Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Bazıları asıl konuşulması gerekenleri unutturmak ister gibi detay ve önemsiz konularla kamuoyunu meşgul etmek istiyor. Olayların nasıllığından çok arka planına bakmak gerekir. Ne oldu da herşey yolunda giderken birden bire bir patlama, hükmete karşı bir diklenme, voltajı yüksek bir elektiriklenme meydana geldi?
Taksim meydanı Tahrir mi oluyor endişeleri dile getiriliyor?
Yaklaşık 11 yıllık hükümetleri süresince herşey ellerinde olmasına rağmen; yasama, yargı, yürütme, Akp’nin henüz sistemi ele geçiremediği görülüyor; iç siyasette muhalefet gibi hissediyor kendisini. Ekonomideki istikrar, sağlıkta kayda değer ilerleme, orduda devrim gibi değişiklik, yol-elektirik-su gibi alanlarda hizmetlerin beklenenden daha fazla yapılmasına rağmen Türkiye’de rejime hakim olmadığı görülüyor.
Diğer taraftan ilerleme katedilen alanlara bakılırsa hepsi halkın dünya yaşantısı için gerekli ihtiyaçlardan oluşuyor; hiçbirisinin ideolojik ve inanç alanıyla bir alakası yok. Bir sistemi değiştirmekte yeterli etken değiller. Bir çok laik, dinsiz, sosyalist, kapitalist ülkelerin yaptıklarının aynısı. Yani halkına hizmet noktasında kim çok çalışırsa ilkesel hedefi olmayan halk onun ideolojisine bakmadan yanında yer alıyor.
Türkiye’de ideolojiler, milliyetci duygular, mezhebi hassasiyetler kül altındaki kor ateş gibidir, küllerin ne zaman, hangi rüzgarla dağılacağı kestirilemez. AKP hükümeti bu hatayı yaptı; herşeye sahip olduğunu , kendisine hizmet ettikleri halkın kendi ideolojilerini de benimsediklerini sandı. Kor ateşin varlığını inkar etti, küllerin dağılmasına engelleyebileceklerini düşündü.
Bütün güç ellerinde olmasına rağmen henüz bir paraça bez diye alay edilen hicab sorununu çözemedi. İslam için henüz bir adım atmamışken, bir kaç içi boş tavırlarından dolayı bazı mihraklar İslamcılık tehlikesi var yaygarası kopardılar.
Alkola karşı söylemler, metrolarda ahlaksız davranışlara karşı tavır, M.Kemal ilke ve inkılablarına dokunma gibi ideolojik konular belki de küllerin serpilmesine sebep olan etkenlerdi. Halbuki bu konular hepsinde de suya sabuna dokunmadan kimseyi kızdırmamaya özen gösteriyorlardı. Alkol yasağı yok sadece düzenleme getiriyoruz, kamuya açık alanda, kitle iletişim araçlarında ahlakı kurallara riayete davet ediyoruz gibi açıklamalarla yapmak istediklerini söylüyorlar.
Taksim olaylarına nasıl gelindi kısaca bir analiz yapalım
Akp’nin iktidar sarhoşluğu: Seçimdeki oy oranının bir önceki seçimlere oranla artıran AKP ülkeye hakim olma, sistemi ele geçirme olarak algıladı dolayısıyla AKP’liler zaferi getiren faktörün veya faktörlerin neler olduğunu analiz etmeden zafer sarhoşluğuyla kendilerini kaybettiler.
Bu oy verenlerin çoğu kendi partilerine kızgınlardan, bir de bunu deneyelim diyenlerden, bize hizmet versinde kim olursa olsun, ideolojimize dokunmasın da hangi parti olursa olsun yeter ki huzur gelsin diyenlerden oluşuyor. Akp ideolojinizi benimseyenler değillerdir. AKP ideolojisini benimseyen halkın sayısı Türkiye’de onların ideolojisi doğrultusunda yaşayan insanlardır, oy verenler değil.
