlerimize ne sundu? Ve direnişçi (!) Hizbullah, Gazzeli kardeşlerimiz yardıma en çok muhtaç oldukları o dönemde ne yaptı? O günlerde Lübnan'dan İsrail'e füze fırlatıldığı zaman Hizbullah hemen açıklama yaparak “O füzeleri, bizler asla fırlatmadık” dedi. Evet! Doğru söylediler. Çünkü Hizbullah'ın hedefi, İran'ın hedefi ve Suriye rejimini hedefi, İsrail'in hedefleriyle aynıdır.” diyerek vakaları da inkâr etmeyi ve çarpıtmayı tercih etti. Bu tercihi onu “dilini sarkıtıp soluyan köpek” benzetmesinin de muhatabı kılmış olmalıdır.

Hizbullah’ın Lübnan’ın kurtuluşu için giriştiği uzun soluklu savaşı bir kenara koyalım ve Kendu’nun bahsettiği Gazze Savaşı’na yönelelim. Gazze Savaşı (Furkan Savaşı) Siyonistlerin ve işbirlikçilerinin Hamas ve İslami Cihad’ın gövdesini oluşturduğu Filistin Direnişi’nin hazırlıksız olduklarına dair zanlarını boşa çıkarmakla kalmadı, Gazze’nin de Hizbullah’ın koruduğu Lübnan gibi yeniden işgali çok zor bir saha olduğunu ortaya koydu. Filistin Direnişi askeri strateji ve mühimmat açısından çok kısa zamanda kayda değer bir atılım yaptığını gözler önüne serdi. Savaşın ardından Mısır o güne kadar hiç bilmediğimiz bazı isimler açıklayarak bunları tutukladığını söyledi: Sami Şihab ve arkadaşları.

Sami Şihab Mısır istihbaratının operasyonu ile yakalandığında Gazze’ye silah sevkıyatı ile meşguldü. Tutuklamanın hemen ardından Lübnan’dan gelen bir açıklama Şihab’ın Hizbullah üyesi olduğunu ve Hizbullah’ın bilgisi dahilinde Filistin Direnişi’ne silah sevk ettiğini ortaya koyuyordu. Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah; “"Biz, ne yaptığımızı söylüyoruz ve bununla ilgili sorumluluğumuzu da üstleniyoruz. Mısır'da tutuklu olan Sami, Hizbullah üyesidir. Bundan ötürü utanç duymuyoruz. Filistin'e silah girmesi için lojistik hizmet sunmaktaydı. Mısır'da yaptığımız budur.” diyordu. Sami Şahab ve arkadaşları kendilerini sakat bırakan işkencelerin ardından atıldıkları Mısır zindanlarından Tahrir Meydanı’nı dolduran kalabalığa dikkatlerin yöneldiği bir anda yapılan bir operasyon ile kurtarıldılar. Kimlikleri açığa çıkan bu insanlar artık Filistin’e silah sevk edemeyecekler ama “dilini sarkıtıp soluyan köpek”lere taş atacak kudretleri her zaman olacak.

İnsanlar gibi konuşsa da “dilini sarkıtıp soluyan köpek” nihayetinde bir köpektir ve insanlarla birlikte bulunduğu her zaman ve zeminde bir sahibi olmuştur. Günümüzde birçoğunun sahibi olan Suud hanedanı bunları petro-dolarlarla beslemekte ve böylelikle ümmetin kaynaklarını yağmalayıp Batı’ya peşkeş çekmesine dini bir kılıf bulma vazifesini bunlara bırakmaktadır. Bu vazifenin ifasında bunlar, Siyonistlerle çarpışan Müslümanların (Hizbullah’ın) başarısı için dua etmeyi haram kılan fetvalar yayımlarken, Yemen’deki Husilere füzelerle saldıran, onlarca çocuğu, kadını ve korumasız insanı katleden Suud hanedanı için dua ederler. Amerikan şirketlerinin her yıl milyarlarca dolarlık silah satışı yaptığı Suud hanedanı bu silahları 2009’da Yemen’de ve 2011’de Bahreyn’de Müslümanlara karşı kullanırken sahiplerinin menfaatini korumakla görevli bu “dilini sarkıtıp soluyan köpek”ler bir kez olsun, “Bunca silahımız var ise niçin bunları Siyonistlere karşı kullanmıyoruz?” diye sormazlar. Bu soruyu sormak ise yine Direniş cephesine düşer. İran İslami Şura Meclisi Başkanı Ali Laricani, Yemenli Müslümanları katleden Suud hanedanına, “Siyonistler Lübnan ve Gazze’ye saldırdığı sırada füzelerin neredeydi? Suudilerin madem ki füzeleri vardı, o füzeler masum ve yoksul bir halkın üzerine atılacağına, niçin İsrail’e karşı kullanılmadı?” diyerek gerçeği haykırır.

Bu çağın büyücüsü medya her şeyi unutturmaya çalışsa da bizler kendi kaydımızı kendimiz tutuyoruz. Türkiye’ye verilen görevde resmi zevatın yanına yerleştirilen sivil unsurların Direniş’e verdiği zararın büyüklüğünü Allah biliyor. “Dilini sarkıtıp soluyan köpek”lere yaptıkları ev sahipliği sebebiyle onları kınıyor ve kendilerini Allah’a havale ediyoruz.

«Yarabbi! Eğer dilese idin onları ve beni daha evvel helâk ederdin. Bizden birtakım sefihlerin yaptıkları şey sebebiyle bizi helâk eder misin? Bu ancak Senin bir imtihanındır, bununla dilediğini saptırırsın ve Sen dilediğini hidâyete kavuşturursun. Sen bizim velîmizsin, artık bize mağfiret buyur ve bize rahmet et ve Sen mağfiret edenlerin en hayırlısısın.»

Mehmed AKİF