Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Biz bu satırlarımızda Tayyib Erdoğan’ı eleştirmekten maada Arap kardeşlerimize bir yönetim biçimi olarak önermiş olduğu laiklik ilkesinin terimsel anlamı üzerinde durmak istiyoruz. Çünkü bu husus imânî bir meseledir. (Nitekim Mısır ulemasından Şeyh Mustafa El-Advî Tayyib Erdoğan’nın tövbe edip tecdid-i imân getirmesi gerektiğini belirtmişti. Ayrıca “İhvan-i Müslimin” (Müslüman Kardeşler) örgütü temsilcileri de Erdoğan’ın söz konusu önerisini tepki ile karşılayıp eleştirilerde bulunmuşlardı.)
Evet; Türkçeye sonradan girmiş nice kelimeler var ki, pek çok insanımız bu sözcüklerin terimsel olarak ne anlama geldiğini bilmez. Bunun nedeni ise, halkımızın inancı ile ters düşen bu tür kelimelere egemen güçler tarafından farklı anlamların yüklenmiş olmasıdır.
Bu nedenle bugün, Türkçe konuşan insanlarımızın pek çoğu, nice kelimenin terimsel anlamları konusunda kavram kargaşası yaşamakta ve birbirine zıt anlamlar yüklenmiş nice sözcükler, toplum içerisinde çeşitli spekülasyonlara ve tartışmalara neden olmaktadır.
TC rejimi kurulduğundan beri, kabullenilmesi bağlamında Müslüman halkımıza dayatılan, ancak insanlarımızın büyük çoğunluğu tarafından hâlâ bilinmeyen ve bu nedenle en çok tartışılan, adına konferanslar ve paneller düzenlenen, medyada gündem oluşturan ve bugünlerde meseleye vakıf olan Müslümanlarca enine-boyuna sorgulanan kavramların başında hiç kuşkusuz “laiklik” ilkesi gelmektedir.
Bu ilkenin korunması, sahiplenilmesi ve ihlâl edilmemesi için TC Anayasası’ndaki kanun metinlerinin 52 yerinde teminat altına alınıp, yadsınamaz bir kural olarak hukuki prosedüre bağlanmış olması oldukça manidâr ve düşündürücüdür! Bu yetmiyormuş gibi, Terörle Mücadele Yasası’nı da bu ilkeyi korumak için devreye sokmuşlar.
Ayrıca bu ilkenin, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kanalınca ve sıkıyönetim, olağanüstü hal ve dernekler yasasında özel olarak koruma altına alınmış olduğunu görmekteyiz.
İhlâl edilmemesi için çeşitli ve ağır cezai müeyyidelerle böylesine geniş kapsamlı güvenlik önlemleri ile koruma altına alınan “laiklik” ilkesinin Kemalist rejim yanlılarınca farklı yorumlarla tanımlanması birtakım şüphe ve tereddütleri de beraberinde getirmektedir!
Bu ilke, neden muğlak ve müphem ifadelerle ve her sağduyu sahibinin kabul edebileceği “Laiklik din ve vicdan özgürlüğünün teminatır” gibi cazip söylemlerle halkımıza sunulmaktadır?! Peki, bu ilkenin insanımızdan gizlenmek istenen asıl yönü neresi?
Ne zaman laiklik tartışması gündeme gelse, statükocu çevreler: “Laiklik dinsizlik değildir.” diye beyanatlar vermeye başlıyorlar. Bu beyanatlar hakikati-mefhumu muhalifinden-zıddı ifadelerle tersyüz edip, gizlemeye çalışmak değil midir?!
Baskı, şiddet ve dayatmacı politikalarla Müslüman halkımızın üzerine Demokles’in kılıcı gibi bir tehdit unsuru olarak kullanıldığı, adına zindanların ve darağaçlarının ihdas edildiği, uğruna nice ocakların söndürüldüğü ve hâlâ gündemdeki kronik başörtüsü zulmünün baş müsebbibi olan laiklik ilkesi Batı’dan ithâl edilme, Latince kökenli bir kavram olması hasebiyle; onların lügatlarana bakıp, bu sözcüğün ne anlama geldiğini görmeliyiz!
“Secularizm: 1- Philosophy a doctrine that rejects religion.2- The attitude that religion should have no place in civil affairs.” (The New Collins Concise English Dictionary,1986 London/Glasgow)
İngilizce sözlükten alıntı yaptığımız laiklik kavramının Türkçe tercümesi şöyle: “Sekülarizm (Laiklik): 1- Felsefi olarak dinin reddedilmesi doktrinidir. 2- Dinin yaşamda hiçbir yeri olmaması görüşü.”
Sözlükteki bu açıklama, laiklik kavramının “dinsel olanı reddetmek” yani “dinsizlik” anlamına geldiğini çok bariz bir şekilde ortaya koymaktadır.
Fransızca Sözlük (Petit Robert)‘te “Tüm dini değerlerden uzak olmak” şeklinde tanımlanmaktadır.
