31 Temmuz 2011 - 06:09

Press TV yazarı Mohyeddin Sajedi, Suriye'deki rejim karşıtı gösteriler ve muhalefet grupları ile Türkiye'nin ilişkisini değerlendirdi.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA-

SURİYE KRİZİNDE TÜRKİYE'NİN BAŞARISIZLIĞI

Şu ifade her zaman akılda tutulmalıdır ki, Kürtler Türkiye’ye her zaman şüpheyle bakmışlardır. Bu ise sonuç olarak, “Türklerin dâhil olduğu her mevzuda Kürtlerin bu konudan uzak durması” anlamına gelir.

Böyle bir sonucu doğrulamak için pek çok delil gerekebilir; fakat Kürdistan İşçi Partisinin lideri Abdullah Öcalan’ın yıllardır Türkiye’de yaşadığı gerçeğini kimse yadsıyamaz. Bu, Suriye’nin Kürtlere yakınlığını ima etmez; çünkü Şam, kuzeydoğudaki Kürt yerleşimcilere Suriye vatandaşlığını verme konusunda gönülsüzdü ve bu konuyu, sadece bugünkü gösteri dalgalarının baskısıyla yüz yüze kaldığı için yeniden ele almak zorunda kaldı.

Bir süre önce Türkiye’de, suriye muhalif hareketlerinin katılımıyla bir konferans düzenlendi. Benzer bir toplantının Şam’da düzenlenmesi ve Libya Geçici Ulusal Konseyi’nde olduğu gibi, iki meclisin Suriye geçici konseyine 75 kişi seçmesi bekleniyordu. Şam toplantısı gerçekleştirilmedi ve 25 aday İstanbul’da seçildi. Fakat bu durum, Suriye muhalefetinin yaşadığı kırılganlıkları ve iç bölünmeyi örtbas edemedi.

Bazı katılımcıların İslamcı çoğunluğun (Müslüman Kardeşler) varlığına karşı uyarıda bulunmalarının yanında, Kürt katılımcılar, “Suriye Arap Cumhuriyeti” tanımlamasına karşı oldukları için, toplantıyı terk etme kararı aldılar. Bu durum, diğer muhaliflere de bütün muhalif gruplarla ortak bir zeminde buluşma bedelinin, hayallerindekinden daha ağır olacağını gösterdi.

Bu uyumsuzluk, Kürtlerin İstanbul Zirvesi’nde Kürdistan bayrağı taşımasıyla doruk noktasına ulaştı ve kendilerine diğer gruplardan gelen itirazlara karşı cevap olarak; “siz de Türk bayrağı taşıdınız” dediler.

Suriyeli Kürtlerin diğer muhalif gruplarla işbirliğine devam etmesinin bir nedeni de, Türkiye’nin Suriye isyanları karşısındaki politikası olarak görülebilir. Baştan beri Türkiye’nin üst düzey devlet adamları, Suriye’deki reform sürecinin yavaşlığına karşı sabırsızlıklarını ifade ettiler ve muhalefete yapılan baskıya karşı ‘aşırı memnuniyetsizlikleri’ni dile getirdiler. Suriye Yönetimi her seferinde, “reformların yürürlüğe sokulacağı” etrafında açıklamalar yaptı. Ankara’dan gelen yorumlar ise, Beşşar Esed’in fazla zamanı kalmadığı ve birkaç gün içinde muhalefetin isteklerine karşı taviz vereceği yönündeydi.

Ankara’nın bahsetmediği mesele ise, Suriye politikasının katı ve dirençli yapısının, reformlar için çok fazla esneklik göstermemiş ve muhalefetin istekleri karşısında da yumuşak bir tavır sergilememiş olmasıdır. Bazıları bu durumu, reformların uygulanması konusunda Suriye rejiminin kendi içerisinde var olan anlaşmazlıklara dayandırıyorlar ve şunu ileri sürüyorlar: “Beşşar Esed sokak ve halk gösterilerinden ziyade, iç muhalefetten büyüyerek gelen baskılarla yüzleşiyor.”

