Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Arap devrimlerinin başlamasının üzerinden aylar geçti. Bu süreç içerisinde yaptığımız görüşmelerden elde ettiğimiz sağlam bilgilerle, gerçekler daha da belirginleşti.
Bu bölgelerde gerçekleşen hareketlilik, gerçekten de ulusal hareketlerdir. Tunus’ta başlayan ve sonra diğer Arap ülkelerine sıçrayan bu devrimler, Arap iradesinin bir neticesidir. Amerika projesi değildir. Zaten bunu Amerikan projesi dememiz de hiç mantıklı olmaz.
Çünkü devrimlerin olduğu ülkeler, Amerikan güdümlüydü. Tunus, Mısır, Yemen, Bahreyn, Kaddafi yönetimi Arap güdümlüydü. Çünkü Kaddafi son yıllarda Amerika’yla iyi ilişkiler içerisindeydi. Amerika’nın kendisine uşaklık eden yönetimleri, düşürmek istemesi düşünülemez.
Zannediyorum ki şuanda tartışmaya açık tek konu, Suriye yönetimidir. Çünkü Suriye yönetimi, bilindiği gibi Amerika idaresine itaat etmeyen tek yönetimdir. Her halükarda bilgiler ve verilerle desteklediğimiz araştırmalarımızın sonucunda, Arap devrimlerin hepsinin gerçek bir halk devrimi olduğu, Amerikan projesi olmadığı kanaatine vardık.
Evet! Amerikalılar devrim dalgasına kapıldılar ve şimdi devrimleri sahiplenmek istiyorlar. Kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istiyorlar. Biz, Amerikan idaresinden, halk devrimlerinin karşısında kolaylıkla teslim olmasını bekleyemeyiz.
Amerika, devrim hattının içine girdiği zaman, ulaşmak istediği hedefleri vardı. Birincisi, kayıplarını ellerinden geldikleri kadar azaltmaktı. İkincisi, İslam ve Arap halkları arasındaki imajını düzeltmekti. Çünkü bölgemizde son senelerde hatta bundan daha birkaç ay önceye kadar İnsanların Amerika’dan nefret ettiğini, Arap ve İslam ümmetlerinin Amerika siyasetini ve iradesini kabul etmediklerini görmekteydik. Amerika’yı bölge halkı, suçlu ve terörist ülke olarak görmekteydi. Üçüncüsü, devrim ülkesindeki alternatif rejimi belirlemektir. Amerika, bu devrimlerin içine girdiğinde aslında kendisine ortak olacak alternatif bir yönetimi yakalamak hedefindeydi. Eğer elinde olsaydı, alternatif yönetimin eskisine nispeten daha itaatkar olmasını tercih ederdi. Şimdi ise yeni bir tarzla, halkın yanındaymış gibi gözüküp kendilerine alternatif yönetimler bulmaya çalışmaktalar.
Mesela şuan Tunus’ta seçimler var. Bu son derece güzel bir durum. Halkın %80’i, %90’ı seçimlere katıldı. Seçimlerin sonucu açıklandıktan sonra uluslararası toplumun bu seçilen yönetimi kabul edip etmeyeceğini, saygı duyup duymayacaklarını merak ediyorum. Tunus’taki yeni yönetim, seçimler aracılığıyla halkın iradesi gölgesinde olacak. Yarın seçim sonuçları açıklanacak. Libya’ya gelince aynı durum söz konusu. Mısır’da da aynı durum söz konusu. Biz, şuanda alternatif rejimin halkın iradesine mi yoksa Amerika’ya mı boyun eğeceği hususunda net bir şey söyleyemeyiz. Her şey seçimlerden sonra belli olacak.
Devrim yaşanan ülkelerde halk, bilinci ve dikkatiyle Amerika’ya karşı tutum sergilemelidirler. Bunu, devrimlerin halk devrimi olarak kalması için yapmalıdırlar. Amerika yönetiminin, onların dostları olmadığını bilmelidirler. Amerika, bazı ülkelerdeki zor ve çetin şartlardan istifade ederek devrimcilerle yakınlık kurmuş olabilir. Bu şekilde diktatör rejimlere karşı kendisini savunucu, dost ve koruyucu olarak gösterebilir.
