Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Eksen kayması mı, gömlek değiştirme mi, makas değiştirme mi, ne derseniz deyin, yeridir.
İngiltere’nin elinde coğrafyamızın nice kanı olduğunu bilmeyenimiz var mı? Bu emperyalist devletin, Arapları bize, bizi Araplara nasıl düşman ettiği, bölgede nice entrikalar çevirdiği tarih kitaplarında mürekkebi kuramayan bilgiler değil mi? Irak’ı yağmalayan, Afganistan’ı, Pakistan’ı mezarlığa çeviren, hatta ABD’yi bile kullanan, en sinsi, en acımasız, en ilkesiz bir devlet değil mi?
Başbakan, İngiltere’nin şimdiye kadar hangi mazlumun yanında olduğunu bize söyleyebilir ki, onunla kol kola giriyor?
Artık her şey sırıtıyor. İngiltere, ABD ile kol kola girmiş Erdoğan, bize “mazlumun yanında zalimin karşısındayız” diyor, avanesi de “inanın” diyor.. Geçmişimize, zihnimize format attırarak bu mümkün olabilir ancak, yüreğimiz yerindeyken kim bizden bunu bekleyebilir?
İsterseniz biraz geriden ele alarak irdeleyelim buralara nasıl gelindiğini ve değişimin serencamını...
AKP Hükümetinin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sırtında yürüdüğünü biliyoruz. Gerek ideolojik bir yapılanma gerekse de tarihsel derinlik taşımayan bu siyasi parti, Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptığı dönemlerden kalma, millette oluşan baskı patlamasının son derece profesyonelce yönetilmesi sonucu oluştu. (Ali Bulaç “Maaşlı İslamcılarının sustuğu bu günlerde cesurca haykırıyor, AKP’nin ne olduğunu da, ne olmadığını da ortaya koyuyor…)
Bu satırların sahibi de dahil, ülkemizde önemli bir potansiyel, o dönemde muhafazakar kesimlere yapılan baskılara cevap niteliğinde Tayyip Erdoğan’da kendisini görüyor ve başarılı olması için büyük gayret gösteriyordu, itiraf erdemdir ve biz onu yapıyoruz. Şimdiki akılla düşünüldüğünde o dönemde yapılan baskılar, bu kesimlere iktidar nimetini verip, emre itaat ettirmek için miydi, bunu ciddi ciddi tartışmamız gerekir. Bu günü görünce, ABD ve Batılılar AKP’yi doğuran şartların neresindeydi sorgulamaya değer…
Gelinen noktada, Başbakanın; “Şunu ben yapmadım mı, bunu ben gerçekleştirmedim mi” diyebileceği yığınla icraat sayılabilir ve bunlar doğrudur da… Ancak, bu doğruların içine yerleştirilmiş yanlışların o doğruların da önemini ortadan kaldırmış olduğu görünmektedir. Başbakan, şu sıralar iyice gergin ve bu toplumun temayüllerini yansıtmayan ruh haline bürünmüşse eğer, işte o anlatmaya çalıştığımız yanlışlarda ısrar edişi neticesindedir.
Örneğin biz, toplumuna hakaret eden, özgürlüğü sınırlayan, kişi hak ve hürriyetlerine saygısız basın istemiyorduk. Ramazan’da halkının gözünün içine baka baka su içen bir Cumhurbaşkanı hiç istemiyorduk. İnançlı insanları fişleyen ordu, başörtülü kızları derslere almayan üniversite, dinden öcü diye bahseden STK’lar veya Atatürk’ü her türlü yolsuzluğa kalkan etmeyi başarmış, Anadolu’nun milli sermayesinin önünü her daim kesen ticari örgütlenmeleri hiç, ama hiç istemiyorduk.