Almanca literatüre baktığımızda laiklik kavramı şöyle ifade edilmektedir: Laizismus:1-Absolute Trennung von Religion und Politik. 2- Die Religion wird aus dem gesellschaftlichen Leben verbannt. Türkçe olarak şu anlama gelmektedir:1- Mutlak manada politika ile dinin ayrı tutulması. 2- Din olgusunun toplumsal hayattan sürgün edilmesi.
Batı literatürü, bu felsefi görüşü milâdî 13’üncü yüzyıla dayandırmaktadır. O yıllarda vaftiz olmayı reddeden kilise kaçkınlarına Engizisyon Mahkemeleri tarafından seküler (dinsiz) sıfatı takılırmış.
Nitekim ilk zamanlar bizim dilimizde sekülarizm “lâ-dinî” kelimesi ile tercüme edilmiştir. “Lâ” Arapça inkâr ve ret anlamına geldiği için “lâ-dinî” dini, dinsel olanı ret ve inkâr etmek anlamına gelmektedir. Kâzım Kara Bekir’in “Paşaların Kavgası” adlı eserinde (s.142 ve 292) bu konuya temas edilmektedir.
Miladi 16. yüzyılda ise, seküler felsefi görüş, Niccolo Machiavelli tarafından teorize edilerek ideolojik doktrine dönüştürülmüş. Bu doktrin adına Rönesans dedikleri 1789 Fransız Devrimi’nin temel dayanağı haline gelmiş ve devrimden sonra Jakobenlerin lideri Robes Pierre tarafından Fransa Anayasası’nın yadsınamaz bir ilkesi olarak kurumsallaştırılmış.
Bilindiği üzere Fransız Devrimi, Hıristiyanlığın idaresindeki Engizisyon Mahkemeleri’nin despotik baskılarına baş kaldırmanın sonucu gerçekleştirilmiş bir devrimdir.
Din olgusunun halklar üzerine sömürü ve baskı unsuruna dönüştürülmesi, değişen hayat koşulları karşısında Hristiyanlığın, insanların gereksinimlerine müspet bir karşılık veremeyişi, kardinallerin-papazların bilimsel gelişmelere, sanata ve düşünceye ipotek koymaları Fransız Devrimi’nin ana faktörünü oluşturmaktadır. Bu nedenle Fransız Devrimi’nin temelinde, “Hıristiyanlığın nezdinde din olgusuna karşı menfi bir bakış ve nefret psikolojisi” yatmaktadır. (Laiklik ilkesi TC Anayasası’na yerleştirilirken, bazı siyasiler tarafından “Din terakkiye manidir” sözünün gerekçe gösterilmesi, Hıristiyanlık nezdindeki dine nefret psikolojisinin, aziz İslâm dinine de yansıtıldığına tanık olmaktayız.)
Sonuç olarak başta Fransa olmak üzere, birçok Batı ülkesinde siyaset, hukuk ve eğitimle başlatılan laiklik süreci, kamu yönetimi ile ilgili tüm kurum ve kurallara da yansıtılarak “din” devre dışı bırakıldı. Sekülarizm adına devre dışı bırakılan din (Hıristiyanlık) yeniden siyaset sahnesine çıkmaması için Jakobenci fanatikler tarafından devletin yedeğine alınarak sıkı bir denetim ve kontrol altında kiliseye hapsedildi.
Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, Engizisyon türü siyasi taleplerde bulunmayacağı kanaatine varılınca Hıristiyanlık devletin yedeğinden kısmi olarak çıkartılıp, özerk bir statüye kavuşturuldu.
Fransız Devrimi’nin ılımlıları olarak bilinen Jirodenler ve onların lideri Danton’un, “dinin devlet tahakkümünden çıkartılması, kilise yönetim ve faaliyetlerine özerklik verilmesi”, formülünden sonra o gün bugündür Hıristiyanlık, Batı toplumlarında sosyal hayattan soyutlanmış, milli kültürlerin etnografik bir unsuru olarak, seremonik-törensel anlamda varlığını sürdürmektedir.
Ayrıca bugün Hıristiyanlık, materyalist Batı toplumlarının ahlâk dışı yaşantılarını onaylamakla meşgul... Papalığın bir başka ilgi alanı, siyasetin perde arkasından Avrupa Birliği sürecinde tüm Hıristiyan topluluklarını bir tek çatı altında toplamak. Bu nedenle birçok Avrupalı siyaset adamı, “AB” için, açık-açık “Bu bir Hıristiyanlık Kulübü’dür” diyebilmekte..
Anlaşılan politik çıkarlar söz konusu olunca laiklik, yani “dinsel kuralların ve din adamlarının yönetime müdahale etmeme” ilkesi de ihlâl edilebilmekte! Bugün zaten Fransa’nın haricindeki tüm Batı ülkeleri kısmen de olsa laikliği terk etmiş durumda.