O halde öncelikle bilinç önemli. Daha sonra ise halk, gerek seçim sandıklarında gerekse meydanlarda katılım sağlamalıdır. Seçimlere katılmayı haram kılan, fetva çıkaranların sözlerini dinlememelidirler. Çünkü sandıkta oy kullanmak, halkın iradelerini ifade etmenin modern yöntemlerinden birisidir. Tunus, Mısır, Libya… Bu üç devlette halk, katılımını, varlığını her alanda devam ettirmeli, hedeflerine ulaşmakta gaflete düşmemelidir.
Halk, ellerindeki fırsatları değerlendirmeli ve kendi iradesini siyasi katılım ve sandıklarda yönetime kabul ettirmelidir. Bilinç, anlayış ve ulusal birlik çok önemlidir. Çünkü Amerika ve batı, genel olarak eğer karşılarında halk destekli ve kendi maslahatlarına itaat etmeyen bir yönetim görürseler hemen o yönetimi abluka altına alacak, devirmeye çalışacak, ülkeyi karmaşaya, fitneye, iç çatışmaya, ayrışmalara sürükleyecektir. Gerek ırki gerek bölgesel gerekse coğrafi olsun o ülkede ayrılık çıkarmaya çalışacaktır. Aynı Kuzey Afrika’da olduğu gibi bölgede mezhepsel ve ırksal bölünmeler gerçekleştirilecektir. Halk devrimi liderleri bu konuda çok bilinçli olmalıdır. Önlemlerini almalıdırlar. Devrimin asıl başarısı ve akan kanın durması, meydanlarda anlayış, ulusal birlik ve iç çatışma yaşanmasının engellenmesiyle gerçekleşecektir.
Bölgeyi Tehdit Eden Unsurlar (İsrail-Amerika ve Tekfirciler)
Bölgedeki azınlıklar mevzusu, devrim sonrasında azınlıkların akıbetinin ne olacağı, çok hassas bir konudur. Azınlıkların, haklarının korunması için kendi aralarında koalisyon kurmaları fikrinden önce bu oluşumu tetikleyen tehdidin ne olduğunu öğrenmemiz gerekir.
Biz biliyoruz ki tehdit, hedef alınanların hedef alana karşı birleşmesini sağlamaktadır. Bu, mantıklı bir durumdur. Öncelikle bu tehdit nedir? Şimdi bunun araştırmasını yapmayacağım. Ama genel şekliyle, bölgedeki ilk tehdit, İsrail’in varlığıdır. Bu tehdit, Müslüman, Hıristiyan, Araplar, yabancılar, halklar ve hükümetlerin hepsini tehdit etmektedir. O halde öncelikli tehdit İsrail’dir. Filistin’de oluşturduğu tehdit ortadadır. Filistin’de sadece Müslümanları hedef almayan, Hıristiyanları da kapsayan, Filistin halkının tümünü tehdidi altında bırakmıştır. Çünkü İsrail Devleti, safi ve ırkçı Yahudi bir devleti olmak istemektedir.
İkinci tehdit ise Amerika ve Amerika’nın projeleridir. Özellikle de son 10 yıldır, Amerikalılar yeni Ortadoğu’nun inşası için çalışmaktalar. Biz, Ortadoğu’ya geldikleri günden beri, bu tehditle karşı karşıyayız. Tabi ki bu projeler başarısız oldu. Ama şuan bu projeye yeniden hayat kazandırmak için çalışmalar var. Direniş, verilen kurbanlar, irade, ve bu yönetimlere karşı çıkılmasının ardından, bu projeler başarısızlığa uğratıldı. Şimdi de kalkmışlar, o projeleri yeniden canlandırmaya çalışmaktadırlar. Burada tehdit nerede? Yeni Ortadoğu Projesi, bölgeyi ırki, etnik, mezhepsel esaslara göre ayırmayı ve kurulacak ayrılıkçı devletler arasında çatışmalar yaratmayı hedeflemektedir. Bu şekilde İsrail, bölgedeki tek güçlü demokratik ülke olarak varlığını sürdürecektir. Bu, tehdit oluşturmaktadır. O halde Amerika projesi yani Büyük Ortadoğu Projesi ve İsrail, sadece “Lübnan ile doğudaki Hıristiyanları tehdit etmektedir” diyebilir miyiz? Ya da Şiileri, Dürzileri, Alevilileri, İsmailileri ya da sadece Ehli Sünnet’i tehdit ediyor diyebilir miyiz? Hayır! Bu unsurlar, bölgedeki Müslüman, Hıristiyan, bütün bölge halkının varlığını tehdit eden unsurlardır.
