Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Bazen Şia’ya muhalif olanlar Şiileri küçük düşürmek ve hakaret etmek için bazı lakaplar takıyorlardı. Muaviye, Beni Ümeyye ve Şam ehli, Hz. Ali (a.s)’nin lakap ve künyelerinin içinden Ebu Turab (Toprağın Babası) lakabını bu amaç doğrultusunda Ali (a.s) için kullanmakta, Şiilerine de Turabi demekteydiler. Muaviye, Sıffin ve Hakemiyet olayından sonra Abdullah bin Harezmî’yi Basra’ya göndermek istediğinde, kabileler hakkında ona birtakım öğütler vermiş ve Rabîa Kabilesi hakkında da şöyle demiştir: “Rabîa’yı boşver çünkü onların hepsi Turabi’dir.[1] Mesudi’nin söylediğine göre, Ebu Mihnef’in, Ahbaru’t-Turabiyyin isminde bir kitabı vardır ve Mesudi, “Aynu’l Vird” hadisesini oradan nakletmiştir.[2]
Rafizi unvanı Şiilere, muhalifleri tarafından takılmış bir lakaptır. Birini dini terk etmekle itham etmek istediklerinde ona rafizi diyorlardı. Şafii (Şafii Mezhebi’nin önderi) bu konuyla ilgili olarak şöyle demektedir:
“Eğer Muhammed’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ini sevmek rafz (terk etmek) ise insanlar ve cinler şahit olsun ki ben bir Rafiziyim.”[3] [4]
Zeyd b. Ali ayaklanmasından sonra Şiilere Rafizi denildiği tarihte kayıtlıdır. Şehristani şöyle diyor: “Kûfe Şiileri, Zeyd bin Ali’nin ilk iki halifeden bizar olmadığını, daha üstünü ve faziletlisi dururken, fazilet bakımından aşağı olanın da İmamet’ini caiz bildiğini duyduklarında, onu terk ettiler. Bu yüzdende Rafizi (terk edenler) olarak adlandırıldılar. Zira rafz kelimesinin manası terk etmektir.[5]
Alevi lakabı hakkında Seyyit Muhsin Emin şöyle diyor: “Osman’ın öldürülmesi ve Ali (a.s)’yle Muaviye’nin karşı karşıya gelmesinden sonra, Muaviye’nin dostlarına ve takipçilerine Osmanî demeye başladılar. Zira onlar Osman’ı sevmenin yanı sıra Ali (a.s)’den bizar ve beri olduklarını da ilan etmişlerdi. Ali (a.s)’nin takipçilerineyse, Şia lakabının yanında Alevi de denmeye başladı. Bu durum Beni Ümeyye devletinin sonuna kadar devam etmiş, Abbasiler zamanında Alevi ve Osmanî kelimelerinin yerini Şii ve Sünni kelimeleri almıştır.[6]
İmamî, Şiilere atfedilen ve daha çok Zeydîlerin karşısında kullanılan bir isimdi. İbn-i Haldun şöyle yazıyor: “Bazı Şiiler İmametin açık rivayetler gereği sadece Ali (a.s) hakkında olduğuna, ondan sonra da çocuklarına geçeceğine inanmaktadırlar. Bunlar İmamiyye’dir ve Şeyheyn’den beridirler. Zira Şeyheyn (Ebu Bekir ve Ömer) Ali (a.s)’nin üstünlüğünü kabul edip, ona biat etmemişlerdir. Bunlar Ebu Bekir ve Ömer’in imametini kabul etmezler. Bazıları da Peygamber (s.a.a)’in şahsen yerine kimseyi bırakmamakla beraber bir İmam’da olması gereken vasıfları açıkladığına, bu vasıfların da Ali (a.s)’yle örtüştüğüne ve halkın Ali’yi tanımadıkları için kusurlu olduklarına inanırlar. Şeyheyn hakkında kötü konuşmayan bu grup Zeydiyye’dir.”[7]
