27 Eylül 2011 - 20:30

Bu silah hiç ıskalamadı! ABD’nin NATO aracılığıyla Türkiye’ye kurduğu Füze Radar Sistemi’ne karşı oluşturulan Rusya-İran-Çin ittifakının, Protestan yayılmacılığına karşı Şii, Ortodoks, Budist direnişi niteliği de taşıyor olması, emperyalist işgalin “mezhepler”i hedef almaya başladığı şu günlerde dikkat çekici bir ayrıntı.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- “Suriye’yle savaş caizdir” fetvası verenlerin “Kızılbaşların öldürülmesi helaldir” diyen Ebusuud’dan ne farkları var?

“... İsimler, görüntüler, söylemler değişse de bölge pek değişmedi. Marks ve Lenin’in yandaşları gitti, Adam Smith’in torunları sustu. Nasır, Kahtan el Şa’bi, Vedi Haddad ve George Habeş kayboldu. Sonrasında gemilerin dumanı barutla karıştı (...) Camiler ve Hüseyniler de kimliğe göre öldürmelerin kapanlarına dönüştü. (...) Görünen o ki, uzun bir yoldayız. Bu savaşların generalleri yaşlı, askerleriyse toy. Barışçı din adamları mezhepçilik sorununa dikkat çekerek ön saflarda yer almazsa Hıristiyanlıkla İslam, Şiilikle Sünnilik, Selefilikle Sufilik arasında sonsuza dek sürecek din savaşlarıyla karşı karşıya gelecekler...”

Abdurrahman el Raşid imzalı bu satırlar, bundan tam beş yıl önce 26 Eylül 2006’da Londra’da Şark ül Evsat adlı gazetede yayımlandı.

Gündemde ne “Arap Baharı” vardı, ne “Tahrir Meydanı” ... Ama Ilımlı İslam’ın işaret fişeği atılmış, Rand Corporation’ın “Uygar ve demokratik İslam, partnerler, kaynaklar ve stratejiler” başlıklı raporu yayımlanmıştı (2003). Türkiye, radikal İslam’a karşı silah olarak kullanılacak ve Yeşil Kuşak daha bir iç açıcı, mesela pembemsi bir görünüme kavuşturulacaktı. Öyle olmadı; projenin mimarları, hangi coğrafyaya el attılarsa, hem kendileri hem de “hedef”leri “temel”in altında kaldı, ortalık kırmızıya boyandı!

***

Nitekim beş yıl sonra, 20 Haziran 2011’de yine Londra’da yayınlanan bir başka Arap gazetesinin, El Kudsülarabi’nin Genel Yayın Yönetmeni Abdulbari Atwan dünya kamuoyuna şöyle seslendi:

“... Sünniler Şiilere nefret biliyorlar, Şiiler de olağanüstü bir durumu hesap ederek saflarını birleştiriyor ve güçlerini seferber ediyorlar (...) ABD, bu kutuplaşmaya karşı çıkmıyor, hatta bir şekilde arkasında durmasa bile cesaretlendiriyor. ABD’nin Irak kapısından bölgeye ilk mezhepçi kontenjanlar girdiren ülke olduğunu hatırlamalıyız. Endişemiz (...) bölgenin bölünmeyi ve parçalanmayı artıracak bölgeselcilik temelinde iç savaşa kayması.”

SÜNNİ CEPHE LİDERLİĞİ Mİ?

ABD, “Malatya’daki füze radar sistemi benim İran’a karşı önlemim” deyip, Türkiye açısından durumu savunulamaz hale getirince bizim medyada uyanma emareleri başladı.

Mehmet Ali Birand, 13 Eylül 2011 günü Posta’daki köşesinde, Türkiye’nin Orta Doğu’daki konumunu değerlendirirken “İran’a karşı, Sünni cephe liderliği”nden bahsediyordu:

“Başta Suudi Arabistan olmak üzere, tüm Körfez Ülkeleri, Mısır ve Ürdün korku içindeler. İktidarları her an tehlikede olan bu ülkelerin yöneticileri, Arap Baharı ne kadar melteme dönüşse bile, demokrasi beklentileri yanı sıra, bir Şii tehdidini kaldıramayacaklarını çok iyi biliyorlar.

Türkiye’yi yanlarına çekebilmek, sıkı sıkıya bir Sünni cephesi oluşturmak istedikleri ve bu niyetlerini de Erdoğan-Davutoğlu ikilisine sık sık açıkladıkları biliniyor.