Üçüncü tehdit ise aşırı şiddet yanlısı tekfirci akımlardır. Bu gruplar, öldürmeyi kendilerine tarz edinmişlerdir. Aynı şekilde bu tehdit de ne sadece Dürzileri, İsmailileri, Zeydileri ya da İbadileri tehdit etmektedir. Bilakis aynı şekilde tüm bölge halkını tehdit etmektedir. Biz, bölgede sadece Sünni çoğunluğun tehdit altında olduğunu söyleyemeyiz. Dini, mezhepsel ve etnik azınlıklar da Amerika ve İsrail’in aralarında ayrılık çıkarma tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz.
Şiddet yanlısı tekfirci akımların kendilerini cihadi olarak tanımlamaları kesinlikle doğru değil. Mesela Irak’ta Amerika işgali başladığı andan son zamanlara kadar hiçbir din mensubu ya da mezhep mensupları yok ki intihar eylemlerinin hedefi olmuş olmasın. Bu intihar eylemlerinin adını şehadet eylemleri olarak isimlendirmemiz doğru değil. Bomba yüklü araç, suikast ve cemaat tasfiyeleri … Bunlar, şia ve mescitlerini, Huseyniyatları, imamların kabirlerini, makamlarını, bu kabirleri ziyaret edenleri, okulları, çarşıları, toplantı yerlerini hedef almaktadır.
el Kaide tarafından gerçekleştirilen bu intihar saldırıları, aynı zamanda Sünnilerin ve diğerlerin mescitlerini de hedef almaktadırlar. Ramazan ayında Bağdat’ın en önemli camilerinden Ummu Kura Camii’nde, Irak’taki Sünni Vakfın başkanı Dr. Ahmed Samarrai’yi karşılamak için toplanan mescit halkı hedef alındı. Şeyhin kendisi saldırıda yaralandı. Ehli Sünnet’ten 30 kişi bu saldırıda şehit olurken onlarca kişi de yaralandı.
Bu konu hakkında yayın yapan bir kanalda sunucu, konuk şeyhe şunları söylüyordu: “Şuana kadar Irak’ta Sünnilere ait camilerde görev yapan 250 imam ve hatibi öldürüldü.” Şeyh bunu düzelterek dedi ki: “Hayır! 350 imam ve hatip öldürüldü.” Bu konuşmada konuk şeyh, şiddet yanlısı örgütleri ve el Kaide’yi bu ölümlerden sorumlu tuttu. Sunucu, bu cevabın ardından, bu olayların sorumluluğunu bölge ülkelerine yıkmak istedi. Zannedersem bu ittiham, hoşuna gitmedi. Ama Şeyh şu cevabı verdi: “Ben, %90 bir kesinlikle söyleyebilirim ki 350 Sünni İmam ve hatibin Irak’ta öldürülmesini el Kaide, organize etti. El Kaide, kendisi bu eylemleri üstlenmekte ve iftihar etmektedir. Irak’ta hiçbir din mensubu, hiçbir ibadethane (ki gerek İslami gerek Sünni gerek Şii gerek Hristiyan olsun) bu saldırıların hedefi olmaktan kurtulamadı. Irak’taki tüm ırklar (Arap, Kürt ve Türkmenler) bu saldırıların hedefi oldu.
Bundan kısa bir zaman önce Dr. Eymen Zevahiri’nin 4 binden fazla intihar eylemi gerçekleştirdiklerini duydum. Onlar, bu eylemlere şehadet eylemleri demektedir. Soruyorum: Bu operasyonlardan kaç tanesi Amerikalıları hedef aldı? 200,400, 300, 1000 ? 3000’den fazla intihar eylemi, Irak halkına, askerine ve polisine yönelik olarak yapılan eylemlerdi. O halde burada da azınlıkların hedef olmadığını görmekteyiz. Tüm Irak halkı, hala hedef alınmaktadır. Patlatıcı yüklü araçlar devam etmekte, intihar eylemleri sürmektedir. Bununla şu noktaya ulaşmak istiyorum. Zannedildiği gibi bölgedeki tek hedef Sünni çoğunluk değildir. Ben bunu bölge düzeyinde söylüyorum.