AKP ile bunlardan kurtulduk gibi görünse de yerine ikame edilenlerin durumu konusunda maalesef şu anda gönlümüz rahat değil, şimdiki basın da “tek tip” görüntü içerisinde. Ne kadar “muhalif görüş” varsa tıpkı öncekilerde olduğu gibi onları şuraya buraya yamama çabası içerisindeler. Halkın, resmi söylemin dışında bilgi edinme kaynakları önemli ölçüde kesilmiş durumda. Suriye’de yüzyıllık yanlışlar yapılıyor kimse kılını kıpırdatamıyor. Başbakan, medyanın sahipleri ve yazarlarını toplantıya çağırdığından beri amiralinden tayfasına medyanın tüm önemli birimleri görmüyor, duymuyor, konuşmuyorlar. Elbette Aydın Doğan’ı sevmiyorduk, ama Çalık gurubunu, Albayraklar gurubunu da sevmemiz mi gerekir? AKP sonrası genişleyen alanlarını sorgulamak gerekir. “Makam ve maaş müessesi bir çok eski tüfek İslamcıları susturmuş. Tayyip Erdoğan Hükümeti sayesinde zahiren yapılan değişiklik, batıni anlamda bir şey ifade etmiyor. Bu ülke halkı, gelişen olaylar konusunda maalesef yeterince doğru bilgilendirilmiyor. Eleştiri yapanlar başlarına geleceklerden korkar bir durumda. Bir sürü “muhalif yazar” gazetelerinden kovuldu. Kastım Emin Çölaşan, Bekir Coşkun değil, Nilüfer Göle susturulmuş.
AKP %50 gidiyor. 60-70 de gider. Biz insanca ve ilkeli yaşamı sorgulamak durumundayız. 12 Eylül’de yapılan referandum da %90’lardaydı. Peki, vicdanlar % kaç rahattı? Bazen rakamlara sığınarak meşruiyet kazanılmıyor. Ülkemizde gidişat iyiye gitmiyor. Kardeşlik tesis edemedik henüz. Başbakanın partisindeki Kürt vekiller, Kürt halkının hissiyatının tezahürü müdür? Özgürlük, kişi hak ve hürriyetleri, insanca yaşam, komşuluk ilişkileri, sermayenin siyasetle ilişkileri, din-siyaset, siyasetin ahlakı… Hangisi başarı kokuyor varın siz tayin edin.
Hele ki, son günlerde Suriye meselesi Başbakan’ın son derece yanlış tutumu sayesinde ülkemizi bir felaketin eşiğine getirmiş durumda. “Bizim iç meselemiz “diyordu. Şimdi bir sınır değişimi hediye ediyorlar, hayırlı olsun! Nasıl pozisyon belirleyeceksiniz? “ İlgisiz kalmayız” diyorlar. Ne yani, Suriye’ye mi gireceksiniz, bu ülkenin harap olmasına göz yumarken elin oğlunun elleri koynunda bekleyeceğini mi sanıyordunuz? Hadi siz girdiniz, ya diğerleri? Sizinki haksa, ülke emniyetiyse, çıkarsa diğerlerininki ne? Barış, kardeşlik diye diye savaş ve düşmanlık bırakıyorsunuz kucağımıza.
Rusya, İran, Çin, Hizbullah… Yolda kimlerle karşılaşacaksınız veya size yoldaş olanlar ne denli emin, sicili temiz ülkelerdir? Başbakan, partisinde tek yetkili olduğu için elbette başımıza gelecek felaketten halkımız onu sorumlu tutacaktır. Bozulan komşuluk ilişkilerimizden, bir başka ülkede yapılan terör eylemlerinin sorumlularının bizim ülkemizde barındırılmasından halkımız son derece rahatsızdır. Olayların başından beri söylüyoruz: Suriye’de halkın muhalifliği silahlı eylem düzeyinde değildi. Bunlar ağırlıkla dışarıdan bu ülkeye sokulmuş, askeri ve lojistik olarak doyurulmuş harici unsurlardır. Başbakan “Esad, Halep’in öz evlatları karşısında inşallah yenilgiyi tadar” diyor. Hangi öz evlat? Libya’dan, Çeçenistan’dan, Pakistan, Afganistan’dan getirtilen Suud-İngiltere ve ABD eliyle silahlandırılıp kan deryasını büyütmek için Seyyide Zeyneb’in ülkesine sokulanlar “öz evlatlar” mı? Başbakan, mızrağı çuvala sığdıramıyor, sırıtıyor her şey.