ABD için de, İran bölgedeki en büyük tehlikeyi oluşturuyor.

Washington, Irak üzerindeki etkinliği her geçen gün artan bir İran’ın, nükleer güce kavuştuğu andan itibaren, bölgede fırtınalar estireceğine ve tüm dengeleri alt üst edeceğine inanıyor. Eğer bugün Türkiye toprakları dahil olmak üzere, NATO çerçevesinde bir füze kalkanı oluşturuluyorsa, bunun en önemli nedenlerinden biri de İran’dır. Tüm politikalar, bir Şii ittifakını önlemeye yönelik oluşturuluyor.”

17 Eylül 2011’de bu kez Ergun Babahan, Star’da “Farklı din ve mezhepler arasındaki gerilimin iç barışı kolaylıkla bozacak bir noktaya gelebildiği” hatırlatmasında bulundu.

Bülent Esinoğlu da 18 Eylül 2011 günü odatv’de yayımlanan analizinde ABD ve İsrail’in planındaki önceliği “mezhep ayırımı” olarak tanımladı:

“Amerika’nın asıl politikası Sünni İslam üzerinedir. Erdoğan’ın ki de öyle...

Gidebildiği kadar Sünni/Alevi ayırımı üzerinden gidecektir.

Esad bu ayırım kullanılarak iktidardan uzaklaştırılacaktır. Esad’ı götürmek mezhep çatışmasına bağlıdır.

Yani Haçlı, elindeki önemli silahlardan biri olan mezhep ayrıcalığını öncelikle kullanacaktır.”

AVRUPA’NIN KARANLIK ÇAĞI

Kiminin endişe, kiminin ikaz, kiminin korku eşliğinde ağzında gevelediği soru belli:

“Mezhep Savaşları kapıda mı?”

Olmasın!

Öyleyse bile, zilini çaldığı hiçbir toplum o kapıyı aralamasın!

Çünkü o kapının arkası kanlı...

O kapı, insanlık tarihinin en karanlık çağlarının üzerine kapandı; en büyük katliamlarının, savaşlarının...

Sayılarla aram iyi değil diye herhalde hiç işin bu yönünü incelememiştim. Ama Alan Axelrod ve Charles Phillips’in Savaş Ansiklopedisi’nde verdiği rakam doğruysa, tam 123 “din savaşı”na şahit olmuş dünya... “Din savaşı” derken sadece “dinler savaşı”nı kast etmiyorlar aslında. Bu savaşların çoğu aynı dinin içinde oluşan farklı yorumların, oluşturulan kutupların çatışmasıyla...

Fransız Din Savaşları mesela...

23 Ağustos 1572’de başlayan Aziz Bartholomeos Yortusu’ndaki “kıyım”dan sonra Protestanların “başkaldırısı” sona ermiş gibi gözükse de Fransa’daki kargaşa yıllarca sürdü. Düşünün ki bir kral, Protestan olan IV. Henri, barışı sağlayabilmek için mezhebini değiştirdi! Ama bir kere “fitne” girmişti... Sürekli tekerrür etti ve yüz binlerce Fransız İngiltere, Prusya, Amerika gibi ülkelere göç etti. Avrupa bugün çok ihtiyaç duyduğu “nüfus” unun üçte birini sırf bu nedenle kaybetti.

Otuz Yıl Savaşları da benzer biçimde gelişti. Protestan-Katolik mücadelesi kısa sürede bütün Avrupa’yı için için kaynayan bir kazana çevirmişti. Siyasal amaçlarına ulaşmak için dinsel ittifaklar oluşturan ülkeler kıtayı parçaladı. Savaşlar sona erdiğinde, Avrupa’da değişen sadece sınırlar değildi. Yıkılmış şehirler, salgın hastalıklar, kıtlık ve ardından gelen yağma, özünde Avrupa “medeniyeti”nin çöktüğünün resmiydi.

Böyle yazınca mezhep savaşları size “eski bir roman” tadında gelebilir belki...

Ama bakın Kuzey İrlanda’ya... Son on yılın en büyük çatışmasının nedeni mezhep değil mi?

Belfast’ta Katoliklerle Protestanlar arasında çıkan olaylarda saldırıya uğrayan evler, “cadı avı” yıllarında kapılarına işaret konanlardan hiç de farklı değildi...