Raporlara göre Suriye hükümeti, Kürt yerleşim bölgelerindeki gelişmeleri özellikle de Kamışlı’yı yakından gözlemliyordu. Kürt yerleşim bölgelerinde polis, asker ve halk arasında çok fazla kargaşa yoktu. Kürt partilerle, örneğin Kürdistan İşçi Partisi’nin Suriye kanadıyla, bazı anlaşmalar yapıldı ve sonuç olarak bu partinin askeri kanadının Kürt yerleşim bölgelerindeki güvenlikten sorumlu olmasına karar verildi. Bu, Türkiye'ye, Şam’ın da elinde Türkiye’nin iç işlerine müdahale kozu olduğuna dair açık bir mesajdı. Türkiye’nin Suriye’ye açık müdahalesini takiben; iki Iraklı Kürt lider Celal Talabani ve Mesud Barzani, Suriye’yi şiddetle savundular ve ayrıca Irak Başbakanı, Türkiye’nin müdahaleci yaklaşımını reddetti; hatta Suriye’nin ekonomik krizini hafifletmek için 150 bin varil petrol göndereceğine dair bir anlaşma imzaladı ve 150 Suriyeli iş adamından oluşan bir grubu iki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri kuvvetlendirmek üzere kabul etti. Bu süreç, Nuri El-Maliki’nin, Suriye’yi “Irak’a provokatörler ve silah göndermekle” suçlamasından hemen önce gerçekleşmişti.

Türkiye içinde bahsedilmesi gereken önemli bir başka etken de, Türk hükümetinin Suriye Alevileri üzerinde baskı kurduğuna tanıklık edemeyen yaklaşık 20 milyon civarındaki Alevinin varlığıdır. Amerika, Fransa, Türkiye ve Katar’ın, Suriye’nin bugünkü meselelerine devam eden müdahaleleri Humus şehrindeki olayların tekrar yaşanmasına sebep olabilir; fakat daha geniş ölçekte hükümet yanlısı ve karşıtı grupların birbirlerine silahlarla saldırdığı ve 30 kişinin ölmesine neden olduğu mezhebi çatışmalara şahit oldu. Bu olay Suriye’nin Dışişleri Bakanlığının ülkenin ulusal birliğinin hedef alındığına dair açıklama yapmasına yol açtı.

Askeri açıdan, Suriye ordusunun Türkiye sınırına yakın bölgelere, özellikle Cisr eş Şuğur bölgesine girmesi, Suriye’nin iç meselelerinden öte bir adımdı. Suriye Türkiye’ye karşı ‘uçurum’ politikası uyguladı ve Türkiye sınırına özel birliklerini gönderdi. Ankara’nın Suriye ordusundaki bölünme hesapları tutmadı ve Ankara aşama aşama, Suriye’yi hedef alan propagandalarını kesti. Suriye ordusunun 17 yıl içinde ilk defa girdiği bölgeler, Türkiye ile Öcalan üzerine yapılan anlaşmalara dayanan silahsız bölgelerdi.

Yapılan propagandalarda ve bazı Arap haber ajanslarında Suriye ordusunun, Alevileri, sınır bölgelerini temizlemek için harekete geçirdiği ve ordunun dördüncü birliğini sınır bölgelere sevk ettiği iddiaları yer aldı. Fakat, gerçekte ise komutanlarının ve askerlerinin Sünni Suriyelilerden oluştuğu on beşinci birlik bölgeye girmişti.

Libya olayında olduğu gibi, sadece Türkiye değil aynı zamanda Fransa da Suriye’ye karşı politikasını yeniden gözden geçirmek zorunda kalacak. Sarkozy, Libya Geçici Ulusal Konseyi’ni resmi olarak kabul eden ve Kaddafi’ye saldırı girişimlerini varsayan ilk batılı başbakandı. Fransa’nın Savunma ve Dış işleri Sekreterlikleri, açıkça “Kaddafi karşıtlarının askeri zafer beklememesi gerektiğini; bunun yerine diplomatik çözümler aramaları gerektiğini” söyledi. Bu sorunun diplomatik yollardan çözümünü destekleme sorumluğunun BM Genel Sekreterliği temsilcisine bırakılması, Kaddafi muhalifleri için şok edici bir durum olmuş ve muhalifler, BM’yi, Libya krizi konusunda tarafsız davranmadıklarını ilan edecekleri hususunda tehdit etmişlerdi.

Mohyeddin SAJEDİ/PRESS TV