31 Ağustos 2011 - 06:02

Bismillah Küresel emperyalizmin “Büyük Ortadoğu Projesi” çerçevesinde sahneye koyduğuna inandığımız Suriye olayları, birçok kimsenin, özellikle “Türkiye İslamcılarının” çoğunun, kalplerinin bir köşesinde sürekli var ettikleri “mezhebi” duygularını fora etmiş durumda…

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Artık “hedef” de kendini belli etmeye başladı… Suriye ile başlayan, Suriye üzerinden Şiiliği hedef alanı söylemler, daha da şiddetlenerek İran İslam İnkılâbı ve Hizbullah’ı linç kampanyasına dönüşüyor… İslamcı medya bilerek ya da bilmeyerek, İslam İnkılâbı ve Hizbullah’ı vururken bundan en çok İsrail’in nemalandığını ya görmüyor, ya da görmek istemiyor…

Ortada büyük bir komplo var… Büyük şeytan, dün köleleri, uşakları eliyle yapamadığını, bu gün “kendine düşman” olan İslamcılar eliyle yapıyor… “Büyük Osmanlının yeniden ihyası” rüyaları ile başı dönen ve kalplerinin bir köşesinden hiç silemediklerini anladığımız mezhebi taassuplarının da etkisiyle “dünün dostlarına”, İsrail’in yenilmezlik efsanesini yerle bir ederek ümmete rahat bir nefes aldıran Hizbullah ve İran’a, dünün düşmanları ile aynı safta taşlar atmaktalar… Dün en çok mağdur oldukları “basın yalanlarına” bugün kendileri sarılıyor, gelen haberleri “kontrol etme” zahmetine dahi katlanmadan servis edebiliyorlar… Bakın bu “basın yalanlarını” ifşa edenlerden birisi olan Banu AVAR ne diyor

"Suriye bir sonraki hedef! Batıda para bitti. Operasyonlar için komşu ülkelerin birbirini yemesi gerekli. Şimdi medya bu çerçevede göreve başladı.

Türkiye'de iklim hazırlanıyor. Dolmakalemler Suriye PKK'nın arkasında! Sakızını çiğnemeye başladı! Suriye'de birçok kişiden dinlediğimiz birçok hikâyeden en çarpıcı olanı cami çıkışlarında yapılan televize eylemlerdi: Cemaat camiden çıkarken aralarına bir anda dört yandan eylemciler giriyordu. Muhalif sloganları silah sesleri süslüyordu. Cemaat neye uğradığını şaşırmış dağılmaya çalışırken ortaya çıkan bir kamera kayda giriyordu: Akşam haberlerinde cemaat kendini Esad'a direnen muhalifler olarak ekranda izliyordu!" (Milli Gazete, 27 Ağustos 2011, Suriye için Türkiye'de iklim hazırlanıyor! Başlıklı yazı)

Yeniçağ Gazetesinin 26 ve 27 Ağustos 2011 Tarihli sayılarında Muharrem Bayraktar’ın “Suriye izlenimleri” de dikkate değer tespitler içeriyor… Kısa bir tespitte oradan alıntılayalım:

“Yabancı medyanın olayları saptırma ve tamamen taraflı aktarma faaliyeti had safhada. Olmayan olayı oldu gösteren, olan olayı görmezden gelen çok yönlü bir kara haber bombardımanı var. Batı basını isyancıların ileri karakolu gibi çalıyor. Halep’ten bizi ziyarete gelen Mahmut adlı bir Türkmenle otel lobisinde konuşurken, El Cezire’de Halep’in en büyük meydanında portesto gösterilerinin başladığına dair bir haber yayınlanıyordu. Mahmut, “Orası bizim evin hemen karşısı” diyerek telefona sarıldı, eşini aradı. Eşi ile yaptığı konuşmda anladık ki o gün Halep’in hiç bir yerinde ne gösteri, ne olay olmuş!”