YENİ EBUSUUD’LAR YETİŞİYOR

Ve, “Amaaaannnnn, biri mağripte, biri maşrıkta” derseniz, geri dönülmez bir gaflete düşersiniz.

Ebusuud Efendi’nin “Kızılbaşların öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu en büyük kutsal savaştır. Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur...

Kızılbaşların öldürülmeleri diğer kafirlerin öldürülmelerinden daha önemlidir...” fetvasıyla katledilen 100 bine yakın Alevi Türkmen’in mezarı Anadolu değil mi?

Peki “Bu Şiiler zaten hep Müslümanlarla savaşır; Suriye ile savaş caizdir...” deyip, hem Şia’yı dinin dışına iten, hem de İslamiyet’i kanlı bir kavgaya teşvik edenlerin Ebusuud’dan farklı olduğu söylenebilir mi?

Ki biz “mezhep fitnesi”nin “İslam ümmeti”ne de “Türk Milleti” ne de maliyetini bilen, ağır bedeller ödemiş bir tarihe sahibiz;

Bir yanda Yavuz Sultan Selim, diğer yanda Şah İsmail... İki Türk devletinin iki güçlü lideri... Bugün bile hâlâ kimsenin sahip çıkamadığı o kavga da bu kılıfla meşrulaştırılmadı mı yüzyıllar boyunca?

Bugün Esad rejimini devirmek için isyancı eğitenler, ne çabuk unuttular komşu devlete sokmaya çalıştıkları silahın kaç canı aldığını Çorum’da, Kahramanmaraş’ta!

Tıpkı bugün ABD Ulusal İstihbarat Teşkilatı (DNI)’nın başındaki James Clapper gibi, Alevi mahalleleriyle camilere eşzamanlı provokatif saldırılarla başlayan Kahramanmaraş faciasında da Paul Henze, Alexander Peck gibi CIA ajanları dolanmıyor muydu buralarda!

Ve o “modern otomatik silahlar”ın sevkiyatı nasıl, kim tarafından yapılmıştı acaba? Acaba o gün de “eş başkan” lar mı vardı aramızda?

Ya Sivas? 37 insanı cayır cayır yakan ateş de mi yetmedi ders almanıza;

Sadece yarası kanayan değil, bu yaraya dokunan da yanar!

O ateş bir kere tutuşursa ne “Sünni Denizi” yeter söndürmeye, ne “Şii Hilali” kesip atabilir içimize salacağı kini, nefreti...

ROL MODELİ HASAN SABBAH

Emperyalizmi, Orta Doğu’yu “mezhep üzerinden bölmeye” sevk edecek iştah açıcılar bir değil ki...

Mesela onlar için Hasan Sabbah’dan daha iyi bir rol modeli olabilir mi?

Faik Bulut “Hasan Sabbah Gerçeği”nde şöyle özetliyor Alamut Kalesi’nin ele geçirilişini:

“Hasan Sabbah peyderpey gönderdiği davetçileri sayesinde kale içindekilerin İsmaili olmasını sağladı. Vaktin geldiğini anlayınca derviş kılığına bürünüp Dikhuda takma adıyla dış kaleye girdi, propaganda ve örgütlemeyi tamamladı. Sıra iç kaleye geldi. Sabbah tek başına en tepedeki bey köşküne çıkıp, Mehdi’den burayı terk etmesini istedi. Sabbah’ın iç kalenin en müstahkem konağına nasıl girebildiğine şaşıran hükümdarın nöbetçileri çağırması fayda etmedi. Zira onlar ya Hasan’ın eski, ya da yeni müritleriydi...”

Sabbah’ın başarısının sırrı “cenneti müjdelemesi”ydi, tıpkı şimdi “diktatörlerin cehennemi”nde kurtarıcı bekleyen Orta Doğu halklarına “demokrasi” yi vaad edenler gibi!

12 yüzyılın tezgahında dokunan işgali “köhne” deyip elimizin tersiyle iteceğimize, kuklası oluyoruz iyi mi?

Bakın Tahrir’deki “Google çocukları”na, bakın İran’da denenen “Facebook devrimi girişimi” ne, bakın Balkanlara, Kafkaslara... Ve şimdi de içi boşaltılmış inançları ile hiçbir savunma refleksi geliştirme imkanı kalmayan kitleler, kendi Alamutları’nı teslim ediyorlar birer birer!

MUAVİYE’NİN MİRASÇILARI