Geçmişte PKK terörü dolayısıyla Suriye ile savaşın eşiğine gelmişken tepkimizde elbette haklıydık. Kadere bak, şimdi tam tersini Türkiye’nin siciline yazdırdılar. Ülkemizin Suriye sınırı, yolgeçen hanı nerdeyse, eline silahını alan koşup geliyor. Mülteci diye gelenler polisi dövüyor, bayrağı indiriyor. Bir ülke, kendi halinde yaşamını sürdürürken, kendi çapında değişim dönüşümüne gayret ederken sırf ABD’ye diz çökmedi diye harabeye çevriliyor. AKP ve Başbakan Esad’la kanka olduklarında da Hama katliamı vardı, o zaman ses çıkarmayanlar şimdi yirmi yıllık defterleri açıyorlar bize de inanmamızı söylüyorlar. Yalanın büyüğü ise İnsan Hakları… Baba- oğul diktatörlüğü desen, baskı desen, önünüze yığınca örnek dökülür. Başbakan, Suud’da, Azerbaycan’da veya diğer buna benzer ülkelerde aynı sözleri söylüyor mu ki, Irak ve Suriye için ağzına geleni saymakta… Ya da bir değişiğini söyleyelim: Hani Barzani ve Talabani Aşiret lideri idi? Şimdi ne oldu, aşiret lideri diye küçümsediklerinizle strateji çizmelere başladınız, ne değişti? Esad iyi idi kötü oldu, Barzani aşiret lideri idi şimdi strateji paylaşılacak denli önemli bir lider oldu. Demek ki, her dediğiniz doğru değil sizin. İşte bu nedenle Sayın Başbakan’ın bugün söylediklerine ben şahsen inanmıyorum. O, istediği kadar ”Bu ülkede kendi Başbakanına inanmayan insanlar var” desin. Evet, bu meselelerde hele hiç inanmıyorum. Ortada küresel istikbarın oyunu var.
Irak’ta çok iğrenç oyunlar gördük. Kimyasal silah diye diye, işi “Her yönüyle yağma edilmiş bir ülkeye “e çevirdiler. Korkumuz şu ki; Şimdilerde Türkiye’yi bölüp parçalayacak bir sürece doğru hızla ilerliyoruz. Yeni Devletlere uyanıyoruz. Bunu derken Kürtlerin bu coğrafyada yaşadığı haksızlıkları inkar edelim demiyorum. Ama niye bizim sorunlarımız Batılıların eliyle çözülüyor, itirazım buna. Kürtler, şimdiye değin “ümmetin yetimleri” oldular bu doğru. Faşizmin acımasızlığının ürünüdür Kürt sorunu, bunu biz aşmalıyız. ABD’nin önünde el pençe durarak, onun bu bölgeyle ilgili çizdiği oyun metnine sadık kalarak yeni yetimler, yeni acılar yeni düşmanlıklar kuruluyor, en gür sesimle itirazım buna işte... Irak fiilen bölündü. Suriye bölündü mü, sıra bizim, sıra İran’ın… Niye bölünelim ve kimin için bölünelim? Buna nasıl “evet” dersiniz? Batılı ülkeler, kendi sınırlarını kaldırırken, para birimini eşitlerken bize ayrılığı reva görecek, siz de işçiliğini yapacaksınız.
Olmaz. Kabul etmiyoruz, sesimiz çok cılız, cüssemiz çok hafif olsa da bilin ki bu ülkede bizler de varız ve sizlerden farklı düşünüyoruz.
Ülkeyi yönetmeye başlarken ilk dediğinizle şimdiki haliniz birbirinin tamamen tersi. Camda çizilmiş bir resim koymuştunuz önümüze, şimdi kırdınız, darmadağın ettiniz ve yüzümüzdeki o tebessümü bozmamamızı istiyorsunuz, bu mümkün mü? Irak her anıldığında ötekileştirmeyi zihinlere kazımak için isimlerin önüne Şii-Sünni sıfatları ekleniyor. Sizin iktidarınızda oluyor. ABD terminolojisi bizim ülkemizde telaffuz ettiriliyor. Ne yapıyorsanız ABD ve tayfası memnun, bu hayra alamet değil.
Tayyip Erdoğan gömleğini değiştirmişti. Şimdi Davutoğlu üzerine ceket giydiriyor.
MUHAMMED AK