Hayatı izah etmekten, kainat nizamını açıklamaktan ve insanın yeryüzündeki varlık sebebini ve manevi açmazlarını çözümlemekten aciz olan laik öğreti, bugün Batı toplumları nezdinde hiçbir değer ifade etmemektedir. Türkiye’de ise laiklik, statükocu çevrelerin elinde hâlâ bir tabu!
Müslüman halkımıza karşı bir baskı unsuru olarak kullanılan laiklik ilkesi, Cumhuriyet kurulurken ve Cumhuriyet’in ana nitelikleri belirlenirken hiç söz konusu edilmemişti. Hatırlanacağı üzere TBMM’nin, 1920’deki ilk açılışında Kur’an ve şeriata bağlılık yeminleri yapılmıştı. Ve TC’nin ilk Anayasası’nda “Devletin resmi dini İslâm’dır” ibaresi vardı. Ancak 1923’teki ikinci meclisin açılışından sonra İslâm’ın evrensel hukuk kuralları, şer’i yasalar tedricen yürürlükten kaldırılmaya başlandı ve kısa bir süre sonra sosyal adaletin, toplumsal huzur ve barışın teminatı olan şeriat kuralları anayasadan çıkarılıp, yerine İtalya Ceza Hukuku konuldu.
Aile yuvasını kutsayarak sağlam ahlaki temeller üzerine oturtan, iffet ve namusun teminatı olan, kadını meta-obje olmaktan kurtarıp, toplumun kokuşmasını ve fesada düşmesini önleyen” İslam Aile Hukuku” ilga edilip, yerine İsviçre Aile Hukuku ikâme edildi.
Temelinde istismar, sömürü ve adaletsizlik yatan (fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapan) faize dayalı ticaret anlayışını reddeden adil “İslam Ticarî Hukuku” lağvedilip, yerine söz konusu olumsuzluklara haiz Alman Ticarî Hukuku konuldu.
İnsan ve toplumun gelişimi, erdemliliği ve yeryüzünün ümranı, kısacası dünya ve ahiret saadeti için vaz edilmiş olan İslam’ın ilim, irfan ve ahlâk öğretisi Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile tüm ders müfredatından kaldırıldı. Ve yerine, aklı; kutsal ve ilâhî olandan soyutlayan, bilimi dinden uzaklaştıran, insanı fıtratından-yaradılış gayesinden ve ahlâkî değerlerinden koparan Hegel’in diyalektik-materyalizm felsefî görüşlerine dayalı İngiliz Eğitim Sistemi yerleştirildi. Ve böylece “laik yaşam modelini Müslüman bir topluma mal etmek için” seküler yönetim biçiminin altyapısı tamamlanmış oldu...
Laik bir toplum meydana getirmek için sosyal yaşamın her yönünü İslâmî kuralların etkinliğinden soyutlayan bütün bu değişim ve yapılanmalar Atatürk’ün şu söylevinde ifadesini buluyordu:” Bizim partimizin prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulamaz. Biz ilhamımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan alıyoruz.” Burada hayattan kastedilen elbette ki Batı değerleridir. Yine aynı şekilde “Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak” veya bugünkü ifadeyle, “Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak” arzusu Batı değerleridir, Batı yaşam biçimidir. Oysa biz Müslümanlar, gayba inanmaktayız. [1]
Bakınız, cumhuriyetin ilk yıllarında iki kez milletvekilliği yapmış olan Kemalettin Kamu laiklik adına Kemalizm’in-Çankaya’nın Kıble edinilmesi için yazdığı şiirinde Müslüman halkımıza nasıl bir çağrıda bulunuyor: “Ne örümcek, ne yosun, ne mucize, ne afsun (büyü-sihir), Kâbe Arap’ın olsun, bize Çankaya yeter!” Haşa!
Yine bir başka laik zihniyetli kişi Halide Edip Adıvar, Kemalizm’in din edinilmesi için şöyle bir talepte bulunuyor: “Öyle bir din istemem Arap felsefesinden, bana bir din yarat Türk’ün nefesinden.” Nitekim bu talep, Türk Dil Kurumu yayını olan Türkçe Sözlük kitabının 1959, 3’üncü baskısında “Kemalizm Türk’ün dinidir.” diye karşılık buluyor!
Bir din olarak dayatılan Kemalizm’in en temel kriterlerinden biri laikliktir. Öyle ki, laiklik ilkesi ilk önce CHP’nin ana niteliklerini belirten altı oktan biri olarak parti programına sokulmuş. Ve daha sonra, miladi 1937’ de anayasaya “tebdil, tağyir ve ilga edilemez bir madde olarak konulmuş. Ancak, laikliğin net bir şekilde tanımı yapılmamış. Anlayacağınız, laiklikle ilgili yasalar farklı anlamlarla ve çelişkilerle dolu!
Örneğin, TC Anayasası’nda laikliğin en belirgin özelliği “devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa dini kurallara dayandırılmaması” (Madde:24) olarak tarif ediliyor. Böyle bir tanım, İslam’ın siy