İmam Hüseyin (a.s)’inin dostları ve ashabından kalan şiirlere dikkat edildiğinde, o Hazret’in şahadetinden sonra Şiilerine ve takipçilerine Hüseynî de dendiği görülür. Onlar birçok şiirde kendilerini Hüseyni ya da Hüseyin’in (a.s) dini üzere olanlar şeklinde tanıtmışlardır.[8]
İbn-u Hazm Endülüsî bu konuda şöyle diyor: “Hüseyniye, Rafızîler topluluğundandır. Onlar Kûfe sokaklarında ‘‘haydi ey Hüseyin’in intikamını alacak olanlar” diye feryat eden İbrahim Eşter’in ashabındandırlar. Bunlara Hüseyni deniyordu.[9]
Kat’iyye ismi, İmam Musa Kazım (a.s)’ın şahadetinden sonra ortaya çıkan Vakıfiyye’nin karşısında duran Şialara verilmiş bir isimdir. Kat’iyye, İmam Kazım (a.s)’ın şehit olduğuna inanan ve yakin eden aynı zamanda İmam Rıza (a.s)’yı ve ondan sonra gelen İmamları da kabul eden Şialardır. Oysa Vakıfiyye İmam Musa Kazım (a.s)’ın vefat ettiğini kabul etmezler.[10]
Caferiyye ise, günümüzde genellikle fıkhi açıdan dört Ehl-i Sünnet mezhebinin karşısında, Şiiler için kullanılan bir isimdir. Çünkü Şia fıkhı, mevcut şartlardan dolayı İmamlar arasında en çok İmam Cafer Sadık (a.s) tarafından şekillenmiştir. Bu yüzden fıkhi rivayetlerimizin birçoğu İmam Cafer Sadık (a.s)’tandır. Ancak Seyyit Himyeri’nin mısrasına dikkat ettiğimizde Caferi İsminin o zamanlar sadece fıkhi açıdan değil inanç esasları açısından da diğer mezheplerin karşısında kullanıldığını görmekteyiz. Himyeri’nin mısrası şöyledir: “Caferi oldum Allah’ın adıyla ve Allah (tavsif edilmekten) daha büyüktür.”[11]
Seyyit Himyeri’nin Caferi olmaktan kastı, Keysaniyye’nin karşısında İmamiyye Şia’sının hak yoluna dönmektir.
ABNA.İR
--------------------------------------------------------------------------------
[1]– Belazuri. Ensabü’l-Eşraf, Menşurat-ü Müesseseti’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, h.1394, c.2, s.423.
[2]– Mesudi. Murucu’z-Zeheb, Menşurat-ü Müesseseti’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, h.1411, c.3, s.110.
[3]– Heysemi Mekki, Es-Savaiku’l-Muhrika, s.123.
[4]– El-Emin, Seyyit Muhsin. A’yanü’ş-Şia, Darü’t-Tearuf li’l-Matbuat, Beyrut (tarihsiz), c.1, s.21.
[5]– Şehristani. El-Milel-ü ve’n-Nihel, Menşuratü’ş-Şerifi’r-Razi, Kum, h.1364, c.1, s.139.
[6]– El-Emin, Seyyit Muhsin. A’yanü’ş-Şia, s.19.
[7]– İbn-i Haldun. Mukaddime, Dar-ü İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, h. 1408, s.197.
[8]– İbn-i Şehraşub. Menakib-u Âl-i Ebî Talip, Müessese-yi İntişarat-i Allâme, Kum, c.4, s.102.
[9]– İbn-u Abdirabbih Endülüsi. El-İkdül-Ferid, Dar-ü İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, h.1409, c.2, s.234.
[10]– Şehristani. El-Milel-ü ve’n-Nihel, s.150.
[11]– Mesudi, Ali b. Hüseyin. Murucü’z-Zeheb, Menşurat-ü Müesseseti’l-A’lemi li’l-Matbuat, Beyrut, h.1411, c.3, s.92.