Sayın Başbakan yüzde elli oydan bahs ediyor ve bunu da iftiharla her defasında söylüyor. Sayın Erdoğan yüzde 50 ile herşeyi yapabileceği ve ezici bir çoğunluğu temsil ettiğini sanıyor, diğer partilere oranla öyledir tabi ama unutmayalım size oy verenlerin kimlikleri yukarıda saydığımız kesimden oluşmasıyla birlikte yüzde 50 de muhalifiniz var, yani yüzde elli ile Türkiyen’in tamamına; yüzde yüzüne sahip olduğunuzu düşünüyorsanız diğer yüz de ellinin hakkını gasb etmişsinizdir demektir. Yüzde elli size iktidar olma hakkı vermiştir, ülkeye tamamen hakim olma ve herşeyi kendi isteğiniz doğrultusunda değitirme gücü değil.
12 yıl önce İran’da cumhurbaşkanlığı seçimleri hatırlayalım; 12 yıl önce Muhammed Hatemi’nin ikinci defa seçildiği cumhurbaşkanlığı seçimlerini halkın büyük çoğuluğunun oyunu almıştı, hem de yüzde altmışın üzerinde. M. Hatemi büyük bir zafer sarhoşluğu yaşıyordu, hem kanuni, hem de siyasi hem de İnkılabın temel konularında haddini aşacak söylem ve eylemlerde bulunuyordu; kendi yetkilerinin artırılması hükümetinin iş yapamaz hale geldiğini, batıyla barışma, demokrasiye eğilim, Rehberin yetkilerinin azaltılması, velayet-i fakihin tartışmaya açılması....v.s gibi ilkesel alanlarda değişiklik yapmaya çalıştı ve kendi sonunu hazırladı.
Halkın arkasında olduğunu , halkın oy oranının hak ölçüsü olduğunu sanan M. Hatemi sınırları zorlamaya başlıyordu ve derken 8 sene siyaset sahnesinde en nefret edilen siyasetciler arasında yer alıyordu.
Akp’nin yaptıklarından dolayı birikmiş kin ve nefretin patlaması :
“Türk baharı mi başlıyor” diyen, “Türk baharının tohumları ekildi” diyenler olduğu gibi bunların geçici olduğunu, bazılarının tahrik ve provakası sonucu olduğunu savunanlar da var.
Laik kesim kendilerini gittikce yanlız hissetmekteydi; dillendiremedikleri bir düşmanlık besliyorlar içlerinde. AKP’nin korku imparatorluğu kurduğunu düşünüyor ve muhalefet edeni ciddiye almadığı için baskı uygulamadığını biliyorlardı. Sayın Başbakanın tehditler, baskılar, eleştirileri dikkate almadan kimseyi dinlemeden her istediğini yapma girişimleri insanları sindirmeye yetiyordu.
Akp’ye karşı antipatisi olan, onların siyasetine karşı olanlar bütün kinlerini yüreklerinde topluyor ve bunu dışarı atmanın yollarını arıyorlardı. Bu olaylar ile ciddi bir muhalefetle karşılaştığında AKP’nin nasıl bir tepki göstereceği görülmüş oldu. Bu durumda bile tehditten çekinmeyen Erdoğan tavrını ve uslubunu değiştirmezse Taksim, Tahrir olur mu bilmem ama Erdoğan tarih olur.
Sayın Cumhurbaşkanı Gül zarif bir şekilde “verilmek istenen olumlu mesaj alınmıştır” sözünün AKPliler tarafından incelenmeli ve bu mesajı iyi okumalılar.
Dikkat edilirse bu Türk baharı diye fısıldanan kıpırdanma, rejime karşı yapılan bir uyanış değil hükümete kaşrı bir diklenme ve itirazdır.
Sakın kimse “Türkiye’de devrim oluyor”, “Taksim Tahrir oluyor”, diye sevinmesin çünkü “Türkiye laiktir, laik kalacak, İslamcılar hakim olamayacak”
Abdullah Özgür