Mesela Afganistan’da Amerikan işgalinden önce Taliban, bazı bölgeleri işgal ettiğinde Mezarı Şerif’e girdi. Mezarı Şerif halkından binlerce Sünni Tacikistanlıyla binlerce Şii Hezaralılar öldürüldü. Taliban, kendisinin İslami cihadi bir hareket olduğunu iddia ediyor. Afganistan’daki intihar eylemleri, NATO’yu hedef almıyor. Çoğunluğu Sünni olan sivilleri ya da eski devlet başkanı İslami Hareket lideri olan, kendisinin Afganistan’ın Sovyetlere karşı verdiği mücadelede köklü bir geçmişi olan ve önemli bir rol oynayan, ulusal, barışçıl ve birlikçi bir kişiliğe sahip olan Burhaneddin Rabbani’yi intihar eylemiyle öldürüyor. Bunu yapan da kendisinin Müslüman ve Sünni olduğunu iddia ediyor.
Pakistan’a gelince… Orada da aynı durum söz konusudur. Bundan birkaç ay önce Pakistan’ın Mezarsufi bölgesinde, intihar eylemcileri sufilere saldırarak 200 Müslümanın öldürülmesine ve yüzlercesinin yaralanmasına sebep oldu. Kueyta ve diğer yerlerde öldürdükleri masum insanlar Şii değillerdi. Sünniydiler.
Pakistan’dan başka bir örnek verecek olursak, Pakistan’da sufi olmayan Sünni bir mescidin imamı, Taliban’ın siyasetini eleştirdiği için, bir hafta sonra intihar eylemcileri camiye gönderildi. Bu olay sonrasında cami imamı ve cemaatinden yüzlercesi (ki bunların hepsi Sünniydi) öldü. Şuan Somali’de de aynısı yaşanıyor. Biliyoruz ki Somali hükümeti de muhalefet de İslami görüşe sahip. Aynı zamanda milyonlarca Somalili kadın ve erkek, çocuklar açlık tehdidi altında. Dünya da bu insanlara yardım göndermekten aciz.
Biz, bölgede Sünni çoğunluğa karşı azınlıkların koalisyon oluşturmalarını gerekli görmemekteyiz. Biz, bundan daha geniş bir koalisyona ihtiyaç duymaktayız. İçinde İslamcıların Hıristiyanların diğer din mensuplarının, bütün mezheplerin ve ırkların oluşturduğu bir koalisyona ihtiyaç duymaktayız. Çünkü bu unsurların hepsi, İsrail, Amerika ve tekfircilerin tehditleri altındadır.
Arap ve İslam aleminde, büyük siyasi liderler, İslami, Şii, Sünni ve Hıristiyan din adamları, diğer İslami mezheplerin müntesipleri bulunmakta. Önemli partiler ve ciddi akımların varlığını inkar edemeyiz. İslami hareketler arasında, Sünni dini liderler ve Sünni İslami hareketlerin sorumluluğu diğerlerine göre daha fazladır. Çünkü belli bir akıma karşı çıktığında onlar, kolaylıkla bu konuyu mezhepsel bir mevzuya dönüştürebiliyorlar. Ama Sünni din alimleri ve Sünni İslami hareketler, bir olayın karşısında durduklarında bu ithamla karşı karşıya kalmamaktadırlar.
Mesela Irak’ta, bazı akımlar seçimlere katılmayı haram görmekte. O kendi kararında özgürdür. Ama seçimlere katılan hiç kimseyi tekfir edemez ve onun kanını helal kılamaz. Buna nasıl bir karşılık verilmelidir? Bu genel bir sorumluluktur. Bundan dolayı biz, azınlıkların koalisyon oluşturması gerektiği çağrısında bulunmuyoruz. Ben, Lübnan’da Hıristiyanların ya da diğer etnik azınlıkların, azınlıklar koalisyonu oluşturmak gibi bir düşünc