Büyük Şeytan ve dostları, yeni stratejilerini, Ortadoğu’da “mezhebi hassasiyetleri kaşıma, düşmanlığa dönüştürme” üzerine kurmuşlar… İran ve Hizbullah’a karşı geliştirilen bu “mezhebi taassup kokan” söylemler bunun en büyük delili… Bizim eski dostlar da maalesef bu zokayı yutmuş görünüyorlar…

En çok da “mazlumun yanında olma” söylemini dillendiriyorlar… Halbuki dün Bahreyn’de yapılan onca katliama bu kadar tepki vermemişlerdi. Üstüne üstlük “Onları İran kışkırtıyor, bu bir Şii ayaklanmadır” kabilinden sözler bile sızıyordu bu zevatın kaleminden… Yani mazlum “Şİİ” olunca iş değişiyor muydu? Şimdi ise, eli silahlı “çetelerin” varlığından hiç söz etmiyorlar… Yine söylüyoruz, Suriye’de “reformlar” bir an önce hayata geçirilmelidir, ama bu silahlı isyanı, bu silahları sağlayanları, Suriye’yi karıştıran başta Suudiler olmak üzere şer güçleri meşrulaştırmaz… Orada gerçek bir “halk ayaklanmasından” söz etmek o kadar da kolay değildir… 1982 Hama olaylarının arkasından da Suudi Arabistan ve Saddam çıkmış, Said Havva Saddam’ı “İslam kahramanı”, Irak Baas Partisini de “Ümmetin partisi” ilan edivermişti… Hatta Suriye İhvanı bu olaylardaki dahli nedeniyle Said Havva’yı ihraç etmişti… Amacımız o zamanki Hama olaylarını yorumlamak, birilerini temize çıkarmak değil elbet… Ancak olayların perde gerisi görülmez, bir basiret tutulması yaşanırsa, sonradan gelecek pişmanlıklar bir fayda vermeyecektir.

Durum bu minvaldeyken, bizim üzerimize düşen ise, bir yandan bu komploları deşifre etmeye çalışırken, bir yandan da “vahdet” ilkesine sıkı sıkıya sarılmak… Biz, Velayet-i Fakih’e inananlar, söylemlerimizi de Velayet çizgisine uygun seçmek durumundayız. Suçlamalar, aşağılayıcı, yaralayıcı, iftira içeren tavır ve yazılar, “vefa”nın adının bile kaybolduğu görüş ve düşünceler elbette kalbimizi kanatıyor… Bu büyük komplonun, bu büyük fitnenin etkisi çok fazla… Pir Sultan Abdal diyor ya:

“Düşmanın attığı taş değmez bana

Dostun attığı gül yaralar beni”

Dünün dostları, bu “linç” kampanyasının başını çekiyorsa, bu elbette hepimizi yaralıyor… Ancak bütün bunlar bizi soğukkanlılığımızı, haklı duruşumuzu ve ilkelerimizi yok sayacak tavır ve söylemlere itemeyecektir. . Vahdet bizim için “ilke”dir… Doğrudur, “Dost” bildiklerimiz, gül değil hatta en ağırından taş atıyor, ama bizim bu ilkemizden taviz vermemiz mümkün değildir. Biz ilkelerimizi “kişilere” göre belirlemiyoruz ki…

Bu yüzden tavır ve öfkemiz, bu “dünün dostlarına” karşı olabilir, ama bunlar bizi “vahdet” söylemini zedeleyecek bir hale itemez… Kişilerin, grupların, yazarların, kanaat önderlerinin görüş, düşünce ve tavırları kendilerini bağlar… Bizim vahdet anlayışımız, öyle basit ve sıradan değildir ki, bu saydıklarımızın tavır değişikliği bizi bu ilkeden vazgeçirsin… Bizim ilkelerimizi “Velayet” belirler… Ve “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve dağılmayın” ilahi ilkesi gereği de, nefesimizin yettiğince, Büyük Şeytan ve dostlarının düşmanlık ve komplolarına karşı, İslam kardeşliğini savunacağız. Bu ilahi emir bizim kırmızı çizgimizdir. Varsın kimileri alınan bunca yola, verilen bunca emeğe, bu uğurda geçilen canlara, evlatlara, mallara rağmen hala “dost görünümlü” şeytanların borularını çaladursun, bizim yolumuz da bellidir, hedefimiz de… Adına ister Amerikancı İslam deyin, ister “Ilımlı İslam”, ne sahte ışıltısıyla, ne nefse hoş gelen liberal görüşleriyle, ne göz alıcı sahte desenleriyle bizi aldatamayacaktır… Ta ki “Zırar Mescitlerini” teşhis edecek basiretin izini kaybetmeyelim, Ta ki “Velayet” yolundan sapmayalım, ta ki Öz Muhammedi İslam’ın ilkelerinden tavizler vermeyelim…

Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun…

İslam âleminin ve bütün Müslümanların yaklaşan Ramazan Bayramı’nı kutlar, İslam âlemine huzur, bereket getirmesini, basiretli ve vahdet içinde olmayı Yüce Rabbimizden niyaz ederim…

Muhsin KÜÇÜKER